Eskiden duvarlar taşla örülürdü. Ne kadar kalın olursa olsun sadece odaları ayırırdı. Bugün ise çok daha görünmez, çok daha sessiz ama çok daha yıkıcı duvarlar inşa ediyoruz. Ne çimento kullanıyoruz ne de tuğla…
Her gelen bildirim bir tuğla oluyor.
Her sonsuz kaydırma hareketi bir harç.
Her "bir dakika daha" sözü ise duvarı biraz daha yükseltiyor.
En acısı… Bu duvarı bize yabancılar örmüyor. Bir zamanlar gözlerinin içine bakarak "bir ömür" dediğimiz insanla birlikte, fark etmeden kendi ellerimizle örüyoruz.
Aynı yatağın içinde yalnızlık olur mu?
Oluyor…
Hem de insanın en çok sevildiğini düşündüğü yerde.
Aranızda yalnızca birkaç santimetre var ama kalplerinizin arasındaki mesafe bazen kilometreleri geçiyor. Biriniz ekranın ışığında başka hayatlara dalarken, diğeriniz sessizce görülmeyi bekliyor. Aynı yastığı paylaşıyorsunuz ama aynı geceyi yaşamıyorsunuz.
Bir zamanlar yatak odaları günün bütün yorgunluğunun birbirine emanet edildiği yerlerdi. Günün kırgınlıkları bir sarılmayla biter, kelimelerin yetmediği yerde gözler konuşurdu.
Şimdi ise odada iki kişi var ama sohbet yok.
İki nefes var ama temas yok.
İki kalp var ama aynı ritimde atmıyor.
Sadece iki ekranın aydınlattığı iki ayrı yalnızlık...
Modern dünya bize büyük bir söz verdi:
"Her an herkese ulaşabileceksiniz."
Gerçekten ulaştık.
Binlerce kilometre uzaktaki insanlara birkaç saniyede dokunabiliyoruz.
Ama yanı başımızda oturan eşimize ulaşmak her geçen gün daha zor hâle geliyor.
Dünyayla bağlantımız güçlenirken, evimizin içindeki bağlarımız sessizce kopuyor.
İşte modern çağın en büyük ironisi de burada saklı.
Psikoloji bize insanın en temel ihtiyacının "görülmek" olduğunu söyler.
Bir insanın ruhu, fark edildiğinde nefes alır.
Telefonlarımız ise tam da bu ihtiyacımızı hedef alıyor.
Her beğeni...
Her yorum...
Her bildirim...
Bize kısa süreli bir değer hissi sunuyor.
Oysa hemen yanı başımızdaki insanın gözlerinin içine bakmak, elini tutmak, omzuna başını yaslamak çok daha gerçek, çok daha derin ve çok daha iyileştirici.
Fakat gerçek ilişki emek ister.
Sabır ister.
Dinlemek ister.
Telefon ise bunların hiçbirini istemez.
Sadece dokunmanızı ister.
Biz, çoğu zaman en kolay olanı seçeriz.
Belki de modern çağın en sessiz sadakatsizliği budur.
Başka bir insana değil…
Yanımızdaki insanın hak ettiği dikkati, zamanı ve sevgiyi bir ekrana vermek...
Kalbin aldatılması bazen başka birine âşık olmakla başlamaz.
Bazen sadece eşiniz konuşurken telefonunuza bakmanızla başlar.
Şimdi dürüstçe kendimize şu soruyu sormalıyız:
Eşinizin elini mi daha çok tutuyorsunuz...
Yoksa telefonunuzu mu?
Onun gözlerine mi daha çok bakıyorsunuz...
Yoksa ekranınıza mı?
Eğer cevabı sizi rahatsız ediyorsa, belki de aranızdaki duvar çoktan yükselmeye başlamıştır.
Oysa çözüm sandığımız kadar zor değil.
Bazen tek yapılması gereken şey, telefonu sessize almak değil; kalbi yeniden duyulur hâle getirmektir.
Mavi ışığı söndürüp sevdiğiniz insanın yüzüne bakmak…
"Bugün nasılsın?" diye gerçekten sormak…
Elini hiçbir sebep olmadan tutmak…
Aynı odada bulunmak değil, aynı anı paylaşmak…
Çünkü sevgi büyük fedakârlıklardan önce küçük alışkanlıklarda yaşar.
Hayat, beş inçlik bir ekranın içine sığmayacak kadar kısa.
Sevdiğiniz insanın avucundaki sıcaklık ise hiçbir teknolojinin üretemeyeceği kadar gerçek.
Bu gece uyumadan önce ilk dokunduğunuz şey telefonunuzun soğuk camı değil, yıllarınızı paylaştığınız insanın eli olsun.
Duvar örmeyi bırakın.
Çünkü evleri ayakta tutan beton değildir.
Birbirine dokunabilen iki yürektir.
Ayşegül Sert/TİMETÜRK