Gazete - dergi (hatta eski adı ve ilmî ağırlığıyla “mecmua”) ve kitap gibi yayınlardan “basın”, özel radyo ve TV’lerin sektörün içerisine girmesinden sonra “medya”, internetin yaygın kullanılması ve cep telefonlarına yuvalanmasıyla birlikte “sosyal” ve akabinde de “sanal” medyanın ortak amacı; “haber alıp verme yoluyla iletişimi sağlamak” olmalıdır. Peki, yaşanılan ve yaşatılanlarla birlikte gerçekten de böyle mi oldu?!...
Kuruluş ve yayın ilkeleri açısından baktığınız zaman medyanın esas amacından saptırılıp hedef noktasına da kendilerine inanan kitleyi istedikleri noktalara sürüklemek, lobi faaliyetlerinde bulunmak, temsil ettikleri tarikat – cemaat – parti – kartel gibi çıkar gruplarının borularını öttürmek ve amaçlarını yayarak taraftar elde etmek, kendilerine biçilen rolü yerinde ve zamanında oynamak olmuştur. Basın, “medya” olduktan sonra özünü ve ağırlığını kaybetmiş, “sahibinin sesi” ni yansıtmaya başlamış ve bu durum neredeyse 35 yıldır “normal” ve “sıradan” hâle getirilmiştir. Olan da hep böyle “alıştıra, alıştıra” olmuyor mu?!...
Yokuş boyunca ve her bir (bilhassa Çatalçeşme) sokağından matbaa baskı sesleri – mürekkep kokuları gelen, sırtlarında kâğıt – karton – gazete – dergi ve kitap taşıyan hamalların aşağı yukarı gidip geldikleri veya köşe başlarında muhabbet ettikleri Babıali’nin farklı nefeslerini ciğerlerimize kadar çekip bunun tadını çıkartırken buralardaki gazete – dergi – matbaa ve yayınevleri birer birer taşınınca ve birçoğu da kapanınca artık oraların ne eski tadı – nostaljik değeri ve ne de “Üstadım!...Bir demli çayını içmeye, acı bir kahveni yudumlamaya geliyorum!” diyen o eski muharrirlerin (yazarların) hoş sohbetleri kaldı. Oturdukları ve sonrasında da yazı yazdıkları “köşe” lerinden birbirlerine karşı yaptıkları tatlı sert “atışma” - “taşlama” ve – “hiciv” leri yapanlar artık hem mazi ve hem de gazi oldular.
“Basın” denildiği zaman eskiden akla gazete – dergi ve kitapların basıldığı “Babıali Yokuşu” gelmiş olsa da 1990’lı yıllardan itibaren işin içerisine özel radyo - TV’ler ve bunların yönetildiği plazalar girince basın yerini “medya” ve onun üzerinden de holdingleşmeye ve bildiğimiz o apartmandan bozma matbuat / yönetim binaları da yerini plazalara bıraktı. Bu geçiş süreci o kadar hızlı ve kalitesiz oldu ki kimse ne olduğunu anlayamadı. Hani birinin “bir şey oldu ama biz de ne olduğunu anlayamadık!” demesi gibi…
Babıali, bilmem kaç katlı, holding görünümlü, çatısına helikopter inen ve çepeçevre camla çevrili plazalara taşınınca “manzaralı” – “klimalı” odalarında oturan “asistanlı” yazarlar artık “köşe” lerinden edebi eserler üretmek veya edebiyat yapmaktan ziyade varsa yoksa patronun reklam – iş ve ihale takipleri, devrin iktidarından nemalanmalar ve bunlar da olmuyorsa bulundukları kanalları “baskı aracı” olarak kullanmak ve yeri geldiğinde de onları dışarıdan yöneten lobi ve aparatlar sayesinde iktidarı alaşağı etmek. Bunları yaşadık mı, tabii ki evet!... Yineleyelim mi; “Unutma!... Unutulanlar, unutanları asla unutmazlar!...”
Devrin başbakanını pijamasıyla karşılayacak kadar “kibir abidesi” ve “terbiyeden yoksun” olanların medyayı kullanarak iş dünyasını nasıl zapt ü rap altına aldıkları ve kartelleştiklerini, devlet bankalarından aldıkları kredilerle “özelleştirme” den bedavaya kapattıkları KİT’leri, 28 Şubat yalaka ve şakşakçılarının “bin yıl bitmeyecek” ve “kaosa kaldırılan eller” diye gazete ve TV haberlerinde attıkları manşetleri ve yaşattıkları o kederleri günleri de unutmadık. Artık bu camianın /iş dünyasının pardon patronların ne kendi ve ne de medya şirketlerinin esamesi okunmuyorsa bu onların “etkisiz” hâle getirildiklerinin bir göstergesidir.
İş (!) dünyasından medya sektörüne kayanlar ile cemaat ve tarikatları temsil edenleri de aynı akıbet bekleyince artık yazılı basın hem ulaştığı kitlelerdeki etkisini yitirmiş ve hem de internetin yaygın kullanılmasıyla birlikte sosyal kitlenin hedefi de değişmiştir. 2000’li yıllardan itibaren internetin yaygın olarak kullanılması ve sosyal platformlar sayesinde “sanal” hâle gelen medyanın “basın” kısmı gitti, gazete – dergi – kitap gibi “basılı yayınlar” yerini “dijital dünya” ya bıraktı. Parmakla çevrilen sayfaların yerini aşağı yukarı “kaydırma” yoluyla kullanılan ekranlar aldı. Bu öyle bir hâl aldı ki kullanıcısını tamamen “bağımlı” hâle getirip eski bilindik düzene yeni âdetler geldi ama bu öyle bir geliş oldu ki özünü kaybettirerek / nefesini kestirerek kendine yer edindi.
Günümüzde plazalarda temsil edilen medya dünyasında artık ne eski basın anlayışı ve ne de basın yayın meslek ilkeleri vardır. Yandaş, yalaka, besleme, fondaş, borazan gibi isimlerle adlandırılacak kadar seviyesi düşürülen medyanın ne haberciliği, ne inandırıcılığı ve ne de eskisi gibi etkisi kaldı. Adamın birisinin de demesi gibi; “Yalakanın kıblesi olmaz. Güçlü gördüğü her şeye secde eder.” Yine Montesquieu’nun deyimiyle de; “Bir ülkede yalakalığın getirisi, dürüstlüğün getirisinden daha fazla ise o ülke batar.” Ne yazık ki bizim ülkemiz bu konuda çoktan battı.
Eski basın anlayışı ve saygınlığı çoktan rahmetli oldu ama finans dünyasını temsil ettiği halde sırf daha güçlü olmak ve kendi reklamını yapmak uğruna devletimizin – vatanımızın millî / manevî değerlerini yok edecek tüm politikaların içerisinde olan “plaza düşkünleri”, bugün kuruluşları dışarıda bulunan sanal medya şirketlerinden dolayı birer birer etkisini yitirmiş olsa da artık bu şirketleri de zapt ü rap altına almamız, şirketlere reklam ve tanıtımlarla milyarlar kazandıran toplumumuzu zararlı sanal medya etkilerinden de kurtarmamız lazım. Uluslararası tanınırlığı olan, bağlı / bağımlı yapan ama her ne hikmetse “temsilcilik” bile açma zahmetinde bulunmayan bu sanal medya şirketlerini denetime tabi tutmak ve “beka sorunu” haline gelen yayınlarına da son vermek gerekir. “Fiş çekmek” geçici bir tedbir olsa da “kısıtlama” getirip “caydırıcı cezalar” ı uygulamak olmazsa olmaz alınması gereken tedbirlerdir.
Halktan uzak, devletini – milletini tanımadan, plazaların kaçıncı katında oturursanız oturun artık bir şekilde eskiye dönülecek ve “doğru haber yayıncılığı” aslına rücu edecektir. Bu; şairin de dediği gibi “Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın” dır!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK