Bir insanın kendini yetiştirmesi ve iddialı olduğu alanlarda “söz sahibi” olabilmesi için onun olmazsa olmazı; toplum içerisindeki duruşu ve karakteridir. Eğer “duruş” ve “karakter” yoksa diğer özelliklerin olması onu farklı kılmaz. İşte son zamanlarda bizim milletimizde meydana gelen manevi hastalıkların başında karşısındaki insanları hitabet ve karizmalarıyla değerlendiriyor olmalarıdır. Bu tutum, eskilerin sözüyle; “dışı seni, içi de beni yakar!” tavrından başka da bir şey değildir.
“Kavanozun içerisine neyi koyarsanız koyun dışına da o yansır!” ya da içinde zehir olan bir tenekenin dışı ne kadar güzel olursa olsun dıştaki o güzellik içteki zehri bal yapmaz. Söylediklerimiz – eleştiri oklarımıza hedef olanlar daha çok sanat – spor ve siyaset alanlarında boy gösterenler içindir. Bu alanlarda şöhret ve devamlı göz önünde olan / gündemden düşmeyenlerin yaptıkları hareketleri – bulaştıkları çirkeflikleri gören sevenleri bir anda tornistan yapıyor ve günah çıkartmaya çalışıyorlar. Devletin gücü karşısında kanunsuzların tanıştıkları adlî mercilerde ortaya dökülen Pazar malları beklenilen rağbeti görmezken bunların şakşakçıları bir taraftan “tuh!” diye serzenişlerde bulunup diğer bir taraftan da nedamet (!) duygularına şahit aramaya çalışıyorlar. Geçin bu işleri, inandırıcı olmadığınız gibi yemiyor artık!...
Yıllar önce “3S (Sanat, Spor, Siyaset)’den Uzak Durmak” adlı bir yazı yazmış ve yaşadıklarımızla birlikte haklılığımız da bir kez daha ortaya çıkmıştı. Eskiden sanat – spor ve siyasetin hem kelime ve hem de meslek olarak bir ağırlığı, duruşu vardı. Bu alanları temsil eden “eskiler” terk – i dünya ettiklerinde bu toplumun onlara karşı ne kadar büyük bir vefa gösterdikleri ve üzüldüklerine de şahit oluyoruz. Yaşanılan ve son zamanlarda yaşatılanlar bu alanları da kelime ve meslek olarak alt gruplara bölmüş, herkes mesleğinin değil şöhretinin figürü olmuş ve eninde sonunda bu şöhretin onlara vermiş olduğu acımasızlıkla yüzleşmek zorunda kalmıştır, ne şöhret be!...
Son 30 yıllık sürece bıraktığımız zaman;
Sanatçı olmuş “oyuncu” (ortaya bir sanat – şaheser koyamadıkları, kendi alanlarında ulusal ve uluslararası herhangi bir ödül alamadıkları ve sanat dışındaki her türlü alemde oyun oynadıkları için bu tabir “cuk!” diye oturdu),
Siyasetçi olmuş hırsız - rüşvetçi – dolandırıcı – ihale takipçisi – pavyon işletmecisi (siyaset arenasında son zamanlarda bu kelimelerden başka herhangi bir proje, önerge, teklif ve bunlara benzer millet yararına bir şey duydunuz mu, söyleyin de özür dileyelim),
Sporcu olmuş sanal bahisçi – sosyete müptelası – kumarcı – para budalası – manken avcıları ve fuhuş komisyoncuları (nasıl olmasın değil mi; milyon dolar ve euroların havada uçuştuğu, züppeliğin tavan yaptığı, rüyalarında bile göremeyecekleri dünyanın bir anda içinde olmaları, vücutlarının her yerlerini dövme yaptırmaları, saçlarını hippi gibi boyamaları).
Sanat, spor ve siyaset camialarının içerisinde olan tiplerden (istisnalar kaideyi bozmaz misali herkesi aynı kefeye koyma gibi bir art niyetimiz olmadı, olamaz) bir başarı beklemeyelim; kurulan hayaller boşa çıkabileceği gibi onları örnek alacak nesil de yaşanılanları görünce maneviyattan kopacak ve kof bir nesille karşılaşmış olacağız.
Manevi değerlerden yoksun olan, yaptığını “faydalı olmak” ve “toplum yararını gözetmek” için yapmayanlar, para kazanma ve şöhreti devam ettirmeyi tek geçerli akçe olarak görenler, kapalı kapılar ardında yaptıkları gün yüzüne çıkıp suç ve günahlarıyla yüzleşince günün sonunda onlarda geçici bir pişmanlık görür ama “en büyük rezillik üç gün sürer!” misali birkaç gün sonra yaptıkları birlikte unutulup giderler, esamesi bile okunmaz. Eğer bir toplum bozulmuş ve yozlaşmanın da zirvesini yaşıyorsa o toplumu Allah öyle bir ıslah eder ki, “ne oldum değil ne olacağım!” muhasebesini yapmadan rezil rüsva olur. Son birkaç yıldır yaşadığımız ve şahit olduğumuz olayların özeti tam da budur.
İsmi – cismi, şöhreti, koltuk - mevki – makamı, işgal ettikleri alan ne olursa olsun büyük bir yozlaşma, çöküntü ve ahlâkî erozyonun içerisindeyiz. Operasyonlarla “suçüstü” yapılana kadar isimlerine toz konduramadığımız – “aaa, bu da mı!” dediğimiz insanları koyduğumuz yer, aslında onların o makam ve yerleri hak etmesi / çok da doğru – düzgün – dürüst insan olduklarından değil yaptıklarını ustaca bir şekilde kamufle ettiklerinden ve kirli ilişki ağlarının deşifre olmamasından kaynaklandı. Halbuki onlar hep öyleydi!...
Sanat, spor ve siyaset camiasında meydana gelen olaylardan sonra öyle ya da böyle “devletin yüzü” yle tanışanların akıbetleri kaldıkları yerden devam eder mi bilemem ama bildiğim bir şey varsa o da şudur;
Boş teneke sesleri çıkartanlar, rezillikleriyle yüzleşenlere destek verenler, onlara o çirkefliği yakıştıramayan – konduramayanlar; “bozacının şahidi şıracı” misali şakşakçı ve aynı zihniyetin istismarcıları olan kendi camialarıydı. Bu tarz insanlar hiçbir zaman birbirlerini deşifre etmez ve “kol kırılır yen içinde kalır!” politikasından taviz vermezler. Ancak er ya da geç gerçekler ortaya çıkar ve çıktığı gibi de Pazar malı misali ortaya dökülürler, geçmiş (!) olsun!...
Son söz Benjamin FRANKLİN’in;
“Boş bir çuvalın dik durması zordur!”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK