Dava, ideoloji ve “hareket” lerin bir sonucu olarak yola çıkıp “parti” leşen ve sonrasında da girdikleri ilk seçimle birlikte kendilerini muhalefette bulan siyasi figürler, güçlenmeden önce kelimenin tam manasıyla hayallerini çok iyi paylaşıyorlar. Daha sonra iktidara gelen bu partiler, iktidarları boyunca palazlandıktan sonra artık hayaller yerini paylaşılamayan – bölüşülemeyen bir pastaya bırakıyor ve ayrılık rüzgarları esmeye başlıyor.
“Çıkarlar” söz konusu olduğu zaman beraber kurulan hayaller yerini “kör dövüşü” nü andıran kavgalara, karşılıklı suçlamalara bırakıyor. Buna bir de “yola çıktıklarınızı yolda bulduklarınızla değiştirdiniz” suçlaması ekleniyor ve vefasızlıkla suçlanmış oluyorsunuz. Artık bardağı taşıran bu son damlayla birlikte kırgınlar – kızgınlar – küskünler ordusu yeni bir nefer kazanmış ve birlikte yola çıkılıp kurulan tek parti amip gibi çoğalıp birden fazla partinin kurulmasına sebep oluyor.
Çizmeye çalıştığımız bu tabloyu her parti gibi AK Parti de en iyi bir şekilde tecrübe etti.
14 Ağustos 2026 tarihinde “çeyrek asırlık” parti olmasını kutlayan ve neredeyse iktidarını da çeyrek asra doğru götürmeye çalışan AK Parti, siyasi hayatına başlarken; geçmişe nazaran daha “farklı” bir parti olacağını defalarca dile getirmiş, “siyasi kadrolar” olarak devamı oldukları halde “Millî Görüş” gömleğini çıkarttıklarını da söylemişlerdi. Bunun ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğu bilinmez ama eski tecrübelerden dolayı belki de “mecburî” olan bu söylem o yıllarda bir “ihtiyaç” tan doğmuş ve böylelikle parti kapatma sürecinin önü de tıkanmak istenmişti. Hatırlayın; “Vesayet” ve “istemezük” odakları aç kurtlar gibi ağzını açmış bekliyor, fırsat kolluyorlardı. Zaten AK Parti’yi kapatmak için 2008 yılında bir hamle de yapılmamış mıydı?
Bu süreçler yaşandı, bitti, gitti ama…
Devletimiz, kendi iç düşmanlarından biri olarak karşısına çıkartılan FETÖ/PDY yapılanması denilen bir belayla uğraşmak zorunda bırakıldı. Demokrasi tarihine kara bir leke ve ülke geçmişimize de acı bir tecrübe olarak kaydedilen 15 Temmuz 2016 gecesine kadar herkes “ak” tı ama sonrasında da at izi it izi birbirine karıştı. O güne kadar “hizmet hareketi” – “cemaat” içerisinde olduklarını söyleyenler o günden sonra “sen – ben kavgaları” ve “kripto” söylemleriyle suçu birbirlerine atmaya çalıştılar. Hani “kabahat kaftan olsa da kimse üstüne almaz” misali toplar taca atılmaya başlandı. İşte bu tartışmaların odağında olan Bülent ARINÇ, Abdullah GÜL, Ahmet DAVUTOĞLU ve Ali BABACAN gibi isimler ile AK Parti’nin kuruluşunda olanların sonrasında yaşananlarla birlikte yolları birer birer ayrılmaya başladı. Kimi parti kurdu, kimi köşesine çekilerek gelişmeleri an be an takip etmeye başladı ve kimi de bir köşede kaderine razı gelip aktif siyaseti bıraktı.
FETÖ’den sonra aktif siyasetle uğraşmamalarına (!) rağmen cemaatlerin etkisi içten içe kendini hissettirmeye başladı. Bu konuda defalarca uyarmalarımıza rağmen gereken tedbirler alınmamış, mürit ve para olarak palazlanan cemaatler artık işin suyunu iyice çıkartmaya başlamışlardı. Devlete kafa tutulamayacağını ve devletten başka idari bir “güç” olmadığını bir türlü öğrenemeyen cemaatler er ya da geç hesapsızlıklarının hesabını vermek zorunda kalmışlardır.
Süleymancıların lideri Alihan KURİŞ’e yapılan operasyonlardan sonra onlarla “bağlantılı” olduğu tespit edilen – “taklacı bakan” olarak da bilinen ama sözüm ona taklaya getirilen – İçişleri eski bakanı İdris Naim ŞAHİN’e konulan “yurtdışı çıkış yasağı” ve sonrasında 03 Eylül 2026 tarihinde “cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla hakkında soruşturma başlatılan – partisini feshedip aktif siyaseti de bıraktığını açıklayan – eski başbakanlardan Ahmet DAVUTOĞLU’na yapılanlardan sonra bunlar gerçekten de devlet ve AK Parti için bir dönüşüm – arınma süreci mi yoksa yapılanlarla bir yerlere verilmek istenen mesajlar mı?!...
Vefa duygusu çok iyi bilinen Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın eski yol arkadaşlarıyla ilgili geniş çaplı bir açıklama yapması, hem toplumun ve hem de ona gönül verenlerin bilmesi gereken gerçekleri açıklaması gerekmez mi? Dönüşelim – arınalım derken daha vahim sonuçlara mı şahit olacağız? Eskilerin deyimiyle kaş yaparken gözler çıkartılırsa bunun ceremesini kimler çekecek?!...
CHP içerisindeki KILIÇDAROĞLU – ÖZEL çekişmesinden sonra “kütlesel” olarak büyük bir kopuş yaşanılmasının ardından kurulan Yeni Parti’nin alacağı “oy” un anketlerde % 15 – 17’lerde zikredilmesinin aynısını AK Parti’de de görürsek bunun müsebbibi kim olacak? Bunu başlı başına arınma veya siyaset – cemaat ilişkilerinin kavgaya dönüşmesi sonrasında ortaya çıkan acı fatura olarak mı açıklayacaklar. Eğer böyle bir yola tenezzül edilirse bir zamanlar cemaatler sayesinde bir yerlere gelip sonrasında bu yüklerden (!) kurtulmaya çalışmanız sizi ne kamu vicdanında ve ne de seçmen nezdinde aklamaz, rahatlatmaz.
Bir de şöyle diyelim;
Cemaat – tarikat ve bunlar gibi yapılardan dolayı bunları kendi lehlerine “sıçrama tahtası” olarak kullanamayıp bir yerlere gelemeyenler; istedikleri neticelere kavuşunca sadece kendi gruplarını koruyor olmaları da uygun – meşru ve caiz de değildir. Günün birinde bir iktidar değişimi olur ve başka birileri idareyi ele geçirdikleri zaman iş tuttuğunuz cemaatlerinizin kapısına kilit vurur, emin olun vuracak da!...
Günümüzde belediye ve bakanlıklar gibi seçimlerden sonra anlamsız bir şekilde kadrolarla doldurulan devlet kurumları, ehliyet – liyakat – sadakat ilkeleri göz önünde bulundurularak yeniden tasarlanmalı, ihtiyaç hasıl olmayan yerlere personeller de istihdam edilmemelidir. Cemaatlerin farklı kurumlara yuvalanmaları alışkanlığından vazgeçilmezse sonrasında başka 15 Temmuzların yaşanmayacağının garantisini kim verecektir? Hak eden hak ettiği yere hak ettiği için gelmelidir, cemaat – tarikat mensubu olduğu için değil!...
Siyasi partilerdeki cemaat mensupları ya da cemaatlerin siyasi partilerdeki temsilcilerinin durumu öteden beri bilinen bir gerçek iken bugün bunu bir “öcü” gibi göstermeye ve kamufle etmeye çalışmak aslında tezada düşmekten başka bir şey değildir. (Dini söylemle ifade etmek gerekirse, bu; takiyyenin dik alasıdır). Öteden beri cemaatlerin siyasetle ilişkilendirilmesinin ve bunların birbirleriyle içli dışlı olmasının yanlışlığını defalarca dile getirdik ama o gün bizleri dinlemeyenler bu gün acı tecrübeleri yaşamak zorunda kaldılar. Ehliyet – liyakat – sadakat – dava ve ideolojilere olan bağlılıkların olmadığı bir yerde tek referans olarak cemaatleri alırsanız günün sonunda bunun faturasını da ödemek zorunda kalırsınız.
İşin neresinden bakarsanız bakın; Siyaset ve cemaat ilişkileri üzerinden sağlanan rantlara bir son verilmeli, bu gruplar devletin idari yapısından bir an önce uzaklaştırılmalıdırlar.
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK