$

Dolar

48,5988

Euro

56,4072

£

Sterlin

65,8001

Frank

59,5246

Gram Altın

6.795,1900

Bitcoin

3.763.487

$

Dolar

48,5988

Euro

56,4072

£

Sterlin

65,8001

Frank

59,5246

Gram Altın

6.795,1900

Bitcoin

3.763.487

Makale 12.09.2026 8 dk okuma

Akademide liyakat

Paylaş:

Meritokrasi (Liyakat), en temel anlamıyla, bireyin toplumsal ve kurumsal konumunun kökenine, aidiyetine, kişisel ilişkilerine veya otoriteye yakınlığına göre değil; yeteneğine, bilgisine, emeğine ve başarısına göre belirlenmesi gerektiğini savunan bir anlayıştır. Bu yönüyle meritokrasi yalnızca bir yönetim tekniği değil, fırsat eşitliği ve kurumsal adalet iddiasıdır.

Bu ilkenin belki de en fazla anlam taşıması gereken kurumların başında üniversiteler gelir. Çünkü üniversitenin varlık nedeni yalnızca bilgi aktarmak değil; bilgiyi üretmek, sorgulamak, eleştirmek ve yetenekli insanların entelektüel kapasitelerini özgürce geliştirebilecekleri bir ortam yaratmaktır.

Dolayısıyla üniversitede meritokrasi bir tercih değil, üniversite olmanın kurumsal gereklerinden biridir.

Akademide Liyakat Ne Demektir?

Akademik meritokrasi, öğretim elemanlarının göreve alınmasından akademik yükseltmelere, araştırma desteklerinden idari görevlendirmelere kadar bütün süreçlerde nesnel, şeffaf ve denetlenebilir ölçütlerin esas alınmasını gerektirir.

İdeal olan açıktır: Daha nitelikli bilimsel çalışma yapan, daha iyi eğitim veren, özgün fikirler geliştiren, öğrencilerine katkı sağlayan ve akademik etik ilkelerine bağlı kalan kişi, akademik sistem içerisinde bunun karşılığını görebilmelidir.

Ancak akademik liyakat yalnızca yayın sayısına, atıf miktarına veya belirli bibliyometrik göstergelere indirgenemez. Bilimsel özgünlük, araştırmanın niteliği, eğitim performansı, toplumsal katkı, mesleki etik ve akademik bağımsızlık da liyakatin parçalarıdır.

Aksi halde liyakati ölçmeye çalışırken akademisyenliği rakamlara indirgeyen yeni bir bürokrasi üretilebilir.

Üniversitede Meritokrasinin Karşıtı Nedir?

Üniversitede meritokrasinin karşıtı eşitlik veya demokrasi değildir.

Asıl karşıtı kayırmacılık, nepotizm, patronaj, kişisel sadakat ve aidiyet üzerinden oluşturulan akademik hiyerarşidir.

Bir akademisyenin hangi siyasi düşünceye sahip olduğu, hangi sosyal çevreye mensup bulunduğu, yöneticilerle kişisel ilişkisinin niteliği veya yönetime ne ölçüde yakın durduğu; kadro, yükselme, görevlendirme ve akademik imkânlara erişiminde belirleyici hale geliyorsa, orada meritokratik yapı zayıflamaya başlamış demektir.

Daha tehlikelisi, liyakatin tamamen ortadan kaldırılması değil, liyakat görüntüsü altında kayırmacılığın kurumsallaştırılmasıdır.

Çünkü modern kurumlarda kayırmacılık her zaman açık biçimde yapılmaz. İlan şartları kişiye göre düzenlenebilir, değerlendirme ölçütleri seçici biçimde uygulanabilir, benzer akademik performansa sahip kişiler farklı muamele görebilir veya idari makamlar akademik başarının ödülü olmaktan çıkarak kişisel sadakatin karşılığına dönüşebilir.

Böyle bir ortamda kurallar vardır; fakat herkes için aynı biçimde işlemez.

Akademik Başarı mı, Yönetime Yakınlık mı?

