DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

İSTANBUL

19:57:00

İftar vakti

BURSA

19:55

04:38
19:55
SAHUR
İFTAR

ANKARA

19:39

04:23
19:39
SAHUR
İFTAR

SİVAS

19:22

04:07
19:22
SAHUR
İFTAR

ERZURUM

19:06

03:50
19:06
SAHUR
İFTAR

HAKKARİ

18:52

03:48
18:52
SAHUR
İFTAR

İSTANBUL

19:57:00

İftar vakti

ANKARA

19:39

04:23
SAHUR
19:39
İFTAR

ERZURUM

19:06

03:50
SAHUR
19:06
İFTAR

Yazar ve düşünce İnsanı Hüseyin Acarlar'dan mükemmel üçleme

Senarist / Yazar, düşünce insanı Hüseyin ACARLAR, adeta bir hat- trick yaparak “Kolezyum” “Taun” “Pendname” üçleme kitaplarıyla okuyucuyla buluştu.

18.02.2021 13:00:54

Çizge yayınlarından çıkan üçlemenin Genel dağıtımını https://www.kahvekitap.com/ üstlenmiş. Acarlar ile Üçleme serüveni üzerine konuştuk.

Neden üçleme sorusuyla başlayalım. Aynı gün birlikte üç kitap böyle bir gelenek var mı?

H.ACARLAR;

Hristiyan ilahiyatında teslis vardır. Baba-Oğul-RuhülKudüs şeklinde. Bir üçleme olarakKilisenin varlık nedeni bu temel dayanaklar üzerinden yükseldi.Sonuç: haçlı savaşları, mezhep savaşları, engizisyonlar ile milyonlarca ölüm, yıkım asırlar süren savaşlar… Savaşın ve dramın mimarları, barış ve merhametin sembolü İsa (as) üzerinden kendilerine meşruiyet oluşturuyorlardı ki Batı dünyasında itirazlarınuzun süre cılız kalması bu ruhaniyet inancıydı. Ta ki reform hareketlerine neden olan itirazlara kadar bu böyle devam etti. İngiliz püriten devrimi bu durumun müşahhas örneğidir.

1789 yılına gelindiğinde Fransız İhtilalinin “liberte(özgürlük)”, “egalite (eşitlik)”, fraternite (kardeşlik)”sloganlarıyla akıl bayramlarını kutlayan­lar, Yunan'ın pagan (müşrik) mitolojisi-Prometheus- üzerinden kilisenin skolastik düşüncesinden intikam almaya giriştiler. Sonuç: Merkezi imparatorlukların yıkılması, ulus devletlerin kuruluşu,sonu gelmeyen savaşlar, yıkımlar ve ölüm­lervs…Leh yönetmen KrzysztofKieslowski'nin 1993 yapımı ‘‘Üç Renk; mavi, beyaz, kırmızı” üçleme filmleri Fransız bayrağında da kendini ifade eden  “liberte (özgürlük)”, “egalite (eşitlik)”, fraternite (kardeşlik)” üçlemesin beyaz perdeye yansımasıydı.

Bizde 1908' de İttihat ve Terakki Cemiyetinin sloganı “hürri­yet (özgürlük)”, “müsavat (eşitlik)”, “uhuvvet (kardeşlik)” idi. Taksim ve İstiklal Caddesi“hürriyet”, “eşitlik”“kardeşlik”(!)sloganlarının atıldığı gösteri merkezi oldu.

İttihatçılar bu sloganlarla iktidara gelirken, biz bu slo­ganları ata ata birinci cihan harbine girdik. Yüzyıldan fazladır girdiğimiz bu türbülanstan da çıkamıyoruz.

Günümüz dünyasının sloganları ise;

“İleri demokrasi”, “insan hak ve özgürlükleri” ve“eşitlik”!…Bunu çığırtan insan, “kesinlikle iyidir” şeklinde bir po­zitif önyargı var.

Bütün bunları bir metafor fırtınasında sorgulama çabamın ürünüdür üçleme!Bu birincisi. İkinci neden şu;

İslam anlatım geleneğinde “Rab, kul ve şeytan” üçlemesi vardır. Fatiha'dan sonra üç ihlas okuma gibi bir metafordur bu. Mübarek üç aylardan sonra üç gün bayram olma derinliği gibi. 

Üçüncüsü: yöntem açısından açarsam;

Edebi geleneğimizdeki klasik aşk hikâyelerinde üçüncü şahıs yani ağyar/diğeri –el-rakip olarak görülür. Divan edebiyatında üçüncü kişiler, âşık ile maşuk ikilisi arasında âşığın maşuğa kavuşmasını engelleyen, âşığın nazarında kötü olup olumsuz ve fitneci biri olarak kabul edilir. Halk hikâyeleri ve mesnevîlerin ikili aşk hikâyelerinde üçüncü şahıs “ağyar” yani rakip, âşığın bir türlü ulaşamadığı vuslata nail olan, sevgiliyi elde ederek âşığın ona kavuşmasını engelleyen kimsedir de. Fuzuli'nin Leylâ ile Mecnûn mesnevîsinde İbn-i Selâm, Leylâ'nın vuslatına eren üçüncü kişidir. Yine şu var ki her zaman üçüncü kişi, vuslatı elde eden olmaz. Bu tarz bir algı,  bahsettiğim “Rab, kul ve şeytan” üçlemesinin imgesel bir yansımasıdır. Gelenek kodlarımızda dabirbirinin devamı niteliğinde olan ya da birbiri ile karakterler veya konu açısından bağlantılı olan üç esere üçleme demişiz. Bizde; gök-yer-yeraltı üçlemesi işlenen tema açısından birbirinden kopuk olmaz. Mesela, “gökten üç elma düştü” deriz masallarımızda.

Dünya EdebiyatındaPaul Auster'ın New York Üçlemesi,  John DosPassos'un ABD Üçlemesi, William Faulkner'ın Snopes Ailesi Üçlemesi, ChinuaAchebe'nin Afrika Üçlemesi, SamuelBeckett'ın Üçlemesi (Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan) gibi üçlemeleryazıldı.

Mısır'ın dev edebiyatçısı Necip Mahfuz'un Kahire üçlemesi var. Bizde; Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, “Mahur Beste”,  “Huzur” ve “Sahnenin Dışındakiler” eserleri üçlemedir. Orhan Kemal'in “Vukuat”, “Hanımın çiftliği”, “Kaçak” gibiKemal Tahir'in “Esir Şehir” Üçlemesi,  Yaşar Kemal'in “İnce Memed”   ya da “Dağın Öte Yüzü” ile “Kimsecik” Üçlemesi  gibi üçlemeleri var. Bunun gibi üçleme eserlerimiz var.

Sinemamızda yine Metin Erksan'ın köy ya da mülkiyet üçlemesi olarak tanımlanan “Yılanların Öcü”, “Susuz yaz”, “Kuyu”  üçlemesi aynı zamanda sinema tarihimizde yapılan ilk üçlemedir. Bizim farkımız üçlemelerin aynı anda okuyucuya sunulması oldu. Bu birinci fark. İkinci farklılık roman değil de deneme yazım türüyle bunu yapmış olmamız.

fikir-adami-huseyin-acarlar-kose-yazilariyla-yeniakitcomtrde-h1579086074-dc504a

Senarist / Yazar, düşünce insanı Hüseyin ACARLAR

“kolezyum” kitabıyla başlayalım. Kolezyum derken neyi kast ediyorsunuz?

H.ACARLAR;

Kolezyumda sosyolojik bir kırılmadan, bir krizden bahsediyorum.

Nasıl bir sosyolojik kriz bunu açabilir miyiz?

H.ACARLAR;

Tabi ki. Geçmişe odaklanma, orda takılma ve tartışma bunamukabil geleceğe dair sosyolojik öngörülerden kaçınma ve anı ıskalama gibi toplumsal bir karakterimiz hatta böyle bir sorunumuz var.

Bugün geçilen süreçte evrensel doğru olarak itiraz götürmeyecek bi­çimde zihinsel teslim söz konusu.Hali hazırda pandemi süreciyle, toplumun zihinsel koronerleri teslim alındı. Yeni tür psiko- antropolojik krizle karşı karşıyayız. Bu, vahşi hayvanların önüne konulmuş kolezyumdan işlev itibariyle farksız hatta daha tehlikeli. kolezyumda fiziki bir durum varken bugün bilişsel bir saldır var ve bunu fark etmek, anlamak, anlamlandırmak ve de anlatmak çokta kolay görünmüyor.

Hangi davranışın iyi hangisinin kötü, iyi insan kötü insan algısından tutun da cennet cehennem algısına kadar bir dizi tutum birey farkında olmaksızın değiştiriyor. Korkunç bir hızladeğişiyor, dönüşüyoruz.Pandemi sürecinde bilinçaltına sosyal fobi işlendi. Bu bilinçli olmasa bile sonuçları itibariyle böyle.Fiziki mesafe bile sosyal mesafe olarak adlandırıldı. Bir ulema heyeti parantez içinde bilim kurulu var. Uzunca bir süre bu cinefobili açıklamalara odaklandık. Bilim kurulu ne derse koşulsuz itaat istendi, isteniyor. Tıbbi gerekçeleri tartışma veya doğru olmadığı anlamında bir şey söylemiyorum. Bu ayrı bir alan tartışması ama söylediğim şey, bunun itaat ve konformizm bağlamında yeniden sorgulanması gerektiği yönünde.

Yazılı ve görsel medyada kimyevi ürünlerin reklamları kullanım şekilleri tırnak içinde yeni ameller olarak”emrülbilmaruf” gibi sunuluyor.

Eş görünümlü/sinoptik (aynı tornadan çıkıp birbirini yankılama durumu)TV kanalları, sosyal medya payla­şımları,sosyal medya grupları yine tırnak içinde yeni dinsel cemaathüvviyetinde adeta.

Temizlik piyasa endüstrisininpandemiyle -ki ben buna “taun” ifadesini uygun görüyorum geleneğe dayanarak- eşzamanlı satışa sundu­ğu “hijyenik jeller”, “koruyucu maskeler” ve “mikrop öldürü­cü sıvı sabunlar bir yeryüzü cenneti sunuyor.

Yine altı çizilesi bir durum var.Bir tür çağdaş tecrit mekanizması öngören görsel şemalar üzerinden psikolojik illüzyonlainsanların tepkileri biçimlendiriliyor.Bunun en bariz şekli sunulan reklam formatlarındaki içeriklerde görebiliyoruz.

Ölüm kaygısı da bir tür cehennem olarak kafalara kazınıyor. Ölümü gösterip her türlü itaat meşru ve yüce gösteriliyor.

Bu taunun salgın atmosferinde, öznellikler “bulaşıcılık”, “kirli­lik”, “risk” ve “saflık” kavramlarının yeniden formatlandırıl­dı; Yine; iyi insan- kötü insan, kaba insan - cahil insan, nezaket gibi, saygınlık gibi kavramlar yeni içeriklerle dolduruluyor. Geçilen anı resm etmek güç ama bunu deniyorum en azından.

Sosyolojik kriz kadar özellikle bir yönetim şekli olarak evrenseldemokratik bir krizden de bahsediyorsunuz. Bunuda insanlığın bir kırılma anı olarak betimliyorsunuz.Nedir bu?

H.ACARLAR;

“İdeolojinin sonu”, “tarihin sonu”, “ulus-devletin sonu”, “sınıf politikasının sonu”  “modernitenin sonu” gibi ‘son'lar silsilesinin ortak özelliği,  demokrasi gemisinin krizlere demirlediğidir.

İnternet kaynaklı yeni iletişim teknolojilerinin elektro­nik bir demokrasi yaratacağı yönündeki ütopyacı retorikle­rin havada uçuştuğu bir dönemde aydınların topaç çevirdiği bir meseleyi kaşımanın gerekliliğine inanıyorum.  Mesela E- parti gibi bir süreç te görünmezlikten geliniyor. Demokrasinin vaz geçilmez enstrümanı olarak görülen siyasal partilerin tüm çalışmaları aslında görsele dayalı dijital platformların etkin kullanımıyla ilgili.  Siyasetin argümanlarıparti binalarından değil, sosyal medya platformlarından yayılıyor. Sosyal medyada takipçi sayısına endeksli bir kıymeti harbiye var. 

Burada araya girmek istiyorum. Aydınların, entelektüellerin tutumunu da eleştiriyorsunuz. Sizce nerede bir yanlış yapılıyor?

H.ACARLAR;

Hangi ideolojik katmanda kendini tanımlıyorsa tanım­lasın bizim entelijansiya (düşünürler), geçmişle ilgilenirken anı ıskalıyor. Bir youtuberin bir düşünürden daha fazla ha­yatın ortasında fink attığını görmemezlikten gelmek istikbale dair Survivor aydınlarının(!) sözünün geçerliliğine işaret et­mez mi?

Bakın daha somut ve anlaşılması bakımından üç tarzı masa olarak adlandırdığım bir drama üzerinden anlatmaya çalışayım.

Niye üç tarz-ı masa diyorum?

1904 yılında yazdığı sonraları kitap haline gelen Yusuf Akçura'nın “Üç Tarz-ı Siyaset”malumunuz meşhurdu. Osmanlıcık, İslamcılık, Türkçülük diye.Yanına batıcılıkta konarak yüzyıl tartışıldı. Halen tartışılıyor. tartışılmaya devam ediyor. Oraya göndermeyle birazda kışkırtıcı bir üslupla “üç tarz-ı siyaset” gibi bu gün reel dünyada üç tarzı masa var. 

Düşünün; Daskapital AVM de Birinci masa da colasını yudumlarken bloğundan Ahmet Arif'ten leylimi mırıldayan antiemperyalist şair Ulaş ile bir taraftan neidiği belirsiz kahvesini yudumlar­ken twit ataçlayıp turistik Mevlana'dan (!) beyitler deruhte eden Sadaka Holding CİO'suMehmet bey aynı masada okul nostal­jisi yapıyorlar.

Yan masada yani ikinci masada telefon çalıyor. “ölürüm Türkiyem” telefon melodisi cafede yankılanırken telefonu açmıyor Burak bey. Gözleri telefonuna takılı kapiçinusunu yudumluyor, iyice ge­rilmiş belli. Masada mesai arkadaşı Müslüm kim bilir hangi halkların eşitliğinden bahsetti?

Orada bir üçüncü masa var. Yanı başlarında fark etmedikleri yırtık jeanli ya da kaprili üç genç, ellerinde cep telefonlarıyla binlerce takip­çisine yeni tarzlardan, trendlerden bahsediyor…

Yani?

Yani şu;

Enformasyon ve kültür alanında, çokuluslu şirketlerin egemenliğini sürdürebilmek için mülkiyet yapısı, finansman, Ar-Ge faaliyetleri de dâhil olmak üzere üretim, dağıtım ve tü­ketim süreçlerini nasıl kullandıkları görmezden geli­niyor. Yönetim erki kimin elinde? Devlet mi milleti yönetiyor yoksa uluslararası şirketler mi?Uluslararası şirketlerin elindeki veriler devletlerin elinde var mı? Bu şirketlerin hayata müdahale, yönlendirme, kanaat oluşturma gücü çok mu hafife alınıyor?  En mahrem bilgilere ulaşmada şirketler bu rahat gücü nerden alıyor? En sonWhatsAppsözleşme güncelleme krizini hatırlayalım. Ve toplum, bu şirket mühendislerinin elinde şekillendiriliyor.Moda trendler oluşturuluyor, tarz belirleme bunların mahareti. Tepki konulacak veya desteklenecek görüşler bu şirketlerin görsel iletişim araçlarından belirleniyor.

Enformasyon ve iletişim endüstrileri çokuluslu şirketler marifetiyle mahremiyetin canına okudu. Şimdi kontrol ederek zihin ve manipülasyonla dünya yönetiliyor.

Görsel iletişimin baskın olma durumu, insanlar üzerin­de duyduklarına inanmama, aynı zamanda görme isteği, his­setme ve konuşma isteklerini kaybetme etkisi yapar. Neden telefonlara cevap vermeme kabalığı bu kadar yaygın hale geldi dersiniz?

Baudrillard'ın yerinde işaret ettiği gibigerçeğin; gösterge, imgeler ve simülakra boyun eğdi­ği; hile yoluyla değişikliğe uğratıldığı bu yalan dünyada varlığını sürdüren sosyal medya ve araçları bizzat iletinin kendisi oldu.Baudrillard'ın örneğine bakacak olursak: Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kâğıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izler ama Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için savaş bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.

Bütünüyle sosyal medyanın tahakkümünden bahsederken işin masum olmadığını mı söylüyorsunuz? Ve burada sadece gençlik mi hedef kitle?

 

H.ACARLAR;

Toplumun yaşça ileri düzeyde olanları en az gençler kadar bu illüzyonla yönetildiğini göremeden gençliği eleştiriyor. Durum öyle değil.Bakın; aydınlar “Z kuşağı” kavramını kabullendi hemen. Kimse bu “Z kuşağı” kavramını sorgulamıyor. Ne demek Z kuşağı. Alfabenin son harfi.  Zurnanın son deliği gibi bir kabalıkta söz konusu aslında. Uluslararası şirketlerin hedef kitlesi başta gençlik olmak üzere herkestir. Politikacılar için twitter, orta kuşak yazan çizenler için Facebook, gençlik için görsel ağırlıklı instegram. Hepsi için bol malzemeninolduğuyoutube. Yani toplum yapısı gereğince değişken ve bağımsız görünse de aynı yoldan manipülasyona maruz.

Kitle iletişimi, ister ticari ister kamu kurumu biçiminde örgütlensin, haber denen dedikodusuyla, eğlencesiyle, müzi­ğiyle ve belgeseliyle merkezileşmiş öykü sistemiyle zihinleri esir alınmış durumda.

Bu abrakadabrayı müsaade edersiniz biraz daha açayım.

Tabi lütfen!

Zihin manipülatörü cambazlara göre insanın tabiatı da dünyası da aslında değişmiyor. Değişen sadece zaman ve durumların meydana geliş şekilleri. Bu kendini tekrar edendeğişmez döngü içerisinde zihin hokkabazları, sosyal ilişki­leri ve ekonomiyi yıpratan kurumsal yapılardaki değişiklik­leri gözden ırak tutarlar, tartışılmasına müsaade etmezler. Zira böyle bir durum, dünyada işlerin yolunda gitmediğini ve problemlerin olduğunu fark etmemizi sağlayacaktır. Oysa on­lara göre dünya; değişmez, değiştirilemez sabit bir varlıktır ve insanlar bu durumun uzaktan izleyicileri olarak kalmalıdırlar.

Reklamın vazgeçilmez mecrası olan beyaz camların ardından sunulan sanal dünya, uzaktan izleyicileri uyandır­madan görevini yerine getirmeye devam etmeli ki Dascapital AVM nin işleri tıkırında gitsin. Çünkü orda insan sadece bir sinektir(!).

Bizi gerçekliktenkesin bir biçimde ayıran bu algılan­ması olanaksız şeffaflık, bir sineğin pencere camına çarpması ve çarpınca, kendisini dış dünyadan ayıran şeyin ne olduğunu bilememesi kadar akla sığmayacak bir şey. Bu yüzden her de­fasında geri çekilip cama yeniden çarpıyoruz. Tıpkı sanal olanın gerçekliğine inanmaya devam edeninsanlık gibi.

Kuleleri yıkmak için ayaklananların yeni kuleler inşa ettiği bu devinimde kumarhane sahibinin dışında herkes kay­beder. Yenilenin intikam duygusuyla daha bir kamçılanıp ye­neni taklit ettiği bir dünya… Karşıtların çarpışması…

Karşıtların çarpışmasından kaos oluşur. Kaos kapitaliz­min can damarıdır.

Satıcının malı alacak bir tüketici toplumuna ihtiyaç duyması gibi düşmanın düşmana ihtiyaç duymadan var ola­mayacağı bir döngü var. Ve cahil takımının sosyal medyada daha etkin olması ilim adamlarına saldırmaları bu döngünün bir parçası. Linç kültürü üzerinden beslenen bir döngü bu.

Sabah evlilik programıyla evlendiren, öğlen sonrası boşanma programıyla bunları boşayan, aradaki kavgalardan akşam haberleri üreten ve sunan, haberlerden sonra ne olacak bu ailelerin hali programıyla reyting savaşları veren, gecenin sonunda bütün bu program akışından parsayı vuran hâlihazır­daki kimi medyamız gibi bir şeydir bu.

Dikkatli bakarsanız siyasal döngüde aynı sabit pergel üzerinden dönüyor.

İktidarın iktidar sarhoşluğunun tadına varması ve ikti­dar olması muhalefetin varlığıyla doğrusal orantılıdır. Muha­lefetin iktidar olmak için iktidarı taklidi, demokrasi güzelle­mesi olarak sunulduğu için illüzyon çoğu kez fark edilemiyor.

Oysa Merkeze yaklaşan her iddialı ve iyi niyetli muhalefeti bekleyen tehlike hep aynıdır.

Nedir bu?

Eleştirdikleri, kötücül vasıflarla tanımladıklarına yani rakiplerine benzemek…

Kolezyum ve bu kolezyumun temel hastalığı taundur. İki kitap bu döngünün işleyişini izhara dönük bir çabanın ürünü.

Son olarak pendnâme için neler söyleyeceksiniz?

H.ACARLAR;

Süratli olan kişi çevredeki manadan uzak kalır. Nedeni bir an önce hedefe varma isteğidir.  Çünkü hız, manayı ve derinliği yok eder. Pendnâme manayı yeniden sunma görevi görüyor. Bugün Modern hayatın bütün enstrümanları ise hıza ve haza endeksli ürünlerdir. Doğu manadır, hızlı değildir. Batı Maddedir ve hıza yaslanır.Doğununbizdeki bir atasözüyle şerhi” ağır ol batman gelesen” şeklindedir. Ruh ve beden birlikteliği gibi aslında doğu ve batı birbirinden kopuk olamıyor.

Klasik dönemden sonra zulme uğrayan Doğu oldu. Her türlü işgali yaşadı. Bu nedenle Doğu hep “adalet” dedi. Batılı yönetimler, ırk, renk ayrımından köle ticaretlerine varana kadar insanın temel hak ve özgürlüklerine sürekli ihlal eden bir kültür ürettiler. Bu travmadandır ki batılı insan ada­letten de önce “özgürlük” dedi.Bir yerde Adaletten bahsediliyorsa orada zulüm, özgür­lükten bahis ediliyorsa orada esaret vardır. Bu kavramların ortak kaderinde ise güç vardır. Modern dönemde güç, coğrafi haritada kendini açığa çıkarır.Batı yani Avrupalılar, dar bir coğrafi mekânda az giderle kolonyalizm üzerinden hegemonya olmayı seçti. Güç oldu. Doğu ise coğrafi mekânda yayılma üzerinden güç dev­şirmeye kalktı.Özgürlük diyenler, Doğu'nun din anlayışı-özelde İs­lam- ahlakına, aile eksenli adabına muhalif olmakla birlikte diğer yönlerden toplumsal ahlakı seçti. Doğu Batı'nın gücüne özendi. Ahlak toplumsallıktan çıkıp bireysele indirgendi. Birçok okuyucu kızabilir ama gö­rünen o ki Doğu Batılılaşırken esas ahlaksız kalan oldu.

Pendnâme deadalet ve özgürlük kavramlarının kadim insanlıktaki ortak değerlerine atıf yaparak yeniden hatırlatma gibi bir kaygı var. “Veli(A)llâhi-lmeşrikuvelmaġrib(u)/Doğu da Batı da ALLAH'ındır (Bakara; 115)” ayetinin merkezinde nasihatname türüyle murad olunan şey, ahlaki zeminde “Aşkın düşünce”ile insanlığın bu travmalardan çıkabileceğine dair bir ümittir.

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

YORUMLAR (0)

Görüş Bildir Bizimle Paylaş