Tarihi Yarımada, her ziyaretimde yeniden keşfettiğim, sokaklarında yürürken geçmişle bugünü aynı anda hissettiren eşsiz bir İstanbul rotası. Geçtiğimiz haftalarda sözünü ettiğim gece müzeciliği deneyimini bu kez İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde yaşamak için akşam saatlerinde yeniden yollara düşüyorum.
Rotamızın ilk durağı, Caferağa Medresesi’nin keyifli avlusu. Yeni nesil kahve mekanlarının aksine, burada Türk kahvesini tarihin atmosferi içinde yudumlamak ayrı bir keyif. Bir yandan kahvemizi içerken bir yandan da avlunun sevimli kedilerine selam verip Gülhane Parkı’na doğru ilerliyoruz.

Müze girişinde MüzeKart’ın yanı sıra gece müzeciliği için ayrıca ücret ödeyerek ziyaretinizi gerçekleştirebiliyorsunuz. Akşam saatlerinde müzeyi gezmek, gündüz kalabalığından uzaklaşarak eserlerle daha sakin bir atmosferde buluşma fırsatı sunuyor demek isterdim ancak gece müzeciliği işi oldukça popüler hale gelmiş ki sanatseverlerin tercih ettiği rotalar arasına girmiş.
Üç Müze, Bir Büyük Tarih

İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç ayrı bölümden oluşan büyük bir müze kompleksi.
Türkiye’nin ilk müzelerinden biri olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, imparatorluk topraklarının farklı bölgelerinden getirilen ve farklı uygarlıklara ait yaklaşık bir milyon eseri bünyesinde barındırıyor. Bu nedenle müze gezisi yalnızca bir sergi ziyareti değil, insanlık tarihinin farklı dönemleri arasında yapılan uzun bir yolculuk hissi yaratıyor. Bahçesinden çıkmak istemediğimiz içini gezerken doyamadığımız ayrı bir deneyim.
Binlerce Yıllık Mirasın Adresi Arkeoloji Müzesi

Kompleksin en dikkat çekici yapılarından biri olan Arkeoloji Müzesi, müze binası olarak tasarlanıp inşa edilmiş ender yapılardan biri olmasıyla öne çıkıyor.
İstanbul’daki Neo-Klasik mimarinin görkemli örneklerinden olan yapının ihtişamlı cephesi, geniş merdivenleri, sütunları ve alınlıklarıyla adeta antik bir Yunan tapınağını andırıyor. Alınlık üzerindeki Osmanlıca yazıda yer alan “Âsâr-ı Atika Müzesi” ifadesi, yapının ilk kimliğine de ışık tutuyor.
Müzenin mimarisi kadar içerisindeki eserler de etkileyici. Antik çağlardan farklı uygarlıklara uzanan koleksiyonlar arasında dolaşırken İstanbul’un neden yüzyıllardır kültürlerin kesişme noktası olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Eski Şark Eserleri Müzesi: Uygarlıkların İzinde

Eski Şark Eserleri Müzesi’nin hikayesi de en az koleksiyonu kadar ilginç. Yapı, Osman Hamdi Bey tarafından 1883 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi olarak inşa edilmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk güzel sanatlar okulu olan bu kurum, bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin temellerini oluşturan önemli bir miras olarak kabul ediliyor.
Müzede Anadolu ve Mezopotamya’nın, Mısır’ın ve İslamiyet öncesi Arap Yarımadası’nın farklı dönemlerine ait eserler sergileniyor.
Akad Kralı Naramsi’nin Steli, Kadeş Antlaşması ve İştar Kapısı gibi dünya tarihinin önemli eserlerinin yanı sıra yaklaşık 75 bin çivi yazılı belgenin bulunduğu Tablet Arşivi de müzenin en dikkat çekici bölümleri arasında.
Burada her vitrin, binlerce yıl öncesinden günümüze ulaşan başka bir hikayenin kapısını aralıyor.
İstanbul’un En Eski Müze Yapısı Çinili Köşk

Kompleksin en eski yapısı ise Çinili Köşk. Fatih Sultan Mehmed tarafından 1472 yılında yaptırılan köşk, çinilerle süslü iç ve dış mimarisi nedeniyle tarih boyunca “Sırça Saray” ve “Kasr-ı Kâşi” olarak da anılmış.
Selçuklu etkisinin görüldüğü Çinili Köşk, Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul’daki önemli örneklerinden biri. Köşkün çevresindeki Ağa Çayırı’nda geçmişte cirit, tomak ve güreş gibi spor karşılaşmalarının düzenlendiği de biliniyor.
Bugün ise Çinili Köşk Müzesi’nde Türk-İslam çini sanatının önemli örnekleri bölgesel ve kronolojik bir düzen içerisinde ziyaretçilerle buluşuyor.
Gece Müzeciliğiyle Farklı Bir İstanbul

Müzeleri gündüz saatlerinde gezmeye alışkınız. Oysa akşamın sessizliği, tarihi yapıların atmosferi ve daha sakin bir ziyaret deneyimi müzeleri farklı bir gözle keşfetmeyi mümkün kılıyor.
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde gece müzeciliği deneyimi de tam olarak böyle bir his bırakıyor. Tarihi Yarımada’nın akşam ışıkları arasında başlayan yürüyüş, binlerce yıllık eserlerin arasında devam ediyor.
İstanbul’u yalnızca sokaklarında yürüyerek değil, müzelerinde sakladığı hikayeleri dinleyerek de keşfetmek isteyenler için gece müzeciliği, şehre farklı bir pencereden bakmanın güzel yollarından biri.
Haftanın Kitap Önerisi: Günler

Bu haftaki kitap önerim ise Cemal Süreya’nın Günler kitabı.
Şiirin, hayatın, siyasetin, tarihin ve düşüncenin iç içe geçtiği 993 günlük bir günce… Cemal Süreya, anı, otobiyografi ve deneme türlerini harmanlayarak kendi hayatından izleri okurla buluşturuyor.
Kimi zaman birkaç satırlık kısa bir not, kimi zaman bir şiir dizesi ya da kitap alıntısı, kimi zaman da uzun uzun tartışılan bir düşünce karşımıza çıkıyor.
Günler, yalnızca Cemal Süreya’nın yaşamından 993 güne değil, aynı zamanda bir şairin dünyasına, düşüncelerine ve dönemin Türkiye’sine tanıklık etme fırsatı sunuyor.
Tarihi keşfetmek kadar, iyi bir kitabın sayfalarında kaybolmak da güzel. Bu hafta rotamız biraz müze, biraz İstanbul, biraz da Cemal Süreya…
Gülçin Ertunç/TİMETÜRK