"Tarih tekerrürden ibarettir" derler ya; iktisat öğrencisi olarak tozlu raflar ile bugünün sokakları arasında mekik dokurken, bu sözün ne kadar yakıcı bir hakikat olduğunu her gün yeniden anlıyorum. Bazen 1973 yılının bir gazete manşetinde, bazen bir asgari ücretin altın karşısındaki eriyişinde, bazen de bir deprem sabahının zifiri karanlığında aynı "sarsıntıyı" hissediyoruz. Dünya, 1970’lerin petrol kuyruklarından bugünün dijital taksit kuyruklarına evrilirken; değişen tek şey nesneler, bakî kalan ise insanın bitmek bilmeyen sınavı oluyor.
Dünyanın Şalteri İndiğinde: 1973 ve Stagflasyon Canavarı
1973 yılının Ekim ayı, dünya ekonomisi için tam bir "kara delik" başlangıcıydı. Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı’nın ardından OPEC üyesi ülkelerin Batı’ya çektiği petrol ambargosu resti, modern medeniyetin şalterini bir anda indiriverdi. Petrol fiyatları %1000’e yakın bir artışla patladığında, dünya o güne kadar teorilerde pek rastlamadığı bir canavarla tanıştı: Stagflasyon. Mahfi Eğilmez hocanın her zamanki şekilde ifade ettiği gibi; ekonominin hem küçüldüğü hem de fiyatların durdurulamaz bir şekilde arttığı o amansız hastalık...
Reçetesi en zor olan buydu; çünkü bir yanı yangın, bir yanı buzdu. Fabrikalar üretim yapamıyor (durgunluk), ancak raflardaki fiyatlar her sabah etiket değiştiriyordu (enflasyon). O yıllarda ülkemizin tozlu yollarında direksiyon sallayan şoför amcalarımızdan dinlediğim "kontak kapatma" hikâyeleri, aslında bugünün akaryakıt zamlarına bakıp iç geçiren nesil için bir dejavudan farksız.
İran Şahı’nın, kemer sıkmak zorunda kalan Batılı devletlere "Kemerlerinizi biraz daha sıkın" diyerek alaycı bir dille seslenmesi, güç dengelerinin nasıl birer kağıttan şatoya benzediğinin en acı vesikasıydı. Ajda Pekkan’ın "Petrol" şarkısıyla Eurovision sahnesinde "Aman petrol, canım petrol" diye yalvarmamız, aslında milli bir çaresizliğin melodiye dökülmüş haliydi.
Buharlaşan Orta Sınıf ve Üç Grafikte Saklı Büyük İhanet
Bugün dönüp baktığımızda, 1973’ten bugüne sadece enerji krizlerini değil, emeğin onurunun nasıl sistematik bir şekilde eritildiğini de görüyoruz. Kimsenin yüksek sesle konuşmadığı ama hepimizin iliklerine kadar hissettiği o büyük sorun, aslında üç grafiklik bir matematiksel hilede saklı. 2003 yılında Türkiye’de bir asgari ücretli, maaşıyla tam 14,4 tane çeyrek altın alabiliyorken; bugün bu rakamın 3-4 seviyelerine demir atması sadece bir "yönetim hatası" değil, küresel bir bölüşüm krizidir.
Mahfi Eğilmez’in "satın alma gücü" analizleri ile Mehmet Genç hocamızın Osmanlı iktisat sisteminde vurguladığı "iaşe" (halkın refahı ve dengesi) ilkesini yan yana koyun. Osmanlı, piyasadaki malın bolluğunu ve halkın erişebilirliğini sistemin merkezine koyarken; modern kapitalizm, verimliliği artırıp pastayı büyüttü ancak o pastadan çalışana düşen dilimi her geçen yıl biraz daha inceltti.
1970’lerden sonra teknoloji sayesinde üretim devasa boyutlara ulaştı, verimlilik katlandı ama reel ücretler yerinde saydı. Merhum Sabri Ülgener hocamızın "zihniyet" tahlillerinde belirttiği o ahlaki denge bozulunca, pastadaki artışın aslan payı yukarıdaki %1’lik azınlığın kasasına aktı. İşte bu yüzden bugün pazarda yaşlı bir amca, "Evlat, paramız çok ama hükmü yok" diyerek iktisat teorilerinin yapamadığı o sarsıcı tanımı tek cümlede yapıveriyor.
Vicdanın Enkaz Altında Kaldığı An
O soğuk şubat ayazında, çadırın ince bezinin ardında hayata tutunmaya çalışırken anladım ki; Neoklasik iktisadın bize dayattığı o "duygusuz hesap makinesi insan" tipi kocaman bir yalandı. İnsan, enkazın altında kalan komşusuna ekmeğini bölerken "marjinal fayda" hesabı yapmıyordu. Merhum Sabri Ülgener’in "zihniyet" analizlerinde bahsettiği o kadim Anadolu irfanı, 1973 krizindeki "istifçiliğe" değil, "iaşe" ruhuna teslim olmuştu. Tüketim çılgınlığıyla bizlere "daha fazlasını almazsan yetersizsin" diyen sistem, o deprem sabahı bir tas sıcak çorbanın karşısında diz çöktü.
Bir Dirhem Lezzet, Bir Batman Elem
Bugün yaşadığımız kriz, sadece enerji fiyatları ya da enflasyonla sınırlı değil; biz bir "anlam krizi" yaşıyoruz. 1970’lerde yokluktan dolayı kuyruğa giren insan, bugün "statü" kaygısı ve "yetersizlik hissi" yüzünden kredi kartıyla taksit kuyruğuna giriyor. Sosyal medyanın o pırıltılı ekranlarından üzerimize boca edilen yaşamlar, bizi kendi arzularımızın kölesi haline getiriyor. İhtiyacımız olmayan her lüks harcama, aslında gelecekteki bir ekonomik enkazın molozlarını biriktiriyor.
Bediüzzaman Said Nursi’nin hikmet dolu şu tespiti, bugünün savrulan insanı için adeta bir pusuladır: "Hırs, sebeb-i hasarettir ve hayat-ı içtimaiyeyi zehirler." Bizler daha çok kazanıp daha çok tüketerek mutlu olacağımızı sandıkça, aslında toplumsal dayanışmamızın ve iç huzurumuzun temellerini kemiriyoruz. 1973’te petrol bittiğinde dünya durmuştu; bugün ise insaf ve kanaat bittiği için biz bir türlü duramıyoruz.
Velhasıl 1973 petrol krizinden 6 Şubat depremine, asgari ücretin altın karşısındaki eriyişinden tüketim çılgınlığına kadar uzanan bu yolculuk bize tek bir şeyi söylüyor: İktisat, sadece rakamları yönetmek değil, zor zamanlarda "insan" kalabilme sanatıdır. Eğer bizler verimlilik artışını adalete, büyümeyi hakça paylaşıma ve tüketimi kanaate tahvil edemezsek; her küresel sarsıntıda "kemer sıkma" masalları dinlemeye mahkûm kalırız. Gerçek zenginlik, kasalardaki paradan ziyade, enkazın altında birbirine uzanan ellerin ve zor günde gösterilen vefanın toplamıdır. Ekonomiyi sadece varil fiyatlarına hapsedenler, hayatın ve vicdanın gerçek şiddetini asla ölçemezler.
Selam ve Dua ile…
Yusuf Çelik/TİMETÜRK