Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz pazar günü ABD Başkanı Donald Trump, İran ile kalıcı ateşkes sağlanması için Türkiye dahil altı bölge ülkesinin İsrail ile İbrahim Anlaşmaları’nı imzalamasını talep etti. Suudi Arabistan ve Katar’ın anlaşmayı derhal imzalamasını isteyen Trump, “Ya herkes için büyük bir anlaşma olacak ya da çatışmalar yeniden başlayacak.” diye de eklemiştir.
Trump’ın son çıkışı aslında bir diplomatik çağrıdan çok daha fazlasını anlatmakta. ABD’den verilen mesaj açık: “İran’la yeni bir denklem kurulacaksa, bu denklem İsrail merkezli bir bölgesel düzen üzerine inşa edilecek.”.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Pakistan ve diğer bazı ülkelere yönelik “İbrahim Anlaşmaları’na katılın” çağrısı, yalnızca diplomatik normalleşme arayışı değil; Orta Doğu’nun siyasi haritasını yeniden dizayn etme girişimidir. Çünkü Trump’ın derdi sadece İran’la anlaşmak değil. Asıl mesele, İran dosyasını kullanarak İsrail’in bölgesel meşruiyetini daimi hale getirmek. Trump, İran krizini bir güvenlik meselesi olmaktan çıkarıp yeni bir bölgesel mimarinin kaldıraç noktası haline dönüştürmek istiyor. Bunun için de İbrahim Anlaşmaları’nı bir “ön koşul” gibi masaya sürüyor.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Trump neden özellikle şimdi böyle bir baskı kuruyor?
Çünkü Gazze savaşı sonrası İsrail’in uluslararası meşruiyeti ciddi biçimde aşınmış olacak. Tel Aviv yönetimi askeri olarak ayakta olsa dahi politik olarak büyük bir yalnızlık yaşamaya başladı. Batı kamuoyunda yükselen İsrail karşıtlığı, üniversite protestoları, Avrupa’daki diplomatik gerilimler ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tartışmaları İsrail’i savunma pozisyonuna itti. İşte tam da bu noktada Trump, İsrail’i yeniden “bölgesel merkeze” yerleştirecek bir strateji kurmaya çalışıyor.
İbrahim Anlaşmaları bu yüzden önemli. Çünkü bu anlaşmalar sadece diplomatik normalleşme değil, dahası İsrail’in Arap ve Müslüman dünyası içerisinde “olağan” bir aktöre dönüştürülmesi projesidir. Başka bir ifadeyle mesele barış değil, yeni bir jeopolitik kabullendirme/zorlama sürecidir.
Trump’ın hesaplarından biri de İran’ı çevrelemek. Ancak burada klasik askeri çevrelemeden daha sofistike bir model var. ABD artık doğrudan savaş maliyetini taşımak istemiyor. Bunun yerine İsrail merkezli bir güvenlik ağı kurmaya çalışıyor. Körfez ülkeleri finansmanı sağlayacak, bölgesel aktörler diplomatik meşruiyet verecek, İsrail ise teknolojik ve askeri merkez olacak. Trump’ın zihnindeki denklemin tam olarak bu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin isminin özellikle anılması tesadüf değil. Ankara’nın İbrahim Anlaşmaları’na katılması demek, İsrail’in sadece Arap dünyasında değil, bölgenin en önemli askeri ve siyasi güçlerinden biri tarafından da fiilen kabul edilmesi anlamına gelir. Bu yüzden Trump’ın çağrısının diplomatik olduğu kadar sembolik olduğu da açık şekilde görülmektedir.
Ancak burada ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor. Trump “barış” söylemini kullanıyor lakin önerdiği model aslında bölgesel gerilimleri dondurarak yönetmeye dayanıyor. Filistin meselesi çözülmeden İsrail merkezli normalleşme dayatması yapmak, sorunu çözmek değil üzerini örtmektir. Gazze hâlâ yanarken “normalleşme” talep etmek, bölgede halkların hafızasını yok saymaktır.
Daha da önemlisi, Trump’ın yaklaşımı Orta Doğu’yu bağımsız aktörlerden oluşan bir coğrafya olarak değil, ABD tarafından hizaya sokulacak bir güvenlik koridoru olarak gördüğüdür. Bu yüzden kullandığı dil dikkat çekici: Ya anlaşma olacak ya da “daha büyük savaşlar.” Bu aslında diplomatik tekliften çok stratejik baskı dilidir.
Trump’ın yapmak istediği şey yeni bir “Amerikan barışı” kurmak elbette değil. Amerikan yükünü bölge ülkelerine devrederek İsrail’in güvenliğini garanti altına almak. Bunun adı barış değil, kontrollü bağımlılık düzenidir.
Türkiye açısından bakıldığında ise mesele çok daha hassas. Çünkü Türkiye uzunca bir süredir Filistin meselesini diplomatik, ahlaki ve siyasi bir dosya olarak görüyor. Bu sebeple Gazze’de yaşananlar devam ederken Türkiye’nin İbrahim Anlaşmaları eksenine itilmesi ciddi bir iç ve dış politika tartışması yaratır. Nitekim Ankara’nın bugüne kadar verdiği temel mesaj netti: Filistin sorunu çözülmeden kalıcı normalleşme mümkün değildir.
Sonuç olarak Trump’ın son çıkışı elbette bir “barış çağrısı” değil. Tam aksine İsrail’i merkeze alan yeni bir bölgesel düzen inşa etme hamlesidir. İran dosyası burada araçtır. Anlaşılan o ki, ABD artık savaş kazanmak istemiyor. ABD, bölgesel aktörleri aynı masaya oturtup İsrail’in güvenliğini onların omuzlarına yüklemek istiyor. Fakat Orta Doğu’nun temel gerçeği değişmiş değil: Filistin meselesi çözülmeden kurulan her denklem, kısa vadede diplomatik başarı gibi görünse de uzun vadede yeni kırılmalar üretmeye devam edecek olması kaçınılmazdır.
Hüseyin Yeltin/TİMETÜRK