SON HABERLER
Sol Ok
Sağ Ok
ANASAYFAGÜNDEMPOLİTİKADÜNYAGÜNCELEKONOMİYAŞAMGEZİSPORRAMAZANÇEVİRİSAĞLIKKÜLTÜRFOTOVİDEO

Yusuf Kaplan’ın İslamcılık algısı II

1.11.2012

Mehmet A. Tepe

Reaksiyondan aksiyona geçip özneleşerek, direnişi dirilişe dönüştürerek ve nihayet dirilişten varoluşa geçerek var olunabileceğini söyleyen yazar “'Yenildik biz', dediğimiz zaman, yenildik” yazısında İslâmcılar’ın 'yenildik' dediklerini ama teslim bayrağı çekmediklerini ve pes etmediklerini fakat varoluş yolculuğunda ahlaksızlık, yolsuzluk ve hırsızlığa bulaştıklarını başkalarına değil kendi nefislerine yenildiklerinin tespitinde ve eleştirisinde bulunuyor.

“İslâmcılığın selefleri ve halefleri” adlı yazısında Ali Bulaç’ın İslamcılık algısının sorunlu olduğunu, -onun algısındaki- islamcılığı; ingiliz menşeili, İslâm'ı ideolojikleştiren ve tersinden sekülerleştirecek marazî bir hareket olan modern selefiliğe bağladığını söyleyen mütefekkir gönüllere hitap eden tasavvufun yerine eski Türkî cumhuriyetlerde ve Balkanlarda Vehhabi-Selefî-İranî hareketlerin ve söylemlerin yaygınlaştı/rıl/ğını ve bu durumun buradaki toplulukları İslamdan soğuttuğu tespitinde bulunuyor.

Bir şeyin karşıtının varoluş kökenini anti tezine bağlayan ve dolaysıyla kökenine dönme olgusuna değinen Kaplan, modern selefilik tarzındaki İslamcılık hareketinin varlığını devam ettirdiğini fakat var oluş sürecini ‘idam’ ettiğini ve böylelikle hakkiki İslamcılık hareketinin vücut bulmasına engel olduğunu söylüyor.

Bulaç'tan hareketle 'Alim' şahsiyetinin ve varlığının çöküşü sonucunda medeniyetin çöküş yaşadığını, oluşan boşluktan buhranın doğduğunu ve buhran döneminde İkbal, S. Karakoç, İ. Özel, R. Özdenören ve T. Cansever gibi sanatçı-düşünürlerin dalga kurmaktan çok dalga kırdıklarını, yeni koridorlar açtıklarını, yol fenerleri olduklarını ve yeni varoluş yolculuğu sunduklarını ve görmezden gelinemeyeceğini savunan yazar “Paganlaşma, etnik 'barbarlaşma' ve İslâmcılık” adlı yazıda ise gerek Türkiye'de yaşanan terör hâdiselerini gerekse bölgemizde yaşanan pagan ve barbar nitelikli mezhebî, kabîlevî ve etnik çatışmaları yeni bir doğum sancısının habercisi olarak yorumluyor.

'İttihad-ı İslam' örneği olarak gördüğü Selçuklu’ya vurguda bulunarak ya yeniden varoluş gerçekleştirebileceğimizi ya da yok olacağımızı söyleyen düşünür P. Gay’a göndermede bulunarak modern sekülerleşme sürecini modern paganizmin yükselişi yani bir anlamda dünyeviliğin ve dünyevi olanın putlaştırılması olarak görüyor. Modern insanın ontolojik güvensizliğini ve kaygısını gidermek için epistemolojik alanı genişleterek dünyayı yaşanmaz bir hapishaneye ve cehenneme çevirdiğini iddia eden mütefekkir paganlaşma ve barbarlaşma sürecini yaşayan modern insanın dolaysıyla genelde insanlığın sorunlar yaşadığını özelde Türkiye’de yaşanan kürt sorunun ise türk kimliğinin paganlaştırılmasının neticesi olarak görüyor.

Türkiye’nin, etnik kimlikler üzerinden paganlaşma, barbarlaşma ve parçalanma sürecinin eşiğine fırlatıldığını söyleyen yazar kendini İslami kimlik üzerinden yapılandırmayan Türkiye’nin parçalanacağını/balkanlaşma yaşayacağını iddia ediyor. Tarihi tecrübenin ve kültürel kökenlerin harekete geçirilerek İslâmî bir bütünleşme ve bir medeniyet fikri etrafında yeniden toparlanma sürecine girebileceğimizi söylüyor. Etnik, mezhebî, kabîlevî kimliklerin kışkırtılarak, ayrıca İslâm'ın Protestanlaştırılması süreci hızlandırılarak bu kaosun artırılacağını söyleyen yazara göre bu kaosa düşmemeyi sağlayacak usul ise İslâmcılığın en güçlü, en köklü ve en kalıcı projesi 'İttihad-ı İslâm' fikri etrafında bütünleştirecek bir medeniyet fikridir. Ona göre çözümlerden biri olarak bu fikrin öncüleri olan Afgânî, Akif, Said Halim Paşa, Cevdet Paşa ve Bediüzzaman’ın bu konuda geliştirdikleri külliyat ve fikriyat yenilenmeli ve bölgenin gündemine yeniden getirilmelidir. “Dün olduğu gibi, yarın da insanlığın ölümü de, yeniden-doğumu da bizim [müslümanların] elimizde, bize bağlı!” diyen yazar İslamcılığın öneminin kürt sorunu denilen sorunu anlamakta bile ne kadar önemli olduğunu dile getirir.

“İslâm'ı bertaraf etmenin yolu, İslâmcılığı bertaraf etmek (1)” adlı yazısında daha çok İslamcılığın önce batıda sonra islam coğrafyasında neden şeytanlaştırıldığı tezi üzerinde durmamız gerektiğini söyleyen yazar insanlığın sorunlarına çözüm olabilecek yapı ve dinamiklere sahip İslam’ın batılılar tarafından kendi yapısına ve dinamiklerine meydan okuyan bir rakip olarak algılandığını söyler ve bunun somut göstergesi olarak ta 1990’larda dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Cleas, Ronald Reagan ve “demir leydi” Margaret Thatcher gibi siyasi aktörlörle siyasi olarak İslam’ın ve İslamcılığın kültürel olarak ise Bernard Lewis, Samuel Huntington ve diğer neo-concu İslamofobik stratejistler tarafından hedef alındığını İslamın yükselişini durdurmak için İslamcılığın hedef alındığını söyler.

Simülatif, sahte, konformist, hormonlu, “dilsiz”, ruhu çalınmış, köle ruhlu ılımlı bir İslâm icat edilerek bir anlamda uyu/zlaştı/tularak İslâm dünyasına pazarlandığını söyleyen yazar aynı başlığa sahip ikinci yazısında ise Müslümanların hem İslam’la hem batıyla kurduğu ilişkinin sığ, sahte, edilgen ve nesneleştirici bir tarzda olduğunu oysa ki Müslümanların her ikisini de “neyse o” şeklinde anlayarak yeni maceralara başlayabileceklerini ve yeni mecralar bulabilecekleri tavsiyesinde bulunur.

İslamcılık tarifiyle mevcut İslamcıların durumuyla ya da İslamcılık algı ve tarifleriyle örtüşmediğini anladığımız Yusuf Kaplan İslâmcılar İslam’ı İslâm üzerinden, İslâmî idrak, hayat ve hakikat tasavvuru ve kaynakları üzerinden değil, monolitik yaşama ve varoluş biçimi olan seküler Batılı zihin kalıpları ve anlam haritaları üzerinden algıladıklarını ve böylelikle doğrudan olmayan rabıtanın doğurgan olmadığını ve arıza doğurduğunu söylüyor. Oysa ki ona göre İslâmcılık, hem İslâm'la hem de dünya ve Batı'yla çarpık bir ilişki kuran algı kırılmasını, zihin körleşmesi ve yön yitimini ifşa eden sahip en kapsamlı küresel bakışlardan biridir.
İmkan ve zaaflarıyla üç alan bulunduğunu söyleyen yazara göre ilk alan batının oluşturmuş olduğu simülatif, seküler ve kapitalist alan iken ikinci alan kuvve halinde bulunan İslam’ın kendisidir. Bir anlamda Gazali’nin teorisyenliğinde Selçuklu praxisinde[1] görüldüğü gibi İslamcılığın üçüncü bir alan doğurabileceğini iddia eden yazar İslamcılığın herkesin, bütün inanç ve düşünce sahiplerinin, neyse o olarak 'görülmesini' mümkün kılan hem varedici, hem de herkesin kendince varoluş yolculuğunu tetikleyici bir düzlem ve varoluşsal alan olarak gördüğü üçüncü alanı mümkün kılacağını söylüyor.

[1] Sadık Türker, “Gazali’nin Üçüncü Dünyası: Bilim-Siyasi Ve Metafizik Boyutlarıyla”, Kutadgubilig, S. 20.





    YORUM YAZ

YORUMLAR

Foto Galeriler Videolar Yazarlar Günün Özeti
TİMETÜRK SON HABERLER
ÇOK OKUNANLAR
TİMETÜRK AJANS HABERLERİ
SON YORUMLANANLAR