Dolar

44,5811

Euro

51,4630

Altın

6.704,43

Bist

12.936,35

Bağa gel bostana gel!..

16 Yıl Önce Güncellendi

2011-04-12 06:54:15

Bağa gel bostana gel!..

Bahar geldi, bağ, bahçe zamanı... Bahçe düzenlemesinin kaynağında dinî inanışlar yatar. Eski insanlar kutsal ruhların yaşadığına inandıkları yerler ile tapınakların yakınlarına bahçeler yapmışlar. Çin, Mısır, Mezopotamya, Japonya, İran (Pers), daha sonra Grekler ve Romalılar ve İslam bahçeleri...

Bir bahçeniz var mı, bilmiyorum. Ama varsa bahtiyar sayılırsınız. Çünkü modern çağın en büyük beşeri ihtiyaçları arasında toprakla yakınlık bulunuyor. Tabiatın kucağında olmak, bir bahçede zaman geçirmek, toprakla ilgilenmek, aradaki bağı koparmamak... Maalesef şehirlerin emniyet maksadıyla surlarla çevrilmiş dar mekânlara sıkıştırıldığı ortaçağ toplumlarından bu yana bahçeden vazgeçmiş durumdayız. Tüccar sınıfın gelişip de şehirlerde asayişin sağlanmaya başladığı Rönesans sonrasında Batı dünyası bahçe mimarisine önem vermeseydi bugün şehirler bahçelerden, parklardan mahrum kalabilirdi. Üstelik de bu işte yalnızca bahçıvanlar değil, mimarlar da yüzyıllarca alın teri döktüler. O kadar ki zenginler kendileri için büyücek bahçeler yaptırmakla kalmadılar, bahçeye bitişik geniş av alanları bile düzenlediler. Yalnızca çöl şartları ve kavurucu sıcakların hüküm sürdüğü doğu coğrafyası ile Afrika'da ise bahçe hayat demekti ve küçük de olsa her ailenin bir bahçeye ihtiyacı bulunuyordu.

Türklerin uzun çağlar boyunca göçebe bir toplum olarak yaşamaları, mevsimden mevsime coğrafyanın geniş bölgelerini kendi ihtiyaçları için kullanmaları Türk bahçesinin gelişmesini olumsuz etkilemiştir. Çocuğunun kulağına ninni diye "Ev yapma evlenirsin / Bağ dikme bağlanırsın / Çek davarı, sür koyunu / Günden güne beğlenirsin" mısralarını okuyan bir göçebe anlayış, her yıl Allah'ın kudret eliyle yeniden hazırlanan uçsuz bucaksız tabiat bahçelerinde mutlu yaşayacaktır. Hiçbir maddi karşılık olmadan, her yıl yenilenen tabii nimetleri özgürce kullanan Yörük sisteminin ayrıca bir bahçe düzenlemesine ihtiyacı da yoktu. Üstelik gelir geçer bir yürüyüş esnasında bahçe yapmaya zaman da kâfi değildi. Buna karşılık göçebe toplum yerleşik hayata geçtiğinde tabiat ile bütünleşmek, yani bahçe yapmak bir ihtiyaca dönüşmüştür. Keza göçebe toplumda bir estetik ve sanat duygusu gelişmezken (çünkü tabiatın sanat estetiği yeterince hizmetindedir) yerleşik hayat sizi içgüdüsel olarak çevre düzenlemesine yöneltecek ve sanat dalları gelişmeye başlayacaktır: Mimari, tezyini sanatlar, ahşap ve metal işleme, tasarım, iç mimari, bahçe düzenlemesi, şehirleşme, ortak yaşam alanları vb.

Unutulmasın, biz her ne kadar şehirlerde yaşıyorsak da tabiatın nimetlerinden istifade etmek bakımından hâlâ göçebe genler taşıyoruz, hâlâ iç kimliğimiz, derin şuuraltımız toprak ile bütünleşmek, yeşile dokunmak, bir çiçeği koklamak, bir ağaçtan meyve koparmak gibi eski alışkanlıklarımızı sürdürmek istiyor. Eski Osmanlı kadırgaları ve kalyonlarında, "bahçelik" adı altında, kaptan köşkünü çepeçevre kuşatan, yarım metre eninde bir sundurma inşa olunur, burası topraklanır, toprak bulunur ve içinde elvan elvan çiçekler yetiştirilirmiş. Hatta 18. yüzyılda kadırga bahçeliğinde domates yetiştiren bir kaptan bile yaşamış. Velhasıl denizin ortasında bile topraktan ve bahardan ayrılamayan bu milletin modern hayat adına şehirlerde çektiği bunca topraksızlığı ve baharsızlığı şahsen ben çok hazin buluyorum. Onun için de diyorum ki, gelin, içinizin sesini dinleyin ve bahar geçip gitmeden tabiatı kıyısından köşesinden de olsa biraz hissedin. Emin olunuz, tabiatı hissetmek, sağlıklı bedenler ve zihinler için bir ihtiyaçtır. Şimdi dediklerimi yapmamak için aklınızdan yığınla mazeret geçirdiğinizi de biliyorum. Tamam, Elhamra Sarayı'nın bahçeleri iki adım ötenizde değildir, Taç Mahal'in serin suları ve mermerlerine düşen selvi gölgelerinden de uzak düşmüş olabilirsiniz, Versailles bahçeleri sizden vize istiyordur, Isfahan'ın Çihl Sütun'u da bir hayli yol sayılabilir, Babil'in asma bahçeleri veya İrem bağı da efsanelerde kalmıştır, hepsi kabulüm, ama İstanbullular için Yıldız Saray bahçesi ile Emirgan Korusu ne güne duruyor? Üstelik de laleler açmışken!..

Anadolu için çözüm üretmiyorum, çünkü oralarda bahar zaten kendini hissettirir. Eğer orada da baharı hissetmeyenler varsa, gelin bir hayal bari kuralım: Kuşluk vakti... Cıvıl cıvıl sesler... Evinizin bahçesine indiniz, birkaç lale soğanının yerini değiştirmek gerekiyor, havuzun yanındaki sarmaşık dallarıyla sarmaşık güllerini sarmaştırmak lazımdır, filbahrilerin de dibi temizlenmeli... Hele sümbüllerin kokusu ne güzel!.. Acaba birkaçını saksıya alıp oturma odasına mı götürmeli?!.. Yalancı manolyanın neşeyle açan çiçeklerini yeniden fotoğraflamak lazım, oğlana söyleyeyim... Erguvan fidanımız bu baharda ilk defa pembeleşecek, biraz sevilmeye muhtaç, varayım azıcık konuşayım onunla... Uff!.. Şu şirret kedileri de bahçeden uzak tutmak lazım canım!.. Eyvah, eyvah... Hafta sonundaki fasılı nasıl da unutuyordum... Ahibba Hacı Arif Bey bestelerini icra edeceklerdi, derhal havuzu temizlemeli, gülleri budamalı... "Hanım huu!.. Bak senin yasemenler tomurcuk düğmelenmiş..."

Uyanın! Yahya Kemal Bey sesleniyor:

Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.

Yorum Yap

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Haber Ara