DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

DOLAR

18,0876 ₺

EURO

18,1625 ₺

ALTIN

1.016,26 ₺

BİST

3.020,20 ₺

Türkiye?nin travmatik tarihi

Kendini yaralı hissetmek travmaya uğramanın Türkçesi. İnsan ne zaman kendini yaralanmış hisseder?

21.10.2008 10:46:00

Kendini yaralı hissetmek travmaya uğramanın Türkçesi. İnsan ne zaman kendini yaralanmış hisseder? Aldatıldığını hissettiği zaman. Adına ister devrim deyin, ister inkılap; ister ihtilal deyin ister reformlar, bütün bu tasarruflar, hepimizi, sadece ne olduğumuzu değil, neyi sevip, neyi sevmeyeceğimizi, nasıl giyinip nasıl giyinmeyeceğimizi, hangi kelimeleri kullanıp hangilerini kullanmayacağımızı, başkalarından öğrenmeye muhtaç ast-insanlar durumuna getiriyor.

Prof. Dr. KADİR CANGIZBAY

Yirmibeş yıldır duyuyoruz: ?Operasyonlar aralıksız devam ediyor? ve hepsi de başarılı. Bu söz bana artık ?ameliyat (operasyon) fevkalade başarılı, ama hasta sizlere ömür?ü hatırlatıyor.

Operasyon hasta sağlığına kavuşsun diye yapılır; operasyonlara devam ediliyorsa demek ki, bir önceki teşhislerin hepsi yanlıştı; son teşhisin de doğru olduğunun garantisi de yok. Veya ?operasyon başarılı? diyenler bize hep yalan söylüyorlardı.

Tabiî bir ihtimal daha var: Aslında ?hasta? hasta değil, dolayısıyla operasyona ihtiyacı yok, ama bu işten nemalanan birileri operasyon yapıyorlar/yaptılar ki, ?hasta? gerçekten hastalanıp operasyona muhtaç olsun.

?Hayata dönüş? de operasyonlardan birinin adı. Devlet, kendi hapishanelerindeki otuz insanı en vahşî metotlarla katlediyor. Katl varsa, katil de vardır; ama dava zaman aşımından düşüyor ve katiller cezadan kurtarılıyor.

Operasyon tarihi

Operasyon, aynı zamanda harekát da demek: Kıbrıs?a ?Barış Harekátı? yapılıyor; Rumlar tabiî ki masum değil; ama harekáttan sonra barış gelmesin diye de her şey yapılıyor.

İşin vahim yanı, bunları söyleyip yazanları, savcıların keyfince yargı önüne çıkartmak, o vesileyle ?vatan haini? ilan edip, sonra da linç veya katlettirtmek şeklinde bir mekanizma işliyor. Bizim yüzde 47?lik hükümet ise bunlara karşı hiçbir şey yapmamak bir yana, Hrant Dink?in neredeyse devlet gözetiminde katledilmesinde ve sonrasında suç ortağı gibi çalışıyor. Şemdinli savcısını harcıyor; 27 Nisancıları yargılatmıyor; kaba kuvvet önünde boyun eğiyor, kaba kuvveti teşvik de etmiş oluyor: Maganda kurşunuyla ölen, yaralanan, sakat kalanlar; emniyet şeridinde insan ezip serbest bırakılan zengin/nüfuzlu aile çocuğu caniler.

İktidar boyun eğiyor

Bu katiller ve onların iktidar/dokunulmazlık sembolü dört çekerli cipleriyle insan öldürmesi, havamızı kirletip yollarımızı işgal ve viran etmesi yerine, sigara içenlerle uğraşmak, histerik bir sadizmin ötesinde, içki düşmanlığıyla taçlanan en ilkelinden bir vandalizmin de göstergesi.

Bunlar bir günde olmadı; tersanelerdeki ölümler, taşeronlaşma, kayıt dışılık, sendikasızlaştırma, milyonlarca işsiz, on binlerce tinerci çocuk AKP iktidarının ürünü değil. Tam tersine AKP?nin iktidarı bunların ürünü. Esas müsebbip ise 12 Eylül ve onun getirdiği rejim.

Bu rejim, siyaseti yasaklıyor. Güya, iktidarlar seçimle geliyor; ki, bu yalan; en aymazlarımız dahi her halde şimdi artık anlıyorlardır. Siyaset üretmek Meclis?in haddi değil; hükümetler ise sadece işgüder. Önceki YÖK Başkanı, hani anayasa hukukçusu olan, diyordu ki, ?Üniversiteler devlet politikasının konusu, hükümetlere bırakılamaz?. Bazılarının demokrasi şampiyonu olarak gördüğü Turgut Özal da bu rejimin en mükemmel temsilcisiydi, daha önce farklı partilerce temsil edilmiş dört eğilimi tek partide birleştirdim diye iki elini kafasının üzerinde sımsıkı sıkarken: 12 Eylül?ün kapattığı partilerin tümü zaten fuzuliydiler, dolayısıyla yok edilmeleri de meşrû ve yerindedir.

Yargıdan sual etmek

12 Eylül, anarşiyi ve irticayı önleyeceğim diye geldi. İlk yaptığı şey ise, sendikaları filen kapatmak, grevleri yasaklamak, kıdem tazminatlarını kısıtlamak vb... oldu. Hatta bir ara Kenan Evren, kafayı şef garsonların gelirine takmıştı, askerlerinkinden yüksek olduğu iddiasıyla.

12 Eylül aslında Amerikan güdümlü bir işgal yönetimiydi, toplumdaki karşıtlıkları emek-sermaye ekseninden -dinsel, etnik, yöresel vb...- kimlikler arası plana çekmeyi hedefleyen.

Bu yolda kullanılacak en elverişli aleti de bulmuşlardı: Cuntacılar Kürtçeyi yasakladılar, Diyarbakır zindanlarındaki vahşetleriyle insanları dağdan başka hiçbir yere çıkamaz hale getirip, bugüne kadar 50 bin insanımız bir yana, ülkemizin bugününü kapkaranlık, geleceğini de iyice loş hale getiren bir devlet savaşı başlattılar.

Elleri-kolları hukuk karşısında tümüyle serbest olsun diye de bunun adına da ?terörle mücadele? dediler. Çünkü terörist, Ortaçağ?da ruhuna şeytan girmiş kişi ne idiyse, işte tam tamına oydu: Belki melek gibi bile davranıyor olabilirdi, ama şeytanın dik álásı olduğundan yani şeytanlığını (teröristliğini) belli etmemek için. Bu durumda suç, fiil esasında tanımlanır olmaktan çıkıp kişi esasında tespit edilir hále getirilmiş oluyordu.

Ne kadar iftihar etsek az!

Üstelik şeytana şeytanca davranmak, mubahın da ötesinde vacip, dolayısıyla meşrû da kılınmış oluyordu: Terörle mücadeleci emekli subaylarımızın iftiharla itiraf ettikleri gibi, yargıç veya savcı, kim ki terörle mücadelenin önemini anlamıyordu, evinin yakınına iki bomba attırıp teröristler yaptı derdin, yola gelirlerdi ve benim vergim bir yana benim kardeşlerimin kanından beslenen bu vampirler ?yüce? Türk yargısı tarafından yargılanmazlardı bile.

Onların yaptıkları da aslında birer ?muhteşem operasyon?du, tabiî kendi çaplarında. Ama ?muhteşem operasyon?ların en muhteşemi, tabiî ki ?6-7 Eylül?dü.

Yine yüksek rütbeli bir ?özel harp?çimizin (Em. Org. Sabri Yirmibeşoğlu) değerlendirmesine göre: Selanik?te Atatürk?ün doğduğu iddia edilen eve bir Türk ajanına bomba attırılmış, sonra da bu işi Yunanlılar yaptı deyip halk galeyana getirilerek İstanbul ve İzmir?de 6 bin civarında gayri-müslim ev ve işyeri, yüze yakın kilise, bu arada Rum-Ermeni mezarlıkları yakılıp yıkılıp yağma, bir Rum papazı sünnet, yüzlerce kadın ve kıza tecavüz, yirmi kadar insan da katl edilmiş, bu arada suç da komünistlerin üzerine yıkılmış, Aziz Nesin?inden Kemal Tahir?ine solcu bilinen onlarca kişi de içeri atılmıştı.

Halk neden galeyana gelir?

Bombayı atan pek şerefli Türk genci, ileriki yıllarda devletin Nevşehir valisi olarak yine müftehirane itiraflarda bulunacaktı. Ama olsun, Dağlıca?da kurban edilen 12 kardeşimizin baş sorumlusu yine de ?eli kanlı bölücü terör örgütü PKK? idi. DTP de, terör çizgisinde, dolayısıyla 30 Ağustos resepsiyonuna davet edilmemeli idi: Hálá yargı darbesi gibi laf edenlerin aklına şaşarım; zira, darbe işte o gün yapılmıştı bile.

Bürokrasinin silahlı kesimi, güya karşısında savaştığı bölücülüğün dik álasını yapmanın ötesinde, TBMM?nin manevî kişiliğini tanımadığını açıkça ilan etmiş, bu resepsiyona katılan bütün milletvekilleri de bu darbeye meşrûluk belgesi çıkartmışlardı.

Temsilin değerlisi değersizi

Ancak, beterin de beteri vardı: ?Yüzde 47 oy aldım, beni kapatmanız, bu anti-demokratik bir uygulamadır? demeye getiren Başbakan da, kendisinin aldıklarından hiç de daha az değerli olmayan oylarla, hem de bütün devlet hile ve tuzaklarına rağmen parlamentoya gelmiş kardeşlerinin elini sıkmıyordu; dahası kendi Diyarbakır gezisine o aynı insanları davet etmekten de utanmayarak. Tabiî bu arada, ?edep?in, insanların ideoloji, siyasal yönelim ve eylemlerinden tümüyle bağımsız bir haslet olduğunu gösterme fırsat ve tekelini de kendi elleriyle Devlet Bahçeli?ye teslim etmiş oluyordu.

Başbakanın şahsında AKP, 12 Eylül rejiminin kendi kendisini yeniden üretmesinde temel dayanak noktası oluyor. Çünkü 12 Eylül?ün getirdiği anti demokratik seçim ve siyasal partiler yasasının nimetlerinden sonuna kadar yararlanıyor. Böyle bir yasal çerçeve içinde iktidara gelmekten gocunmuyor.

Mir Dengir Mehmet Fırat?a da o yüzden sahip çıkmıyor. Zira gocunmak, kendisini yaralı hissetmenin vazgeçilmez ön koşulu ve neredeyse yarısı.

İster devrim deyin ister ihtilal...

Kendini yaralı hissetmek ise travmaya uğramanın Türkçesi. İnsan ne zaman kendini yaralanmış hisseder? Aldatıldığı (kendisini aldatılmış hissettiği) zaman. Osmanlı?nın, Millî Mücadele?yi örgütleyen seçkinleri de genelde halkı, özellikle de Kürtleri aldatmış oluyorlar. Millî Mücadele diye yaptıkları, Türk Kurtuluş Savaşı oluyor. Adam Kürt, yine de Kürtlüğünün peşinde değil, Müslümanlık kendisine yetiyor; ama ?illaki Türk olacaksın, en azından Türküm diyeceksin, mutluluğun şartı bu; yoksa seni mutsuz ederim? deniyor.

Adına ister devrim deyin, ister inkılap; ister ihtilal deyin ister reformlar, bütün bu tasarruflar, sadece Kürdü değil, Türkü, Lazı, Çerkesi vb... hepimizi de, sadece ne olduğumuzu değil, neyi sevip, neyi sevmeyeceğimizi, nasıl giyinip nasıl giyinmeyeceğimizi, hangi kelimeleri kullanıp hangilerini kullanmayacağımızı, hatta insanlara nasıl hitap edip nasıl hitap etmeyeceğimizi (Ahmet Bey mi, Bay Ahmet mi) başkalarından öğrenmeye muhtaç ast-insanlar durumuna getiriyor; tabiî Atatürk?ü de baş öğretmen.

Ve bu durum, beni yaralıyor; yani, travmatize ediyor.

Özgür Üniversite

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş