DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

DOLAR

18,0876 ₺

EURO

18,1625 ₺

ALTIN

1.016,26 ₺

BİST

3.020,20 ₺

Sünnilerimize ve Şiilerimize uyarı?

Irak'ı cehenneme çeviren mezhepçilik sadece o bölgenin bir sorunu mu? Tunuslu yazar Taravuli mezhepçiliği körükleyen etkenleri ve çözüm yollarını yazdı.

07.10.2008 20:19:00

 

Sünnilerimiz, Şiilerimiz ve tarihten uzaklaşma gerekliliği

Halid et-Taravuli*

Irak?ta gayr-ı müslimlerin önde gelenlerinden biri, bir gün Iraklı bazı Müslüman arkadaşlarıyla buluşup konuştuktan sonra onlar herhangi bir davette bulunmadan İslam?a girmeye karar vermiş. Bunu Müslümanların bütün mezheplerinin alimlerinin bulunduğu bir ortamda açıklamak istemiş. Ancak kelime-i şehadet getirmeye kalktığında Sünniler Muhammedun Resullulah ibaresinde durup başka bir şey telaffuz etmemesini isterken Şiiler de ?Aliyyen Veliyyullah? ibaresini söyleyerek kelime-i şehadeti tamamlamasını istemişler.

Bunun ardından büyük bir gürültü patlak vermiş, taraflar kendi rivayetlerinin doğruluğunu ve karşıdakinin yanlışlığını ispat etmeye çalışırken Müslüman olmak isteyen kardeşimizi unutmuşlar. Tartışma ve münazara uzamış, kardeşimiz oradan ayrılarak sözkonusu topluluğu tartışma ve cedelleriyle baş başa bırakmışlar.

Tarih bütün delilleriyle günümüze taşınmış, kitaplar tozlu ve kirli raflarından indirilmiş, yüzeysellik, saptırılmış dindarlık, bilinçsizlik, özü ıskalama gibi kavramlar havada uçuşmaktadır. Öncelikler, tedricilik, hikmetli davranış ve basiret unutulmuş; ahlak, değerler manzumesi ötelenmiş, mesafe ortadan kalkmış.

Bu öykü, -ki benzerleri çoktur- işe bir çok yerel ve uluslararası gücün karışmasına ve işgalin de işi iyice içinden çıkılmaz hale getirmesine rağmen Irak?ta olan bitenle ilgili bir ipucu vermektedir.

Mezhepçilik, bütün kırmızı çizgileri aşarak Irak?ı peşinden sürüklemekte ve kendisiyle birlikte insanlığın ve insan haklarının yerle bir olmasına neden olmaktadır. Bazılarının ölü bazılarının ise uykuda sandığı kötü devin birileri tarafından uyandırılıp tarihin derinliklerinden çıkıp gelerek bu olanları tezgahladığını ve Irak?ı cehenneme çevirdiğini görüyoruz.

Irak?ın durumu, ne uluslararası ne de bölgesel bir karakter arz ediyor, sadece İslam muhayyilesinde belirli bir yere sahip duygusal bir boyutu temsil ediyor.

İslam mezhepleriyle ilgili konular halkın sabah akşam konuştuğu bir konu olmadığı gibi bir çok insan bu ayrışmalar konusunda bir bilgi sahibi de değildir. Ancak uzmanların bilebildiği bu tarihsel ayrımlar sadece dar kapsamlı bilimsel panellerde akademisyenlerin tartışacağı ve bu toplantıların boyutlarını aşmayacak ayrımlardır.

Kimse, (bazı fanatiklerin çıkıp da biz Sünni?yiz bizim dışımızdakiler batıl ve kafirdir ya da ufak bir takım değişikliklerle biz Şii?yiz bizim dışımızdakiler batıl ve kafirdir şeklinde yazan pankartlarla gösteri yapması dışında) başkalarının kendisinden farklı bir mezhebe bağlandığına dikkat etmemiştir.

İran?da İslam Devrimi tüm Müslümanların devrimiydi. Lübnan?daki direniş, tüm Müslümanların direnişiydi. Falanca yer ve mekandaki zafer ya da başarılar bütün Müslümanların başarılarıydı. İnsanların hiç biri bunların bir Şii devrimi ya da Şii bir devlet olduğunu akıllarına bile getirmediler. İslam ülkeleri ne İmam Humeyni?nin Şii bir fakih ne de Nasrullah?ın Şii bir önder olduğunu düşündüler.

Halk ve hatta bu ayrımın farkında olacak kadar derin bilgiye sahip insanlar bile hiçbir zaman bunlara önem vermediler. Bütün düşünceleri, İslam?ın bu büyük mücadelesini destekliyordu. O nedenle bu insanlar, İranlı ya da Lübnanlı liderler değillerdi, öyle görülmezlerdi, yeniden eski günlerine kavuşma mücadelesi veren, ümmetin yerlerde sürünen onur ve izzetini yerden kaldırmaya çalışan insanlar olarak görülürlerdi.

Belki de bu, henüz sona ermemiş güzel bir rüyaydı. Ancak bu rüya kirletildi. Allah göstermesin nihai çöküşü, ihya ya da yeniden inşayı bekleme sürecinde bazı tarafları döküldü.

Bu manzara çok güzel. Bir süre sonra meyve verse de etrafta üzerinde tatlı ve sulu meyvelerin bulunduğu yüksek ağaçlar göze çarpıyor. Ancak bir de bakıyorsunuz ki bu ağaç, çirkinliğini göstermeye çalışan çirkin bir kadın gibi birden bire yaşlanıyor, sonbaharda yaprakları sararıp yerlere düşmeye başlıyor.

Irak?taki durum öyle bir raddeye geldi ki zehirleri sadece ülkeyle sınırlı kalmadı, etrafına da yayıldı. Bir çok şeytanı uyandırdı, sayfaları sararmış ve bakanları memnun etmeyen kitaplardaki kabusları geri getirdi. Her taraf toz duman; kimse dokunmaya cesaret edemiyor, üzerindeki kir ve çamura dokunmamak, üstünü başını kirletmemek için ilişmiyor.

Üstesinden kolaylıkla gelebileceğini zannettiğimiz sorunlar ortaya çıktı. İnsanlar sırf kimliklerinden dolayı (Şii, Sünni, Kürt ya da Arap oldukları için) öldürüldüler. Bilim adamları ve din alimleri hunharca katledildi, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar yok edildi, ibadet yerleri patlatıldı. Hastanelerdeki hastalar ve yaralılar bile hedef alındı. Aileler göçe zorlandı, evler ve hatta mahalleler boşaltıldı, insanlar ülke dışına kaçırıldı. Bazıları insanın kafasını aletlerle delmeyi keşfedecek kadar işkencede ustalaştılar. Öyle sözler ve eylemler ki, çocuğun saçını ağartır, korkağı bile utandırır.

Sonra arkasından eski başkanın bir Bayram gününde mezhebi ritüellerle öldürülmesi olayı meydana geldi. Bu olay, insanların duygularını kışkırttı, manzarayı daha da karartarak çukuru derinleştirdi ve köprüden geriye kalan birkaç basamağı da attı.

Kötü dev lambasından çıktı, sınırları geçerek akıllara ve duygulara yerleşti, ümmetin iki büyük toplumu arasında düşmanlık yarattı, tarihi olaylar karanlık dehlizlerindeki uykusundan bugüne taşındı. Bazıları Beni Ümeyye?nin halen Şam?da ikamet etmekte olduğunu, orada yaşayan torunlarının da onların izinden gittiğini söyledi. Aradan yüzlerce yıl geçmiş olsa da intikam, Hz. Hüseyin?in intikamıydı ve torunlarından alınmalıydı.

