Son dönemde çocukların ve ailelerin korunması yeniden toplumun gündeminde. Çocukların istismardan, şiddetten, bağımlılıktan ve dijital dünyanın taşıdığı risklerden korunması hepimizin ortak sorumluluğu.
Ancak çocuklarımızı korumak deyince çoğu zaman gözümüzü dışarıya çeviriyoruz. Sosyal medya, internet, kötü arkadaşlıklar, bağımlılık, şiddet ve çocuklarımızın karşılaşabileceği pek çok risk…
Elbette bunların hepsi gerçek ve önemli.
Fakat bütün bunları konuşurken daha temel bir soruyu da sormamız gerekiyor:
Çocuğumuz dışarıdaki dünyayla karşılaştığında, onu ayakta tutacak güven duygusunu içeride ne kadar güçlü kurabiliyoruz?
Çünkü aile yalnızca aynı evde yaşayan insanların bütünü değildir. Aile, çocuğun hayata dair ilk duygularını ve değerlerini öğrendiği yerdir. Sevildiğini, dinlendiğini, hata yaptığında yeniden başlayabileceğini ve başkalarının sınırlarına saygı duyması gerektiğini önce ailede öğrenir.
Kısacası çocuğun ilk dünyası ailesidir.
Bugün çocukların güvenliğini konuşurken dijital dünyayı da bu çerçevenin içinde düşünmek zorundayız. Çocuğun telefonunu, bilgisayarını ya da sosyal medya kullanımını kontrol etmek elbette önemlidir. Ancak yalnızca kontrol etmek yeterli değildir.
Çocuk karşılaştığı bir görüntüyü, bir mesajı, bir tehdidi ya da kendisini rahatsız eden bir davranışı ailesine anlatamıyorsa, en güçlü teknolojik önlemler bile tek başına yeterli olmayabilir.
Bu nedenle çocuklarımızın bize güvenebileceği bir iletişim ortamı kurmak, onların dijital güvenliğinin de önemli bir parçasıdır.
Bazen çocuğumuzun telefonuna bakmadan önce, onun hayatına ne kadar bakabildiğimizi düşünmemiz gerekir.
Bu nedenle bugün “büyük aile” kavramını da yeniden düşünmeye ihtiyacımız var.
Büyük aile yalnızca kalabalık bir sofra değildir. Büyükanne ve büyükbabanın tecrübesi, amcanın ve teyzenin ilgisi, kuzenlerle kurulan bağ, zor zamanda birbirinin kapısını çalabilmek…
Bütün bunlar çocuğa çok önemli bir şey öğretir:
Hayatta yalnız değilim.
Böyle bir aile ortamında çocuk paylaşmayı, sabretmeyi, sorumluluk almayı, farklı insanlarla bir arada yaşamayı ve gerektiğinde bir başkasına el uzatmayı öğrenir.
Fakat kalabalık olmak tek başına yeterli değildir.
Asıl mesele aile olmayı bilmektir.
Çocuklarımıza iyi bir hayat sunmak istiyoruz. İyi okullarda okusun, güzel giyinsin, hiçbir şeyden eksik kalmasın istiyoruz. Elimizden geleni yapıyor, çoğu zaman onların istemediği hiçbir şeyi yaşamamasını sağlamaya çalışıyoruz.
Ama burada önemli bir ayrım var:
Bir çocuğa her şeyi vermek, ona hayatta her şeyi öğretmek anlamına gelmez.
Maddi imkânlar elbette önemlidir. Fakat bir çocuğun ihtiyacı yalnızca sahip olmak değildir. Bazen yeni bir eşya yerine anne babasının onu gerçekten dinlemesine ihtiyacı vardır. Bazen uzun bir nasihat yerine, “Seni anlıyorum” cümlesine…
Çocuklarımızın davranışlarının arkasındaki duyguyu fark edebilmek de ebeveynliğin önemli bir parçasıdır.
Öfkeli görünen bir çocuk aslında kırılmış olabilir. Sessizliği bir korkuyu saklıyor olabilir. Hırçınlığı, kendisini ifade edememesinden kaynaklanabilir.
Bu yüzden bazen “Neden böyle davranıyorsun?” diye sormadan önce, “Seni böyle hissettiren ne oldu?” diyebilmeliyiz.
Bu, çocuklarımızın her davranışını kabul etmek anlamına gelmez.
Çocukların sınıra da ihtiyacı vardır. Kurala, sorumluluğa ve hayatın her istediğimizde bizim istediğimiz gibi ilerlemeyeceğini öğrenmeye de…
Fakat sınır koymakla sevgiyi eksiltmek aynı şey değildir. Tam tersine, sevgiyle ve tutarlı biçimde konulan sınırlar çocuğa güven verir.
Çünkü çocuk yalnızca ne yapması gerektiğini değil, neden doğru olanı yapması gerektiğini de öğrenmelidir.
İyi insan olmak da burada başlar.
Paylaşmayı bilmekte…
Emeğe saygı duymakta…
Yaşlıya, çocuğa, komşuya ve kendisinden farklı olana saygı gösterebilmekte…
Haksızlık karşısında sessiz kalmamayı öğrenmekte…
Hata yaptığında özür dileyebilmekte…
Bir başkasının acısını fark edebilmekte…
Bunların çoğu kitaplardan değil, evin içindeki hayattan öğrenilir.
Çocuklarımız bizim söylediklerimizden çok, yaptıklarımızı görür.
Evde birbirimizle nasıl konuştuğumuzu, öfkelendiğimizde nasıl davrandığımızı, büyüklerimize nasıl saygı gösterdiğimizi, emeğe ve insanlara nasıl değer verdiğimizi izlerler.
Bu nedenle çocuk yetiştirmek yalnızca çocuklara öğüt vermek değildir. Onlara yaşayarak örnek olmaktır.
Türk aile yapısının yüzyıllardır taşıdığı en kıymetli özelliklerden biri de dayanışma duygusudur. Aynı sofrada buluşmak, büyüklerin tecrübesinden faydalanmak, zor zamanda birbirinin yanında olmak, sevinci ve sıkıntıyı paylaşmak…
Bunlar yalnızca geçmişten kalan alışkanlıklar değildir. Doğru biçimde yaşatıldığında çocuklara aidiyet, güven ve sorumluluk duygusu kazandıran değerlerdir.
Elbette zaman değişiyor. Ailelerin yaşam biçimleri de değişiyor. Çocuklarımızın dünyası bizim çocukluğumuzdan çok farklı.
Ancak değişen hayatın içinde değişmemesi gereken bazı temel değerler var:
Sevgi, saygı, güven, sorumluluk ve dayanışma.
Çocuklarımızı dışarıdaki bütün tehlikelerden uzak tutamayız.
Onların önüne hayat boyunca aşamayacakları duvarlar da öremeyiz.
Fakat onlara, karşılaştıkları sorunlar karşısında doğruyu yanlıştan ayırabilecek bir vicdan; kendilerini koruyabilecek bir özgüven ve ihtiyaç duyduklarında dönebilecekleri güvenli bir aile bırakabiliriz.
Belki de mesele çocuklarımızın hiç düşmemesi değildir.
Düştüklerinde onları kaldıracak bir ailelerinin olduğunu bilmeleridir.
Çünkü güçlü bir gelecek yalnızca iyi eğitimle kurulmaz. Güven duygusuyla, vicdanla, sorumlulukla ve insanı insan yapan değerlerle kurulur.
Ve belki de çocuklarımızı korumanın ilk adımı, onlar için dışarıda daha yüksek duvarlar örmek değil; evlerimizin içinde daha güçlü bağlar kurmaktır.
Çünkü: Aile güvende, çocuk güvende, gelecek güvende.
İsmihan Yılmaz/TİMETÜRK