Üniversitelerin gerçek meritokrasi sınavı tam da burada başlar.

Bir akademisyen başarılı olmak için öncelikle iyi bir bilim insanı mı, yoksa iyi ilişkiler kurabilen bir kurum mensubu mu olmak zorundadır?

Bu sorunun cevabı, bir üniversitenin akademik kültürü hakkında sıralamalardan ve resmî raporlardan çok daha fazla şey söyleyebilir.

Eğer akademisyen zamanla bilimsel üretimin, özgün düşüncenin ve iyi eğitimin değil; yöneticilere yakınlığın, sessiz kalmanın veya kurumsal güç ilişkilerine uyum sağlamanın kariyer açısından daha avantajlı olduğunu düşünmeye başlarsa, üniversite ciddi bir sorunla karşı karşıyadır.

Çünkü böyle bir sistem yalnızca haksızlık üretmez; aynı zamanda akademisyenlerin davranışlarını da değiştirir.

İnsanlar sistemin neyi ödüllendirdiğini öğrenir.

Bilim ödüllendiriliyorsa bilim üretirler.

Nitelikli eğitim ödüllendiriliyorsa eğitime yatırım yaparlar.

Sadakat ödüllendiriliyorsa sadakat göstermeye başlarlar.

Bu nedenle meritokrasi yalnızca “en iyi kişiyi seçmek” meselesi değildir. Aynı zamanda kurumun hangi davranış biçimini teşvik ettiğinin göstergesidir.

İdeal Üniversite ile Gerçek Üniversite Arasındaki Mesafe

İdeal üniversitede akademik makamlar birer ayrıcalık değil, sorumluluktur. Rektörlük, dekanlık, müdürlük veya bölüm başkanlığı akademik hiyerarşinin ödül makamları değil; belirli sürelerle üstlenilen kurumsal hizmet görevleridir.

Gerçek hayatta ise üniversiteler de diğer kurumlar gibi güç ilişkilerinden tamamen bağımsız değildir.

İnsan ilişkileri, akademik ağlar, disiplinler arasındaki rekabet, bürokrasi, ekonomik kaynakların dağılımı ve yönetsel tercihler üniversitelerin işleyişini etkiler. Dolayısıyla tamamen mekanik ve kusursuz bir meritokrasi beklentisi gerçekçi değildir.

Fakat bu gerçeklik, kayırmacılığı meşrulaştırmaz.

Aksine üniversitenin görevi, insan ilişkilerinin kaçınılmaz etkisini şeffaf kurallar, bağımsız değerlendirme ve hesap verebilirlik mekanizmalarıyla mümkün olduğunca sınırlandırmaktır.

Meritokrasi, insanların kusursuz olduğu varsayımına değil; insanların kusursuz olmadığını kabul ederek kurumların keyfîliği sınırlandırması gerektiği düşüncesine dayanmalıdır.

Meritokrasi Fırsat Eşitliğini de Gerektirir

Meritokrasi yalnızca başarılı olanların ödüllendirilmesi değildir. Gerçek bir meritokratik düzen, farklı sosyal, ekonomik, kültürel ve düşünsel çevrelerden gelen yetenekli insanların akademik sisteme girebilmesine ve ilerleyebilmesine imkân tanımalıdır.

Çünkü yarışın başlangıç koşulları adil değilse, yalnızca sonuçlara bakarak liyakatten söz etmek eksik kalır.

Üniversitenin görevi belirli çevrelerden gelen insanları yeniden üretmek değil; nereden geldiğine bakmaksızın yeteneği keşfetmek ve geliştirmektir.

Bu nedenle gerçek meritokrasi çeşitlilikten korkmaz. Tam tersine, farklı düşüncelerin, farklı toplumsal kökenlerin ve farklı bilimsel yaklaşımların aynı kurum içerisinde yarışabilmesini sağlar.

Akademik meritokrasinin belki de en güçlü ilkesi şu olmalıdır:

Kim olduğunuz değil, ne ürettiğiniz; kime yakın olduğunuz değil, ne kadar yetkin olduğunuz önemlidir.

Meritokrasi Olmadan Akademik Özgürlük Yaşayabilir mi?

Meritokrasi ile akademik özgürlük arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Akademisyen, kariyerinin bilimsel performansından çok yöneticilerle ilişkisine bağlı olduğunu düşünüyorsa, düşüncelerini özgürce ifade etme kapasitesi de zamanla azalır.

Çünkü kurumsal bağımlılık arttıkça akademik cesaretin maliyeti yükselir.

Bu noktada meritokrasi yalnızca personel politikasının konusu olmaktan çıkar ve akademik özgürlüğün güvencesine dönüşür.

Gerçek anlamda meritokratik bir üniversitede akademisyen yöneticiyi eleştirdiği için cezalandırılmamalı, yöneticiyi desteklediği için de ödüllendirilmemelidir. Her iki durumda da temel ölçüt akademik yeterlilik ve etik olmalıdır.

Üniversitenin yöneticilere sadık akademisyenlere değil, bilime sadık akademisyenlere ihtiyacı vardır.

Üniversitenin Gerçek Başarısı

Bir üniversitenin başarısı yalnızca kaç makale yayımladığı, kaç proje aldığı, kaç binaya sahip olduğu veya uluslararası sıralamalarda hangi basamakta bulunduğuyla ölçülemez.

Daha temel bir ölçüt vardır: O üniversite yetenekli insanları bulabiliyor, geliştirebiliyor ve kurum içerisinde tutabiliyor mu?

Eğer başarılı akademisyenler sistemin adil olduğuna inanıyorsa, genç araştırmacılar çalışmalarının karşılığını alabileceklerini düşünüyorsa ve farklı görüşlere sahip bilim insanları kendilerini aynı kurumun eşit üyeleri olarak görebiliyorsa, üniversitenin güçlü bir akademik kültür oluşturduğundan söz edilebilir.

Buna karşılık yetenekli insanların önünün kapatıldığı, eleştirinin maliyetli hale geldiği, akademik yükselmenin belirsiz ilişkiler ağına bağlandığı bir kurumda bilimsel gerileme çoğu zaman sonuçtur; asıl problem kurumsal kültürde başlamıştır.

Üniversitede Liyakat Bir Ayrıcalık Değil, İlke Olmalıdır

Meritokrasi kusursuz bir sistem değildir. Liyakati tanımlamak, ölçmek ve farklı akademik alanların başarı kriterlerini karşılaştırmak her zaman tartışmaya açık olacaktır.

Fakat bu güçlük, liyakat ilkesinden vazgeçmenin gerekçesi olamaz.

Üniversite, toplumun diğer kurumlarından daha fazla eleştirel düşünceye, özgürlüğe ve yetkinliğe ihtiyaç duyar. Çünkü üniversitenin temel sermayesi makam, bina veya bütçe değil, insandır.

Bu nedenle çağdaş üniversitenin temel ilkesi basit fakat güçlü olmalıdır:

Kadro aidiyete değil liyakate, makam sadakate değil yetkinliğe, akademik yükselme yakınlığa değil başarıya dayanmalıdır.

İdeal üniversite, hiçbir ilişkinin olmadığı bir yer değildir; böyle bir kurum gerçekçi değildir.

İdeal üniversite, ilişkilerin liyakatin önüne geçemediği kurumdur.

Ve belki de bir üniversitenin meritokratik olup olmadığını anlamak için sorulması gereken en basit soru şudur:

Bu kurumda başarılı olmak için bilime mi, yoksa güce mi yakın olmak gerekiyor?

Bu soruya verilen cevap, üniversitenin yalnızca yönetim anlayışını değil, nasıl bir akademik gelecek inşa ettiğini de gösterir.

Üniversitede liyakat esas değilse kayırmacılık, nepotizm, patronaj, kişisel sadakat ve aidiyet üzerinden oluşturulan akademik hiyerarşi vardır.

TİMETÜRK Genel Yayın Yönetmeni / Adem Şahin

Etiketler:
Adem Şahin
Adem Şahin

Köşe Yazarı