Buna mukabil karşı taraf da kılıçlarını kuşandı, Şam ehlinin askerlerinin atlarını hazırladığını ilan etti, Ömer Müfrezeleri kuruldu, Rafızilik, küfür ve cahiliyyeden olma gibi ithamlar ardı ardına sıralanmaya başladı. Bazıları ise Hz. Hüseyin?in katillerinin Irak ehlinden Amr Bin Sad?ın torunları olduğunu söylerken birileri buna nispet edercesine kışkırtıcı bir şekilde Yezid radıyallahu anh demeye başladılar.

Tek bir resule, tek bir kitaba inandığını, tek bir sancak altında toplanacağını iddia eden ümmet, şüphesiz en tehlikeli süreçlerden birine girmiş oldu.

Bu ümmetin parçalanması ise düşmanlarının arzusuydu. Sykes-Pico anlaşması yapılmış, ümmet bir çok parçaya, ulusa, devlete bölünmüştü. Bu güçler halen ümmeti bölmeye devam etmekte, Irak ve Sudan?da bu bölücülüğü aynen sürdürmektedirler. Tüm dünya birleşirken, ümmet sanki parçalanmak kaderiymiş gibi parçalanmasını sürdürmektedir.

Ekonomik parçalanma ise geri kalmışlığının en belli başlı nedenlerinden biridir. En basit alanlarda bile ekonomik bir topluluk oluşturulamamış, ümmetin gelişmesinin dinamikleri olan tarih, kültür ve dil konularında hiçbir varlık gösterilememiştir.

Ancak parçalanma ve bölünmenin bu kategorileriyle sahip olduğu bütün tehlikelerine rağmen, sonraki nesillerde doğru bir çaba ve iğdiş edilmemiş bilinçle küçük bir pencereden de olsa hala ümit ışığı içeri sızmaktadır.

Bu bölünmeler, içerden ve dışardan kışkırtılsa ve finanse edilse de genellikle hakim yönetici sınıfın veya bazı lobilere hizmet eden bir kısım zevatla sınırlıdır aslında. Halkların iradesiyle ve arzusuyla bütünüyle çelişen bu durum, buluşma, bir araya gelme, birleşme ve özgürleşme yönündeki mücadelesiyle kabil-i telif değildir. Asıl acıları dindiren, trajedileri hafifleten, az da olsa bizlere umut aşılayan yegane tutamak budur.

Ancak şu anki bölünme ve mezhebi çatışmadan ortaya çıkan parçalanma, sadece bir kısım elit, yönetici, uzman ve yetkiliyle sınırlı kalmayıp cadde ve sokaklara taştı, sıradan insanların davranışlarına yansıdı, onların söylemlerini etkiledi, onlardaki duygusallıkları tetikledi, neredeyse varlıklarının anlamı haline dönüşecekti. Trajedi buradadır, ne öldürüp ne de ihya eden, onurumuzu yerlerde süründüren tehlike tam da burada yatmaktadır.

Bölünmüşlük hali, dini referanslara dayanmakta ve tarihi yardımına çağırmaktadır. Her sorun, kimisinin dokunulmaz kimisinin ise mukaddes gördüğü akaidi mesele haline dönüşmektedir. Dengeler bozulmakta, herkes kendi kaynaklarındaki rivayet ve dayanaklara başvurmakta, tozlu sarı sayfaların yaprakları yeniden açılmakta, ölüler dirilerle birlikte seferberliğe çağrılmaktadır.

Bir tarafın sapkınlık gördüğünü diğeri yakınlaşma saymakta, birinin tezkiye addettiğini diğeri yamukluk ve doğru yoldan ayrılma olarak görmektedir. Hayır, şer olmuş şer ise hayra dönüşmüştür. Bazıları haram, helal, iman-küfür alanlarına girmiş, herkesle birlikte karanlık tünele girmek için can atmaktadır. İzafilik kaybolmuş, mutlak hakikati elde etme iddiası baskın çıkmıştır.

Ne yapmalı? Artık ümmetin bir takım mezhepleri arasında yakınlaşma konferansları düzenlemek ve bir takım vahdet sloganları atmak, ötekini kabul etme yönünde ahlaki öneriler getirmek veya herkesin birbirini anlamasına çalışmaya çağırmak işe yaramamaktadır.

