Dolar

43,9672

Euro

51,3016

Altın

7.267,75

Bist

12.943,19

Savaşın gölgesinde yalnız aktör İran – II

1 Saat Önce Güncellendi

2026-03-05 00:15:56

Yazar Doç. Dr. Eren Alper YILMAZ

İran-ABD-İsrail savaşının askeri ve ekonomik boyutunun yanı sıra toplumsal boyutu da tartışılması gereken bir başka husustur. İran toplumu şu aşamada ikiye bölünmüştür. Hamaney'in ölümüne yas tutan, onu direnişin sembolü olarak gören ve intikam yemini edenler olduğu kadar, dans edip sokaklarda sevinç gösterileri atanlar da var. İran'da rejimle güçlü bir bağ kurmuş muhafazakâr kesimler için Hamaney, yalnızca bir siyasetçi değildi. 1979'daki İran İslam Devrimi sonrasında kurulan düzenin devamlılığını ve Batı'ya karşı “direnişi” ve İran'ın “bağımsızlığını” temsil eden bir figürdü. Öte yandan İran'da son yıllarda yaşanan ekonomik krizler, işsizlik, idamlar ve toplumsal özgürlük tartışmaları geniş bir kesimde ciddi rahatsızlık yarattı. Özellikle genç nüfusun önemli bir bölümü, siyasal sistemin kendilerine alan açmadığını ve özgürlüklerini kısıtladığını düşünüyor. Bu yüzden ülkelerini terk ederek Türkiye ve Avrupa'ya göç ediyorlar. İran'ın vurulmasını ve Hamaney'in ölümünü memnuniyetle karşılayan insanlar için bu an İran'ın geleceği için bir kırılma noktası ve “beyaz bir sayfa” olarak görüyor.

Aslında İsrail ve ABD'nin de tam olarak yapmak istediği budur, yani İran halkı içinde kutuplaşmalar yaratarak İran'ı iç savaşa sürüklemek. Trump'ın ve Netanyahu'nun İran halkını kadim, özgürlüğü hak eden ve zincirlerinden kurtulması gereken bir halk olarak tasvir etmesi, İran halkının bir kısmında karşılık bulduğu gibi Molla rejimi yanlıları nezdinde nefretle karşılanmaktadır. Öte yandan bu sürece İsrail'in desteklediği Şah'ın oğlu Rıza Pehlevi de dahil olmakta, Hamaney aleyhinde sert söylemlerde bulunarak İran halkını rejime karşı kışkırtmaktadır. Ama unutulmamalıdır ki; Irak'ta, Libya'da ve Suriye'de de Batı'nın işgali sevinçle karşılayanlar, daha sonradan hayal kırıklığına uğramışlardır, zira Batı bugüne kadar işgal ettiği hiçbir coğrafyaya barış ve huzur getirmemiştir. Bu yüzden geçmişten dersler çıkarılmalı, amiyane tabirle aile meseleleri dış müdahalelerden ayrı tutulmalıdır.

Peki bundan sonraki süreç nasıl şekillenecek? İran, yalnızca dışarıdan yürütülecek hava operasyonlarıyla çökecek bir ülke değildir. Devlet kapasitesi, güvenlik aygıtı ve ideolojik mobilizasyon gücü dikkate alındığında, askeri baskının tek başına rejim değişikliği doğurması oldukça zordur. Bu nedenle çatışmanın bir sonraki aşamasında, doğrudan askeri müdahaleden ziyade iç dengeleri sarsmaya dönük hamlelerin öne çıkması muhtemel görünüyor. ABD Başkanı Donald Trump'ın, “Biz işimizi bitirdiğimizde hükümetinizi devralın” şeklindeki çağrısı, dış müdahaleyle eş zamanlı olarak İran toplumuna verilen bir mesaj niteliği taşıyor. Bu tür söylemler, içeride rejim karşıtı kesimleri cesaretlendirmeyi ve yönetim üzerinde psikolojik baskı kurmayı hedefleyebilir. İran'ın etnik ve bölgesel fay hatları da bu denklemde önem kazanabilir. Ülke içindeki Kürt muhalif yapılar, Irak'taki yapılanmalar ve güneydoğudaki Beluç unsurlar üzerinden baskı oluşturulması senaryosu sıkça dile getirilmektedir. Özellikle Halkın Mücahitleri Örgütü, PJAK ve Beluç silahlı gruplar, Tahran'ın güvenlik gündeminde zaten yer alan yapılardır. Bununla birlikte, bu aktörlerin eş zamanlı ve koordineli biçimde geniş çaplı bir iç istikrarsızlık yaratabilmesi; hem örgütsel kapasitelerine hem de halk desteğine bağlıdır. İran yönetimi ise böyle bir ihtimali bertaraf etmek için güvenlik önlemlerini sertleştirebilir.

Öte yandan, çatışmanın askeri boyutu da tırmanma riski taşımaktadır. Eğer İran liderlik kademesinden yeni kayıplar yaşar ya da sivil can kayıpları artarsa, Tahran yönetiminin daha sert karşılıklar vermesi olasıdır. İran'ın elindeki gelişmiş balistik ve hipersonik füze kapasitesi, özellikle İsrail'i doğrudan hedef alabilecek bir caydırıcılık unsuru olarak öne çıkıyor. Devrim Muhafızları'nın zaman zaman üst düzey hedeflere yönelik saldırı açıklamaları yapması, çatışmanın sembolik ve psikolojik boyutunu da büyütmektedir. Böylesi yoğun misillemeler ise kaçınılmaz olarak sivil kayıp riskini artırır. İran'dan atılan füzelerin İsrail'de sivil alanlara düşmesi ya da İsrail'in karşılık olarak İran içindeki yerleşim bölgelerini vurması, çatışmayı daha da derinleştirebilir. Bu tür olumsuz sonuçlar, birkaç askeri için bile dünyayı karşısına alan Trump ve Netanyahu'yu daha şahin politikalar izlemeye itecektir. Filistin savaşında uluslararası hukuku ve savaş ahlakını hiçe sayarak sivilleri ve çocukları hedef alan İsrail, karşılıklı çatışmalar derinleştikçe İran'daki sivilleri de bombalayacak ve daha çok insani kayba yol açacaktır. Sözün özü; intikam duygusu bir yenisini doğuracak ve kısır döngü devam edecektir.

Bu olumsuz senaryonun önüne geçilmesi için bölgesel diplomasi hayati önem taşımaktadır. Türkiye ve Körfez ülkeleri, çatışmanın yayılmasından doğrudan etkilenecek aktörlerdir. Özellikle Körfez'de ABD üslerine ev sahipliği yapan ülkeler, İran misillemelerinin daha yoğun şekilde hedefi haline gelebilir. Bu nedenle gerilimin düşürülmesi noktasında Washington'a yönelik olarak girişimlerde bulunmaları kendi güvenlikleri açısından da rasyonel olacaktır.

Türkiye ise daha önce Rusya-Ukrayna savaşında izlediği denge politikasına benzer bir çizgi benimsemelidir. Suriye iç savaşı sonucunda yaşanan mülteci krizine benzer bir göç dalgası ile karşı karşıya kalmamak ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması sonucunda oluşabilecek bir enerji krizine maruz kalmamak için Türkiye de rasyonel çıkarlarını korumalıdır. Böylece hem Tahran hem Washington ile diplomatik temas kanallarını açık tutarak, arabuluculuk zeminini güçlendirmelidir. Ankara'nın jeopolitik konumu ve çok taraflı diplomasi tecrübesi, böylesi bir kriz ortamında bölgesel savaşın küresel zemine yayılmaması için önemli bir avantaj sağlayabilir.

Doç. Dr. Eren Alper Yılmaz/TİMETÜRK

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

İstanbul Boğazı'ndaki eşsiz sis manzarası

Haber Ara