İnsan Sermayesi, Beşerî Sermaye ve Ekonomik Kalkınmanın Gerçek Sırrı
Modern ekonomide bir ülkenin gücünü yalnızca sahip olduğu madenler, topraklar veya fabrikalar belirlemiyor. Asıl belirleyici unsurlardan biri, yetişmiş insanın zihnindeki bilgi, birikim ve beceri.
Peki bu insan kaynağı nasıl inşa edilir?
Cevap elbette eğitim.
Fakat burada durup sormamız gereken daha önemli bir soru var: Her eğitim ekonomiyi gerçekten büyütür mü?
Kesinlikle hayır.
Geleneksel iktisat uzun süre zenginliği büyük ölçüde fabrikalar, makineler ve binalar gibi fiziksel sermaye üzerinden açıklamaya çalıştı. Zamanla görüldü ki, yalnızca makine sayısını artırarak bir ülkeyi sürdürülebilir biçimde zenginleştirmek mümkün değil.
Asıl farkı ortaya koyan; o makineyi tasarlayan mühendisin, fabrikayı yöneten yöneticinin ya da yazılımı geliştiren uzmanın bilgi ve yetkinliğidir.
İktisat literatüründe buna beşerî sermaye diyoruz.
Aynı insan, farklı bir eğitimle bambaşka bir ekonomik değer üretebilir.
Bir insanın eline bir makine verirsiniz; o makineyi kullanır.
Aynı insana, o makinenin nasıl daha verimli çalışacağını öğretirsiniz; üretim artar.
Bir adım daha ileri gidip o makineyi geliştirebilecek bilgi ve beceriyi kazandırırsanız, artık yalnızca üretimi değil, üretimin kendisini değiştirmeye başlarsınız.
Eğitimin ekonomi açısından asıl gücü burada ortaya çıkar.
Eğitim sadece insana bilgi kazandırmaz; insanın üretebileceği değerin sınırlarını genişletir.
Sermaye dediğimizde çoğu zaman aklımıza para, fabrika, makine veya bina gelir.
Oysa bir insanın sahip olduğu bilgi, beceri, deneyim ve problem çözme kapasitesi de ekonomik bir sermayedir. Üstelik diğer sermaye türlerinden farklı olarak yalnızca mevcut üretimi gerçekleştirmekle kalmaz; üretimin nasıl yapılacağını da değiştirebilir.
İyi yetişmiş bir insan, bir makinenin nasıl daha verimli çalışacağını düşünebilir.
Yeni bir üretim yöntemi geliştirebilir.
Bir problemi fark edip çözebilir.
Hatta daha önce olmayan bir ürünü ortaya koyabilir.
Bu nedenle bir ülkenin ekonomik gücünü yalnızca sahip olduğu fiziksel sermayeyle ölçmek eksik kalır. Asıl mesele, o sermayeyi kullanabilecek, geliştirebilecek ve bir sonraki aşamaya taşıyabilecek insan kapasitesinin ne durumda olduğudur.
Bunun çarpıcı örneklerinden birini II. Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve Japonya’da gördük.
Şehirler yıkılmış, fabrikalar ve altyapı büyük ölçüde zarar görmüştü. Ancak ekonomik yapıyı yeniden kurabilecek yetişmiş insan birikimi tamamen ortadan kalkmamıştı.
Kendi tarihimize baktığımızda ise çok daha ağır bir tabloyla karşılaşırız.
Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında liselerde, tıbbiyelerde ve yükseköğretimde yetişen genç neslimizin önemli bir bölümünü maalesef cephelerde kaybettik.
Yani biz sadece fiziksel bir yıkım yaşamadık; geleceği inşa edecek yetişmiş insan sermayemizin de kaybettik.
Almanya ise büyük fiziksel yıkıma rağmen, ekonomik yapısını yeniden ayağa kaldıracak nitelikli insan kaynağının önemli bir bölümüne sahipti.
İki ülkenin tarihsel şartları elbette birbirinden farklıydı. Ancak burada dikkat çekici olan nokta şudur:
Bir fabrikayı birkaç yılda yeniden inşa edebilirsiniz; fakat yetişmiş bir insanı bir günde yetiştiremezsiniz.
İşte insan sermayesinin ekonomik değerini anlamak için bu farkı görmek gerekir.
Peki nitelikli eğitim ekonomiyi nasıl dönüştürür?
İlk olarak verimliliği artırır.
Eğitimli ve yetkin bir insan, aynı zaman diliminde daha kaliteli ve daha yüksek katma değerli iş üretebilir. Aynı makineyle daha fazla üretmek, hataları azaltmak ve kaynakları daha verimli kullanmak, doğrudan ekonomik değere dönüşür.
İkinci olarak teknoloji geliştirme kapasitesi kazandırır.
Başkasının ürettiği teknolojiyi satın alan bir ekonomi ile kendi teknolojisini, yazılımını ve markasını geliştirebilen bir ekonomi arasında büyük fark vardır.
Teknolojiyi satın alabilirsiniz. Ama onu geliştirecek insan kaynağına sahip değilseniz, bir sonraki teknolojik sıçramayı başkasından beklemek zorunda kalırsınız.
Son olarak eğitim, toplumsal fırsat eşitliğini güçlendirebilir. İnsanların doğdukları şartların ötesine geçerek kendi potansiyellerini ortaya koymalarına imkân verir.
Fakat tam bu noktada Türkiye açısından kritik bir soruyla karşılaşıyoruz:
Neden her diploma zenginlik getirmiyor?
Eğer bir eğitim sistemi ezbere dayanıyor, eleştirel düşünmeyi ve problem çözmeyi yeterince geliştirmiyor, üretimin ve ekonominin gerçek ihtiyaçlarıyla da örtüşmüyorsa; diplomalar çoğalır ama toplumsal refah aynı ölçüde artmaz.
Ortaya sadece eğitimli işsizlik çıkar.
Bugün üniversite ve mezun sayımız arttı. Fakat artık yalnızca niceliği değil, niteliği konuşmak zorundayız. Çünkü diploma ile yetkinlik aynı şey değildir.
Dünya baş döndürücü bir hızla değişiyor. Artık diplomaların raf ömrü de çok kısa.
Bugün geçerli olan bir bilgi, yarın yetersiz kalabiliyor. Bazı mesleklerin içeriği değişiyor, bazı işler otomasyona devrediliyor, yeni meslekler ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla eğitim sisteminin görevi yalnızca bugünün işlerini yapabilecek insan yetiştirmek olamaz.
Öğrenmeyi öğrenen, problem çözebilen ve değişen teknolojiye uyum sağlayabilen insanlar yetiştirmek zorundayız.
Genç ve dinamik nüfusumuz bu açıdan önemli bir fırsat. Fakat genç nüfusun kendisi otomatik olarak ekonomik avantaja dönüşmez.
Bu nüfusu iyi eğitirseniz üretim gücüne dönüşür. Yeterince iyi eğitemezseniz, yalnızca iş arayan büyük bir nüfusa dönüşür. Bu nedenle önemli olan gençlerimizin ne bildiği ne yapabildiği ve hangi değeri üretebildiğidir.
Buraya kadar konuştuklarımızı ekonominin genel resmi içinde düşündüğümüzde, parçalar birbirine bağlanıyor.
Günün sonunda verimlilik kaynakları daha doğru kullanmamızı sağlar. Teknoloji üretim kapasitemizi genişletir. Girişimcilik bu kapasiteyi harekete geçirir.
Eğitim ise bütün bunları gerçekleştirecek insan kaynağını yetiştirir.
Dolayısıyla bir ülkenin zenginliği yalnızca sahip olduğu fabrikaların, makinelerin veya doğal kaynakların miktarıyla ölçülemez.
Asıl mesele, sahip olunan kaynakları sürekli olarak daha yüksek değer üreten bir ekonomik kapasiteye dönüştürebilecek insanların yetiştirilmesidir.
Çünkü gerçek insan sermayesi, bir ülkenin bugün ne ürettiğinden çok, yarın ne üretebileceğini belirler.
Ve belki de eğitim ekonomideki en önemli yatırımlardan biridir.
Bir ülkenin fabrikaları yıkılabilir, makineleri eskiyebilir, doğal kaynakları tükenebilir.
Fakat iyi yetişmiş insan kaynağı, yeniden üretmenin ve yeniden inşa etmenin kapasitesini taşır.
Bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca sahip olduklarında değil; sahip olduklarından daha fazlasını üretebilecek insanlara sahip olup olmamasında saklıdır.
Bu konunun detaylı anlatımını ve video analizini Dr. Murat Ergüven –YouTube kanalımda izleyebilir, görüşlerinizi videonun altında paylaşabilirsiniz.
Dr. Murat Ergüven / TİMETÜRK