Artık tarafların birbirleriyle toplantı düzenlemesini istemek, buralarda birbirlerine yağ çekmelerini, birbirlerini tebrik ve öpücüğe boğmalarını seyretmek yeterli gelmemektedir.

Bugün artık bazı fıkıhçıların ve yazarların söylediği şeyler çözüm olmamakta, tersine fitne ateşini daha da alevlendirmekte, köprüleri atmakta, ayrılıkları derinleştirmekten başka işe yaramamaktadır. Son dönemlerde düzenlenen bir takım paneller ve bilimsel toplantılarda olan budur.

Bazı uydu kanallarının konuyla ilgili tartışmaları gündemleştirmesi ve ekranlarına taşıması, hiç yararlı olmamış, bu yaranın kaşınmasından ve Sünnilerle Şiilerin birbirine girmesinden başka bir işe yaramamıştır.

Belki de ben bu buluşma ve toplantıların, sönmüş olan ateşin kenarındaki kıvılcımları harekete geçirdiğini söylemekle çok da sempatik görünmeyeceğim ama maalesef bazı TV programlarının, bazı köşe yazılarının nasıl taraflar arasında kavgaya ve sert tartışmalara döküldüğü ortaya çıktı.

Bazıları idealist bir şekilde olaylara bakarak bu tür tartışmaların tarihte çözümlenmeden kalmış zor sorulara cevaplar sunacağını ve yaşadığımız soruna bir çözüm getireceğini düşündü.

Dar akademik çerçevenin veya olgunlukla ve bilimsellikle yapılanların dışındaki bütün tartışmalar, başarısız olmaya mahkum diyaloglardır çünkü iki farklı tarih anlayışı, iki farklı bakış açısı, iki farklı rivayetler zinciri ve iki farklı dünyalar arasında yapılmaktadır. Bu tartışmalar tarafları galeyana getirmekten, insanları kışkırtmaktan, kabusları yeniden uyandırmaktan başka bir işe yarayamayacaktır.

Tüm bu buluşma ve toplantılar, tarihi bir takım olayların günümüze taşınmasına, soyut tarihi tartışmaların önünün açılmasına, insanların kalplerine kin yerleşmesine ve çok iyi niyetlerle organize edilmesine rağmen bazen oldukça kötü sonuçlara yol açmaktadır.

Bu tarihe sadece değinmek bile hazin mazinin çağrılması, saatli bombanın piminin çekilmesi, kabus görmekte olan kötü deve hamile olan hortlağın önünün açılması anlamına gelecektir.

Bu, tehlikesi ve riski henüz yeni fark edilen, kendisinden uzak durulmasını istediğimiz yanlış yöntemdir. Bu tarihin hızla terk edilmesini arzuluyor, sessizlik ve her iki tarafın kendi sahip olduklarıyla yetinmelerini, sadece yemek yemek veya bazı şeyleri kutlamak için bir araya gelmelerini istiyoruz.

Bu tarih, birbirimize karşı kullandığımız taktirde bizim için en büyük beladır, ancak her kesim bu tarihi iyi niyetle, provokatörce yaklaşımlardan uzak bir şekilde yorumlamaya kalkarsa kurtuluşumuzun bir parçası olacaktır.

Birlikte yaşamak, kabirleri eşelemeyen, mezardakileri rahat bırakan, anı gerçekçi bir insanilikle yaşayan, insanı erdem katılacak ve ihtiyacı karşılanacak bir varlık olarak gören, bunları yaparken de tablonun arkasındaki tozlara ya da tablonun örümcek bağlamış bölümlerine bakmayan, oraları karıştırmayan sessiz tavırdır.

Kur'an'ımız, ne Sünnilerin ne Şiilerin Kur'an?ıdır, bu Kur'an tüm Müslümanlarındır. Muhammed (s.a.v.) ne Sünni ne de Şii?ydi, bilakis hiçbir zaman müşriklerden olmayan hanif bir Müslüman?dı.

 

*Tunuslu Yazar

Bu makale İslam Özkan tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.

 

 

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş