Dolar

44,5811

Euro

51,4630

Altın

6.704,43

Bist

12.936,35

Batılı şiire davetiye

17 Yıl Önce Güncellendi

2010-03-30 08:32:00

Batılı şiire davetiye
Edebiyat tarihleri genellikle Tanzimat yıllarıyla birlikte divan şiirinin yerini batı tarzı şiirlerin almaya başladığını söyler.

Bu hüküm edebiyatın tür ve nazım şekilleri için mutlak doğru ise de muhteva ve konuların değişme süreci Tanzimat'tan önceki yıllarda zaten başlamış durumdaydı. Bu durum, "divan şiirinin söyleyecek sözünü tükettiği" savıyla izah edilebileceği gibi bazı divan şairlerinin bir "yenilikçilik" gayreti olarak da bakılabilir.

XIX. yüzyılın başlarında edebiyata yön veren şairler, yüzyıllardır söylenegelen mazmunları ve gelenekte var olan düşünceleri geliştirecek zeminden yoksundular. Çok uzun zamandır ustaca şiirler söyleyip yeni bir katman oluşturacak şair yetişmemesi, şiir muhitlerinde eski ifadelerin tekrarları ve eskilerin şiirlerine yorumlar getirmekle vakit geçirilmesi gibi sebepler böyle bir zemin kısırlaşmasına yol açmıştı. Dahası, sosyal hayatın gerekleri, ülkenin içinde bulunduğu olumsuz ekonomik şartlar, askerlerin her yeni girişimi baltalayan başkaldırıları, Anadolu ve Rumeli'nde sık sık görülen isyanlar, yönetim boşluğunun halkta meydana getirdiği moral çöküntüsü vb. sebeplerle ülkenin her yanında da tam bir kargaşa hali hüküm sürüyordu. Bu ortamda edebiyatın gelişmesi de maalesef durmuştu. Şeyh Galib'in çıtasına erebilen şairin çıkmayışı bir yana, Nedim gibi söyleyebilen adamlar da eksilmişti. Yüzyıllardır kalıplaşan ve kuralları belirlenen bir şiir geleneğini tekrarlamakla yetinen ve o kurallar içinde çağın ihtiyacı olan yeni sanat zevkini oluşturamayan şairlerin tekrar edip durdukları, hatta bazen alay ettikleri [1] kalıplaşmış düşünceler, artık hem söyleyenler, hem de dinleyenlerde bıkkınlık yaratmıştı. Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu, -bana göre- Hüsn ü Aşk gibi yüksek zevk ürünü edebiyat eserleri vermek iken XIX. yüzyılın şairleri daha basit olanı tercih ederek Nedim'in mahallileşme çizgisinde halk zevkini şiire yansıtma yolunu seçmişlerdir. Tercih ettikleri İstanbul hayatına ilişkin anlatımlar ile günlük konuşma dili hiç şüphesiz çağın icaplarına uygun bir edebiyatı meydana getirmek için başvurulması gereken tercihler idi. Ne var ki bunu yaparken Nedim'in şuh üslubunda var olan yüksek edebiyat zevkini yitirmekle kalmadılar, şiirin özünde de değer kaybına yol açan tekrarlara düştüler. Böyle bir tercih, mesela iki yüz yıl evvelin (XVII. yüzyıl) usta sanatçıları tarafından yapılmış olsaydı divan şiiri bambaşka bir edebiyat oluverir, Tanzimat yıllarındaki evrilme, batılı tür ve şekiller kadar mana ve mefhum bahsinde de daha kıvam bulmuş bir şekle dönüşürdü. Oysa Tanzimat'ta hazırlıksız yakalanan divan şiiri halkın hayatına dair imajlar ile yine onların kullandığı dil ile yüksek edebiyat eserleri yaratacak ustaları yetiştiremedi, batılı fikirler bazı şairler arasında bir fantezi olarak kaldı. Bunun tabii sonucu olarak divan şairlerinden sayılan Sümbülzade Vehbi (ö.1809), Enderunlu Fazıl (ö.1810), Süruri (ö.1817), Enderunlu Vasıf (ö.1824) ve İzzet Molla (ö.1829) gibi sanatçılar hep gündelik hayata dair zevklerin peşinde halka daha fazla yaklaşma endişesiyle yazdılar. Sonuçta bu yüzyılın divan şairleri sanki iki kişilikli gibi sanat ürettiler. Divanlarının bir sayfasında nadiren söyledikleri derin anlamlar okunurken sayfanın diğer yüzünde zevksizlik örneği şiirler de bulunabiliyordu. Söz gelimi bir yandan "O gül-endâm bir al şale bürünsün yürüsün / Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün" diyebilen Vasıf, hemen bu şiirin arka sayfasında sanki yalnızca vezin ve kafiye uysun diye birbirine bağlanmış, içi boş "Sana kim dedi ey ağyâr beni dilbere geç / Geçtiğinçin beni ol serv-i revâna yere geç" tarzında beyitler de söyleyebiliyordu. Hani bazı şarkı güfteleri vardır; sırf terennümün ritmine uysun diye söylenmiş olduğunu hissedersiniz de anlamını düşündüğünüzde sizi basitliğiyle hayrete düşürür. İşte bir örnek: "Canın kimi isterse görüş gayrı karışmam / Küstüm sana ben nafile yalvarma barışmam / Haddim bilirim yâr ile beyhude yarışmam / Küstüm sana ben nafile yalvarma barışmam (Vasıf)" Divan şiirinin kurallarına göre küsen, âşıka yüz vermeyen, hatta sitem edip üzen hep sevgili iken, kendini âşık olarak gösteren şairin yaptığına bakınız. O her şeye razı olan, sevgilinin azarını ve cefasını bile sevinçle karşılayan, karşılık bulamadığı halde yalvarmaktan vazgeçmeyen klasik âşık nerelere gitmiş, o asil aşk ne hale gelmiş? XIX. yüzyıla kadar aşkını bir sır olarak saklayan, sevgilinin yüzünü görmeye can atan, eteğini öpebilmek için yalvaran âşık artık sitem etmeye, başka sevgiliden bahis açmaya, hatta onunla gezip dolaştığını uluorta anlatma densizliğinde bulunmaya başlamıştır. Yukarıdaki şarkının güftesinde açıkça söylenmeyen "Yolun açık olsun!" sözü divan şiirinin ruhunun da değiştiğini, Tanzimat olmasaydı bile bu değişim neticesinde o eski tavrından bir eser kalmayacağı ortadaydı. Bence şairlerdeki bu değişim, Tanzimat yıllarının edebiyat ortamında batı kaynaklı değişimlerin hem bir habercisi, hem de zemin hazırlayıcısı olarak dikkate alınmaya değer ve araştırılması gereken bir husustur. Yoksa altıyüz yıllık bir gelenek Tanzimatçıların hücumları karşısında bu derece savunmasız olmaz, bu kadar kolay da yıkılmazdı.

[1] Girye-i bülbülü gülşende alıp maskaraya

Güldüre güldüre ol gonca gülü çatlattık

"Gül bahçesinde bülbülün göz yaşları ve ağlayışlarını maskaraya alıp güldüre güldüre o gonca gülü çatlattık."

Zaman

Yorum Yap

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Haber Ara