Kağan demir dağı eritmek için yetmiş kat odun ve kömürü, büyük alevlerle yandırdı, körükler çalıştı, alevler yükseldi, ortalık cehennem sıcağına büründü. Dağın bir bölümü önce kızardı; sonra nar çiçeği rengini aldı, eridikçe aşağılara aktı. Kağan ve maiyetindekiler heyecanlandılar. Ergenekon'un sıkıntılı girdaplarında yaşayan halk, Göktanrı'ya şükürler ettiler. Günler ve geceler boyunca dağ erimeye devam etti. Atların ve arabaların rahatça geçebilecekleri bir geçit açılmıştı. Dağ soğusun da içine girip bakalım derken bir er çığlık attı:
-Geçeceğimiz yerde bir kurdun ayak izleri var!
Birkaç yiğit, bu kurdun ayak izini takip ettiler ve kendilerini dağın öte yanında buldular. Geri gelip anlattılar:
-Gün ağarırken o bozkurdun geçitten koşarak geçtiğini ve sonra kaybolduğunu gördük. Ayak izlerini görüyor, lakin kurdu göremiyorduk. Geçitten çıktığımızda uzaktaki bir tepenin sırtında durmuş, bizi gözetlemekte olduğuna şahit olduk.
Bu haberden büyük memnunluk duyan kağan Göktürkleri topladı, tarkanları ve beğleri bölük bölük eğleştirdi, soy soyladı, boy boyladı, hepsiyle göz göze geldi ve sordu:
-Türk milleti!.. Çok zahmet çektik, çok bunaldık. Tanrı Ülgen sıkışıp kaldığımız bu Ergenekon'dan çıkmak için bize bir geçit açtı. Bu dar vadiden gitmek ister misiniz?
Dağlar, Göktürklerin coşkulu sesiyle inledi:
-Eveeet!..
-Asena bize atalarımızın yurdunu gösterecek; Göktanrı bu işle onu görevlendirmiştir. Onu takip edelim mi?
-Eveeet!..
Kurt önde, Göktürkler arkasında günlerce yol aldılar. Sonunda Ötüken'e ulaştılar. Orada kağan şu konuşmayı yaptı:
-Ben Göktürklerin kağanı Börteçine, size şunları söylüyorum ki bulunduğunuz yurt, atalarımızın yurdudur. Uzun zamandır bakımsız ve sahipsiz kalan ülkemizi imar ve ihya etmeye azmettik. Bu uğurda benim istediğim, sizin de istediğiniz midir?
-Eveeet!..
-O halde Göktanrı bize yardımcı olsun ve bizi dost yanılgısından, düşman yenilgisinden korusun!..
*
Oğuz Kağan bir yerde Tanrı'ya yalvarıyordu. Karanlık bastı, gökten bir ışık düştü; aydan ve güneşten parlak bir ışık... Oğuz Kağan korkarak ışığa yaklaştı, ortasında bir kızın oturduğunu gördü. Altın saçları, ışıktan yüzü vardı. Kutup yıldızı yanağındaki bir ben idi. Gülse gök gülüyor, ağlamak isterse yerine gök ağlıyordu. Oğuz'un aklı başından gitti, kıza vuruldu, sevdi. Yakınına vardı, elini uzattı ve sordu:
-Seni sevdim ey güzel, benimle evlenir misin?
Kız, Oğuz'un yüzüne baktı. Yüzünde geleceği gördü, yaşanacak güzel günleri ve güzelleşmiş bir hayatı... Böyle bir mutluluğa hayır denilemezdi. Kalbinin bütün sıcaklığı ve duygularının bütün samimiyetiyle cevapladı:
-Evet!..
Oğuz, bu sözü beğendi ve ona adını sordu. "Hürriyet!" dedi kız, adım Hürriyet!.. Oğuz onu kendisine eş tuttu, eşit tuttu. "Ülkemin geleceğini sana adadım!" dedi ve dirliğini bu eşitlik üzerine kurdu. Üç oğulları Gün, Ay ve Yıldız, herkesin özgür olduğu adil bir dünyaya doğdular.
*
Malazgirt'te zorlu bir günün tam ortasında binlerce ayak bir ayak olmuş, binlerce ağız bir ağza bakmıştı. Cuma namazından önce Sultan Alparslan beyaz atının sırtında ordusuna şöyle hitap ediyordu:
-Kumandanlarım, askerlerim! Artık bekleyemeyiz. Şu giydiğim beyaz elbise şehitlik kefenimdir; illa ki arzum zaferdir, büyük bir zafer!.. Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi rakiplerimin üzerine atmak istiyorum. İnşallah muzaffer olur gayeme ulaşırım. Sizler ki bu güne kadar ben nereye gitsem oraya geldiniz, ben nasıl dersem öyle yaptınız. Böylece bir ulus olduk, böylece güç bulduk, dirlik bulup devlet olduk. İmdi bu kutsal gayemde de benimle beraber gelir, bu yolu benimle beraber yürür müsünüz?
Büyük bir inançla söylenen bu heyecanlı sözler atlarının üzerinde bekleyen askerlerin sabırsızlıklarını kamçıladı. Malazgirt ovası gür ve uzun bir ahenkle sarsıldı:
-Eveeeet!
Yorum Yap