Dumanla, ıslıkla, kuş diliyle, posta güvercinleriyle haberleşen insanoğluna artık hiçbir şey yetmiyor, yetişmiyor. Kanaatsiz, nankör bir varlık haline gelen ve bir sonraki gün verilenlerle de yetinmeyen ve daha çok isteyip doymak bilmeyen, şükürsüzlükle zirveye çıkan bu varlık maddi her şeye ulaşabilse de manevi dünyasından birçok şeyi yitirdiğinin farkında bile değil!...
Yıllar yıllar öncesine ait haberleşmelerle ilgili hepimizde bir anısı olan telefonları ne çabuk da unuttuk. Kendimizden bahsedelim; telefon direklerindeki kabloyla gelen tek bir hat ve ona bağlı da tek bir telefon vardı. Bu telefon rahmetli Mustafa amcamızın bakkalında dururdu. Eğer biri aranıldığı zaman çocuklarla haber gönderir, saat verir arayan bir daha arar ve bakkala gider konuşurdu. Sonrasında köylere telefon santralleri geldi ve her eve bir – iki abonelerle telefonlar bağlandı, haberleşmeler bunlar sayesinde yapıldı. O zamanlardaki çevirmeli ve tuşlu telefonları, rengarenk cihazları hatırlayın. Bunlara o kadar çok değer verilirdi ki üstleri tozlanmasın diye işlenmiş bezlerle örtülürdü.
Zaman geçtikçe iletişim ve haberleşme cihazları da değişti. Evlere, işyerlerine giren telefonlar “mobil” şekilde araçlara da monte edilmeye, akabinde de 1993 – 1994’li yıllardan itibaren de cebimize girmeye başladı. Abonelik durumuna göre hatlı – kontörlü olan cep telefonları sırasıyla tuşlu, hem tuşlu hem dokunmatik ve sonrasında da tamamen dokunmatik olacak şekilde dizayn edilip istifademize sunulmuştu. Tamamen dokunmatik olan telefonlar adına “internet” denilen örgü ağlarıyla örülüp uçsuz bucaksız bir dünyayla donatılmış oldu ve bunlara da “akıllı telefon” denmeye başlandı.
Buraya kadar olan süreçlerle ilgili manuel ya da elektronik (dijital) her cihazın – aparatın kendine göre bir geçmişi var. Eğer bir cihaz zaman ve şartlara göre değişim arz etmiyor ve ihtiyaçlara da cevap vermiyorsa işte o; ya faydasız bir cihazdır ya talep görmediği – işlevini yitirdiği için ait olduğu hurdalığa gidip çöp olur ya da geri dönüşüm ürünü olarak size farklı bir cihaz olarak geri döner. Bizim derdimiz; her gün farklı model – donanım ve kullanımla karşımıza çıkan ve yeni bir özelliğiyle bizleri esareti altına alan cep telefonları, cebimize sokulan gizli dünyayla ilgilidir.
Basit bir haberleşme – iletişim aracı olan cep telefonları internet sayesinde “akıllı” hâle geldi veya şöyle de diyebiliriz; Cep telefonlarına akıllı olmayı uydularla birbirlerine bağlanan internet öğretti. İnternetle birlikte sosyal – sanal medya ve arama / dolaşım siteleriyle birlikte bu cihaz kendini bağlı – bağımlı hâle getirdi. Aslında internet ve onun sağladığı nimetler olmazsa cep telefonu basit bir kullanım aracı olmaktan öteye gitmez, gidemez!...
İnternet sayesinde cep telefonlarının içerisine giren sanal medya adresleri, kişisel sayfa ve ekranlar, X (eski adıyla Twitter) – İnstagram – Facebook – Youtube hesapları, bağımlı hâle getiren oyun siteleri, yuvaları yıkan – intiharlara sürükleyen kumar /sanal bahis oynama adresleri, dolandırıcılık hesapları ve son zamanlarda da bunlara eklenen Telegram üzerinden çocukların suça ve hatta cinayetlere sürüklenmesi, değişik ad ve türlerde ortaya çıkan dolandırıcılık adresleri, bunlara benzer zaman – para ve ömür harcatan ne kadar “adres” varsa hepsi insanları esaret altına almakta, yemekten – içmekten daha önemli hâle getirmektedir. İçkiden, sigaradan daha zararlı hâle gelen kumar – fuhuş ve ne kadar anormallik varsa cep telefonlarıyla hepsi yerine getiriliyor ve bunlar tiryakilikten – bağımlılıktan öte bir esareti yaşatıyor. Bundan sonra Yeşilay, AMATEM gibi kuruluşların aslî görevi “internet ve sosyal medya bağımlılığı karşısında yapılması – alınması gereken tedbirler” olmalıdır.
Mucidinin “insan” olduğunu unutup adı üzerinde “yapay” olan zekâdan medet uman ve her şeyi sabah akşam “Meta”, “ChatGPT”, “Gemini”, “AI” gibi uygulamalara sorup kendi zekâsını yoksun bırakanlar, işlevsiz hâle getirenler size verilen ve adına “akıl” denilen o büyük sermayenin hesabını da Yaratan’a vereceksiniz. İşte o büyük günde “yapay zekâ” yanınızda olmayacak, kopya çekecek – torpil bulacak yer arayacaksınız.
“Elden bir şey gelmiyor!” deyip yan gelip yatmamak lazım. Öyleyse neler yapabiliriz;
Aile içi – arkadaşlık ve çevre ortamlarında sohbetler edilmeli, telefon ve internet kullanımı minimize edilmeli ve mümkünse telefonsuz bir hayat tercih edilen yerlerde aktiviteler geliştirilmeli,
Kendimize “oyun” için zaman ayıracaksak bunu zihin geliştirici ve fizikî yorgunluk vermeyecek, düşünmeye sevk edici eski klasik oyunlarla yapmalı ve eğlendirici hâle getirmeli,
Bir araya gelinen ortamlarda tüm telefonlar “sessiz” e alınmalı, gözlerin göreceği bir yerde bir kutu içerisine koyarak orada saklanmalı,
Yeme – içme ve uyku saatlerine riayet ederek telefonları kendi hallerine bırakmalı,
Kitap, gazete - dergi okumalı ve bunlar üzerinden seviyeli sohbet ve tartışma programları düzenlemeli,
Bağlı, bağımlılıktan kurtulmak için telefonların arama motorlarından “faydalı” şeyleri aramalı ve bunlar okunmalı,
Kendimize, bedenimize ve çevremize uygun sporları yapmalı veya bol bol yürümeli, sevilen müzikler dinlenmeli ve gerekirse konserlere gidilmeli,
Vesaire, vesaire…
Telefon, internet ve sosyal/sanal medya karşısında kendini unutan ve onun esiri olan insanoğluna sormak lazım; Akıllı olan telefon mu sen misin ya da onu o hâle getiren de senin gibi insan değil mi? Pekâlâ sen niye bunu zapt ü rap altına alamıyor ve esirin haline getiremiyorsun ya da soruyu bir de şöyle soralım; faydalı işlerde kullanmak varken neden zararına dokunan / dokunacak olan işlerde kullanıyor, bağımlısı – tiryakisi oluyorsun?!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK