Arkadaşlıklarla dostluklar arasındaki fark nedir bilir misiniz ya da bunu bilen varsa bize de söylesin; kim dost, kim arkadaş?!...
Sakın hatalı yazdığımı ve yanlış düşündüğümü söylemeyin; Arkadaşla kahve, dostla çay içilir. Arkadaşla zaman geçiştirir, dostla zaman geçirirsin. İkisinin arasındaki fark; “süre” ve “keyif alma” dır. Herkesle zaman geçirilmez, keyif alınmaz. Neden biliyor musunuz;
Kahvenin hazırlanması ve tüketilmesi maksimum 15 dakika. Çay öyle mi; suyun kaynaması, çayın demlenmesi ve tüketilmesi maksimum bir buçuk saat ve “o çay bitecek!”, sizce de bu böyle değil mi?!... Kafelerin yoğun olarak hayatımıza girdiği 5-10 yıldan önce hiç kimse “bir kahve içelim” demez, “çay koy geliyorum!” derdi ve koyu sohbetlere de girilirdi. Ne zaman ki yabancı menşeli bir marka ülkemiz tüketim piyasasına girmeye başladı işte ondan sonra ne keyif alındı ve ne de çayların o bilindik eski tadı kaldı. Bir Rizeli olarak dünyanın en kaliteli kahvesini verseler çayımı ona değişmem.
Arkadaşlıkta “resmiyet”, dostlukta “samimiyet” vardır. İkisi arasındaki fark “seviye” ve gösterilen “yakınlık” tır. Samimi olup yakınlık göstermesi gerekenler size “resmiyet” le yaklaşıyorsa onlarla “dost” değil “arkadaş” olun. En azından onlar da ne olduklarını ya da olmadıklarını bilmiş olurlar. Dostluklar da rahmetli Doğan CÜCELOĞLU’nun da dediği gibi “Dostun iyisi, kötü günde belli olur dense de aslında iyi günde belli olur. Siz sevinince gözlerinin içi gülen kaç insan var ki çevrenizde?!...”
“Dost” dediğin; “çay koy geliyorum!” diyen bir yarenin sesine hasret duyan, “sesin buğulu geldi bana, hemen atlayıp geliyorum!”, “derdin mi var, beraber derman buluruz!”, “her şeyin üstesinden geldik, bunların da üstesinden geliriz!” diyen – diyebilecek olanlardır. Acınızda “ağlayan”, sevincinizde “gülen” ler gerçek manadaki dostlarınızdır. “Cenaze evinde gülen, düğün evinde ağlayanlar” dost değil şeytanın ta kendileridir.
Her türlü yola çıkılabileceğini düşündüğünüz birini yoldaş edinip o kişi yolda ilk bulduğuyla sizi değiştirip üç beş kuruşa satıyorsa böylelerinden dost olmayacağı gibi arkadaş da insan da olmaz, olamaz. Böyle tipleri hayatınızın merkezine koyduysanız onları bir an önce hayatınızdan çıkartın, selamı sabahı kesin ve yanınızdan da uzaklaştırın. Böylelerinden fayda değil zarar gelir.
Yanımızda gözükenler yakınımızda olmadıkları sürece onların “kuru kalabalık” yapmalarının da bir anlamı yoktur. Bu kadar kalabalıkta yalnız kalacaksak o zaman “gölge etmeyin, başka ihsan istemez!” deyip yanımızdan defolup gitmeleri lazım. Yüzlere ayrı gülüp arkalardan ayrı konuşan ve binbir kuyu kazmaya çalışanlar; kalabalık yapmayın, çok gülünç oluyorsunuz!...
Hayatımızın her alanında olduğu gibi arkadaşlık – dostluk seçimindeki kalitenin de nitelikte değil nicelik de aranıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Dostlukları menfaat, para – pul ilişkileri üzerinden kuranlar günün sonunda gerçek yüzlerini de ortaya koymuş olurlar. Bu süre zannedildiği gibi o kadar da uzun değildir, er ya da geç meydana çıkar. Meşhur bir atasözümüz vardır, hatırlayalım; “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar!”.
Köy hayatı; çok masum, saf, tertemiz, kendine göre çerçevesi çizili, samimiyet dolu, hilesi hurdası olmayan bir hayattır. Şehirlerdeki hayat da tam tersi bir şekilde çirkeflik, hile şekilleri – kuyu kazma, herkesin birbirine keriz – enayi gözüyle bakmaları, bir öğün bedava yemek yiyebilmek için bin takla atlayanların yaptıkları yağcılık – göz boyamalar, her şeye çabuk ulaşım, doyumsuzluk dolu bir hayattır. Köyde büyüyenler böyle bir hayatın içerisinde verilen anlamsız mücadeleye gıpta ile bakmaz ve bu hayat köylülerin tercih edeceği bir hayat çeşidi de değildir. Köyde büyüyüp şehir hayatına uyum sağlamaya çalışanları bekleyen tek şey de “bocalama” dır. O yüzden madalyon gibi iki yüzlü bir hayat çeşidi bize uymaz ağa!...
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, değeriniz; öldükten sonra anlaşılıyor. “Diri” iken size “ölü” gibi davrananlar var ya; emin olun sizler de bir gün öleceksiniz, işte o gün yanınızda kimseler olmayacak, kazdığınız kuyuya kendiniz düşmüş olacaksınız. Ne demişti üstat Necip Fazıl; “Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam”. O dört kollu olanı dört kişi çok rahat bir şekilde taşır. Çok sayıda tabuta omuz vermiş bir kişi olarak emin olun buğulu gözlerle hem taşır ve hem de yad ettiğiniz günler bir film şeridi gibi gözünüzün önünden akıp gider. Yeter ki “dost” diyebileceğiniz dostlarınız o tabuta omuz vermiş olsun!...
Son söz Çerkez Emminin ağzından olsun;
“Kırk gün kırda gezseniz bir gün kurda uğrayacaksınız!...”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK