Türkiye’den Erivan’a gerçekleştirilen üst düzey ziyaret, diplomatik bir nezaket adımı gibi görünse de, aslında çok daha derin bir stratejik arayışın yansımasıdır. Yaklaşık yirmi yıla yakın bir aranın ardından gelen bu temas, sadece iki ülke arasındaki ilişkilerin değil, dahası Kafkasya’daki güç dağılımının yeniden yorumlanması gerektiğini gösteriyor. Bu nedenle söz konusu ziyareti, anlık bir diplomatik jestten ziyade, uzun vadeli bir yönelim değişikliğinin işareti olarak okumak daha isabetli olacaktır.
Kafkasya, Soğuk Savaş sonrası dönemde hiçbir zaman tam anlamıyla istikrara kavuşmuş bir bölge ol(a)madı. Aksine, donmuş çatışmalar, kırılgan barış süreçleri ve büyük güç rekabeti, bölgenin temel karakterini belirledi. Lakin son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu kırılgan yapının yeni bir evreye geçtiğini ortaya koyuyor. Özellikle Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan savaşların ardından oluşan yeni statüko, bölgedeki tüm aktörleri pozisyonlarını yeniden gözden geçirmeye zorladı. Türkiye’nin Erivan’a yönelik açılımı da bu yeniden konumlanma sürecinin bir parçası olarak değerlendirilmeli.
Bu noktada dikkat çeken husus, Türkiye’nin dış politikada giderek daha belirgin hale gelen “kontrollü normalleşme” stratejisidir. Ankara, bir yandan tarihsel sorunları tamamen göz ardı etmeden, diğer yandan bu sorunların dış politikayı kilitlemesine izin vermeyen bir yaklaşım benimsemeyi tercih ediyor. Erivan ziyareti de bu stratejinin somut bir tezahürü olarak öne çıkıyor. Burada hedef, ani ve köklü bir dönüşüm yaratmaktan ziyade, düşük yoğunluklu ama sürekliliği olan bir diplomatik etkileşim alanı inşa etmek.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın temasları, bu çerçevede sembolik olmakla birlikte işlevsel bir anlam da taşıyor. Ziyaret kapsamında öne çıkan “barışın şifreleri” söylemi, klasik diplomatik retoriğin ötesine geçen bir yaklaşımı ima ediyor. Bu söylem, tarafların ideolojik ya da tarihsel pozisyonlarından tamamen vazgeçmesi anlamı elbette taşımıyor. Aksine, bu farklılıkları yönetilebilir kılacak bir ortak zemin oluşturulmasını hedefliyor. Bir başka ifadeyle, burada söz konusu olan şey bir uzlaşıdan çok, bir “yönetilebilirlik arayışı”.
Bu arayışı anlamlandırmak için bölgesel ve küresel bağlamı göz önünde bulundurmak yerinde olacak. Kafkasya’da Rusya’nın geleneksel nüfuzunun son dönemde görece/kısmen zayıflaması, Avrupa’nın bölgeye artan ilgisi ve Çin’in ekonomik hatlar üzerinden kurduğu dolaylı etki, yeni bir güç boşluğu ve aynı zamanda yeni fırsatlar yaratıyor. Türkiye, bu çok katmanlı denklemde yalnızca bir taraf olmanın ötesine geçerek, denge kurucu ve hatta yer yer oyun kurucu bir aktör olma iddiasını güçlendirmeye çalışıyor. Erivan’daki temaslar da bu iddianın sahadaki yansıması olarak okunabilir.
Bununla birlikte, Türkiye’nin bu açılımı yalnızca dış dinamiklerle açıklanamaz. İç politika, ekonomik gereklilikler ve bölgesel ticaret ağlarına entegrasyon ihtiyacı da bu sürecin önemli belirleyicileri arasında yer alıyor. Özellikle Orta Koridor ve bölgesel bağlantısallık projeleri, Türkiye’nin Kafkasya’ya bakışını daha pragmatik hale getiriyor. Bu bağlamda Ermenistan ile kurulacak olan sınırlı bir iletişim kanalı, sadece siyasi değil, ekonomik açıdan da yeni imkanlar yaratabilir.
Ancak tüm bu potansiyelin hayata geçmesi, sürecin kırılgan doğasının doğru yönetilmesine bağlı olmaktan geçiyor. Türkiye-Ermenistan ilişkileri, iki devletin diplomatik tercihleriyle şekillenmekle birlikte, üçüncü aktörlerin etkisi, bölgesel ittifaklar ve kamuoylarının hassasiyetleri de bu süreci doğrudan etkiliyor. Bu nedenle Erivan ziyareti ne abartılı beklentilerle yüceltilmeli ne de etkisiz bir jest olarak küçümsenmelidir. Asıl mesele, bu tür temasların sürekliliğinin sağlanıp sağlanamayacağıdır.
Özellikle geçmişte yaşanan başarısız normalleşme girişimleri hatırlandığında, mevcut sürecin temkinli ilerlemesi gerektiği açık. Diplomatik ilişkilerde güven, bir anda inşa edilebilen bir unsur değil. Küçük adımlar, sınırlı iş birlikleri ve düşük profilli temaslar, uzun vadede daha kalıcı sonuçlar doğurabilir. Türkiye’nin mevcut yaklaşımı da tam olarak bu gerçekliğe dayanıyor gibi görünüyor.
Sonuç itibarıyla, Erivan ziyareti tek başına bir dönüm noktası olmayabilir. Lakin doğru stratejik okumayla, yeni bir dönemin habercisi olduğu söylenebilir. Bu ziyaret, Türkiye’nin Kafkasya politikasında daha esnek, daha çok boyutlu ve daha hesaplı bir çizgiye yöneldiğini bizlere gösteriyor. Eğer bu çizgi istikrarlı bir şekilde sürdürülürse, bölgedeki mevcut denklemin yeniden şekillenmesi kaçınılmaz hale gelecektir. Aksi halde ise bu temas, diplomasi tarihinin dikkat çekici ancak sınırlı etkili girişimlerinden biri olarak kalacaktır.
Hüseyin Yeltin/TİMETÜRK