Şöyle bir sahne hayal et:
İstanbul’da gece yarısını çoktan geçmiş. Kadıköy’de ya da Levent’te bir apartman dairesi. Odada tek bir ışık kaynağı var: Telefonun o çiğ, beyaz ekranı. Yatakta uzanan yirmili yaşlarının sonundaki o genç kadın (ona Aylin diyelim), parmağını ekranda yukarı doğru kaydırıyor. Saattir farkında olmadan bir başkasının hayatını izliyor.
Ekranda, Paris’te bir kafede kruvasan ısıran, hiç tanımadığı bir kadının story’si var. Aylin, o kadının üzerindeki trençkotun markasını merak ediyor, kahveyi hangi filtreyle çektiğini çözmeye çalışıyor, hayatının ne kadar kusursuz olduğuna dair kafasında devasa bir biyografi yazıyor. "Öteki" onun için o an dünyanın en ilginç, en merak uyandırıcı öznesi.
Sonra telefonun şarjı bitiyor. Ekran aniden kararıyor. Androjen bir siyahlık.
Ve o simsiyah ekranda, yansıyan kendi yüzüyle baş başa kalıyor Aylin. Gözaltındaki morluklar, odanın dağınıklığı, içindeki o devasa boşluk... İşte o an, o karanlık ekrandaki kendi siluetine bakmak o kadar katlanılmaz geliyor ki, hemen doğrulamadan şarj kablosunu arıyor. Çünkü "kendisi", o an dünyadaki en sıkıcı, en değersiz ve en yabancı şey.
Neden bu noktaya geldik? İnsan neden "ötekini" izlemek için bu kadar iştahlıyken, kendi ruhunun kapısını açmaya bu kadar korkuyor?
Gelin, Aylin’in o kararan ekranından sızıp, bu çağın en büyük toplu illüzyonunun anatomisini çıkaralım.
- Dijital Panoptikon ve "Gözetlenme" Arzusu:
Sosyolog Jeremy Bentham’ın meşhur bir hapishane tasarımı vardır: Panoptikon. Ortada tek bir kule bulunur ve tüm mahkumlar o kuleden izlendiklerini bilirler ama kuledekini göremezler. Bugün teknoloji, bu hapishaneyi tersine çevirdi ve hepimizi gönüllü birer mahkum yaptı. Artık hepimiz birbirimizi izliyoruz.
"Ötekine" olan bu aşırı ilgimiz, tamamen bu dijital seyircilik kültürünün bir uzantısı. Başkalarının ne yediği, nereye gittiği, nasıl sevdiği bizim için birer tüketim nesnesi. Teknolojik algoritmalar, insanın evrimsel olarak taşıdığı "kabilede neler oluyor, kim güçlü, kim zayıf?" merakını aldı, kapitalist birer bağımlılık mekanizmasına dönüştürecek şekilde hackledi. Biz ötekini merak etmiyoruz aslında; algoritma, ötekinin hayatını bizim merak merkezimize bir şırıngayla zerk ediyor.
- Kendine Körleşmek:
"Ben" Neden Bu Kadar Değersiz? Peki ya kendimiz? Kendimize karşı neden bu kadar ilgisiz ve acımasızız? Cevap, çağdaş dünyanın bize dayattığı "Performans Toplumu" modelinde saklı.
Koreli filozof Byung-Chul Han’ın harika bir saptaması var: Eskiden insanı ezen dışsal bir otorite (kral, patron, devlet) vardı. Bugün ise insan, kendi kendisinin patronu ve kölesi oldu. Sürekli üretmek, sürekli mutlu görünmek, sürekli "en iyi versiyonuna" ulaşmak zorundasın.
İşte tam bu yüzden, kendimizle baş başa kaldığımızda hissettiğimiz şey derin bir yetersizlik duygusu. Çünkü gerçek benliğimiz; yorulan, sivilcesi çıkan, banka hesabını düşünen, bazen hiçbir şey yapmak istemeyen o çıplak gerçeklik, sosyal medyadaki o pırıl pırıl "ötekiler" ile yarışamıyor. Kendi gerçeğimiz bize ağır geliyor. Kendimizi değersiz hissediyoruz çünkü sistem bize sadece "pazarlanabilir bir ürün" olduğumuz ölçüde değer veriyor. Ürünleşemeyen yanlarımızdan (yani insanlığımızdan) utanıyoruz.
- Yanı Başındaki Yalnızlık:
"Bağlantı" Var Ama "Temas" Yok Teknoloji bize tarihin en büyük yalanını söyledi: "Herkesle bağlantıda olacaksın ve asla yalnız kalmayacaksın."
Bugün binlerce takipçimiz, yüzlerce beğenimiz var ama gece o yastığa başımızı koyduğumuzda hissettiğimiz yalnızlık, mağara adamının hissettiğinden daha keskin. Çünkü dijital dünya bize bağlantı (connection) veriyor ama temas (communion) vermiyor.
Ötekine o kadar odaklanıyoruz ki, yanı başımızdaki insanın gözünün içine bakmayı, onunla sessizliği paylaşmayı unuttuk. Kendimizle ilgilenmiyoruz çünkü kendimizle ilgilenmek, o içimizdeki acıyla, yalnızlıkla ve varoluşsal sancıyla yüzleşmeyi gerektiriyor. Oysa bir başkasının hayatını kaydırmak (scrolling) afyon etkisi yaratıyor; acıyı uyuşturuyor, düşünmeyi engelliyor.
Modern insan, "ötekinin" vitrinini izlemekten, kendi evinin dökülen sıvalarını göremez oldu. Kendimize yabancılaştıkça, ötekinin hayatındaki o sahte parıltılara daha çok acıktık.
Oysa o telefonun ekranı karardığında gördüğün o solgun yüz, kaçtığın o karanlık siluet; bu dünyada gerçekten iyileştirmen, tanıman ve sevmen gereken tek kişi.
Telefonu ters çevirmek, o ışığı söndürmek ve o odadaki sessizlikle el sıkışmak...
Çağın en büyük radikal eylemi belki de budur.
Yahya Keleş/ TIMETÜRK