İnsan çoğu zaman gitmek istediği için değil, gidemediği için yorulur.
Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür. Aynı işe gidilir, aynı sofraya oturulur, aynı insanlarla konuşulur. Fakat insanın içinde kimsenin görmediği bir savaş vardır. Çünkü bazen ayaklarını bağlayan şey korku değildir; sorumluluk, vicdan, alışkanlık ya da "Belki düzelir." umududur.
Gitmek cesaret ister derler. Oysa kalmaya mecbur olmak, bazen gitmekten çok daha ağırdır.

Öyle insanlar vardır ki artık mutlu olmadıkları hâlde gülümsemeye devam ederler. Kırıldıkları hâlde belli etmezler. Yoruldukları hâlde güçlü görünmeye çalışırlar. Çünkü bilirler ki arkalarında bırakacakları insanlar vardır, omuzlarında taşıdıkları yükler vardır.
İnsan bazen bir evi değil, huzursuzluğu terk etmek ister. Bir işi değil, tükenmişliğini bırakmak ister. Bir ilişkiyi değil, içinde büyüyen sessizliği geride bırakmak ister. Ama hayat, her zaman istediğimiz kapıyı açmaz.
İşte tam da bu yüzden en büyük yorgunluk, yürümek değil; aynı yerde kalmaya mecbur hissetmektir.
Kimse durup dururken değişmez. Kimse sebepsiz yere sessizleşmez. İnsan, defalarca anlaşılmadığında, değersiz hissettirildiğinde ve umutları birer birer tükendiğinde içine çekilir. Dışarıdan bakıldığında hâlâ oradadır; ama aslında çoktan gitmiştir.
Belki de gerçek cesaret, her şeye rağmen dayanmak değildir. Bazen gerçek cesaret, insanın kendine şunu söyleyebilmesidir:
"Artık burada kalırsam kendimi kaybedeceğim."
Çünkü bazı kapılar arkamızda kapanmak için değil, önümüzde yeni bir hayat açılabilsin diye vardır.
Unutmayın...
Bazen insanı yoran gitmek değildir.
Asıl yoran, artık ait hissetmediği bir yerde kalmaya mecbur olduğunu düşünmesidir.
Uğur Kütükoğlu / TIMETURK