Bizim memlekette sabah uyanan hemen her insanın gözü gayriihtiyari tek bir yere kayar: Akıllı telefonlardaki döviz uygulamaları ya da televizyon ekranlarının köşesinde parıldayan o yeşil renkli rakamlar.
Kahvehanelerden pazar tezgahlarına, berber koltuğundan üniversite amfilerine kadar her yerde ekonominin tek bir ölçüsü varmış gibi davranıyoruz: Dolar aşağı, dolar yukarı... Sanki kur dediğimiz şey gökten zembille inen, kendi kendine hareket eden gizemli ve cezalandırıcı bir doğa olayıdır. Oysa faturayı sürekli dolara kesmek, sadece kendi tembelliğimizi gizleme çabasıdır.
Asıl sormamız gereken o can alıcı soru gözümüzün önünde duruyor: Bir ülke neden sürekli çılgınlar gibi dövize ihtiyaç duyar? Cevap ne dış güçlerin komplolarında gizli ne de karmaşık finansal formüllerde; sadece ve sadece aynaya baktığımızda gördüğümüz o "üretemeyen" tüketim alışkanlıklarımızda.
Termometreye Kızıp Enfeksiyonu Görmemek
İktisatçı Mahfi Eğilmez hocanın her fırsatta bıkmadan usanmadan dile getirdiği çok temel bir hakikat vardır: "Kur sonuçtur, makroekonomik dengeler ise sebep." Bunu gündelik hayattan basit bir örnekle açıklayalım. Çocuğunuzun ateşi 40 dereceye fırladığında, sinirlenip elinizdeki ateş ölçeri duvara fırlatıp kırarsanız hastalıktan kurtulmuş olur musunuz? Elbette hayır. Ateş, vücutta bir enfeksiyon olduğunun, içeride bir şeylerin ters gittiğinin sadece bir dışavurumudur.
İşte döviz kuru da tam olarak ekonominin ateş ölçeridir. İçerideki üretim çarkları doğru dönmüyorsa, yapısal reformlar erteleniyorsa ve en önemlisi tükettiğimizden çok daha azını üretiyorsak, o termometrenin yükselmesi kaçınılmazdır. Kurun yükselmesi bir hastalık değil, ekonomik bünyedeki derin bir üretimsizlik hastalığının sadece bir belirtisidir.
Osmanlı’nın "İaşe" Düsturundan İthalat Sığlığına
Rahmetli Mehmet Genç hocamız, Osmanlı iktisat zihniyetini anlatırken muazzam bir kavramın altını çizerdi: İaşe ilkesi.Osmanlı için ekonominin ana hedefi, piyasada halkın ihtiyaç duyacağı malların bol, kaliteli ve ucuz bir şekilde bulunmasını sağlamaktı. Yani sistemin kalbinde her zaman yerli üretim ve arz güvenliği yatıyordu. Bugün ise bizim düştüğümüz en büyük tuzak, piyasadaki bu bolluğu kendi alın terimizle üretmek yerine, dışarıdan borçla satın aldığımız ithal mallarla sağlama kolaycılığına kaçmamızdır.
Geçenlerde bizim Türkoğlu’nun pazarında emektar bir köylü amcamızla dertleşiyorduk. Önündeki domates kasasına bakıp iç geçirdi: "Evlat, eskiden bu tohumu ambardan çıkarır, gübreyi hayvandan alır, domatesi topraktan sökerdik. Şimdi tohumu ithal, ilacı ithal, gübresi ithal... Dolar artınca benim domatesin de boynu bükülüyor." İşte acı gerçek budur. Topraktan çıkan en temel mahsulün bile harcına yabancı para karışmışsa, orada kurun yükselmesine şaşırmak büyük bir yanılgıdır. Üretim süreçlerini millileştiremediğimiz sürece, kurun kölesi olmaya devam ederiz.
Zihniyet Değişmeden Kur Değişmez
Sabri Ülgener hocamızın o derinlikli "zihniyet" analizleri tam da bu noktada devreye giriyor. Ülgener, toplumların iktisadi başarısının ya da başarısızlığının arkasında ahlaki ve zihni bir altyapının yattığını söyler. Biz ne zaman ki "üreterek, alın teri dökerek kazanma" disiplinini kaybettik ve yerine "üretmeden, kolay yoldan tüketerek statü sahibi olma" illüzyonunu koyduk; işte o zaman ekonomik zihniyetimiz bozuldu. Cebinde borç harçtan başka bir şey olmayan bir bireyin, sırf birilerine kendini kanıtlamak için yabancı marka lüks harcamalara yönelmesi, aslında makroekonomik krizlerin mikro düzeydeki yansımasıdır.
Bediüzzaman Said Nursi’nin, hırsın insan ruhunda ve toplumsal hayatta açtığı yaralara dair tespiti bu manzarayı ne kadar güzel özetler: "Hırs, sebeb-i hasarettir (zarar sebebidir) ve hayat-ı içtimaiyeyi zehirler." Daha fazlasına, hak edilmemiş bir tüketime ulaşma hırsı, tüm toplumu borçlanma ve ithalat sarmalına sokar. Hakiki üretime dayanmayan bu tüketim hırsı, sonunda kendi paramızın değerini eriterek bize en büyük hasareti (zararı) verir ve toplumsal huzurumuzu zehirler.
Velhasıl doların yükselmesi veya düşmesi bir kader ya da dışsal bir büyü değildir. Kur, bizim ekonomik günahlarımızın, üretime sırt çevirmemizin ve tüketim çılgınlığımızın sadece matematiksel bir neticesidir. Eğer biz dışa bağımlılıktan kurtulmak ve paramızın onurunu korumak istiyorsak, tabelalardaki rakamlara bakıp hayıflanmayı bırakmak zorundayız.
Çözüm, anlık finansal pansumanlarda değil; tarlada, fabrikada, yazılım laboratuvarlarında ve en önemlisi zihinlerde gerçekleşecek köklü bir üretim devrimindedir. Kendi kendine yetemeyen, tükettiğini üretemeyen her ülke, başkalarının yazdığı ekonomik senaryolarda figüran kalmaya mahkûmdur.
Unutmayalım: Sebebi (üretimi) düzeltenler, sonucu (kuru) konuşmak zorunda kalmazlar.
Selam ve Dua ile…
Yusuf Çelik/TİMETÜRK