DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

DOLAR

17,9630 ₺

EURO

18,4222 ₺

ALTIN

1.035,89 ₺

BİST

2.861,69 ₺

'Oruç en önemli sınavdır'

Yazar Metin Ünal Mengüşoğlu, ?İnsanın en önemli irade sınavlarından birisidir oruç? dedi.

18.09.2008 21:39:00

 

Özgün İrade dergisi Eylül sayısında Türkiye?nin önemli İslami Mücadele adamlarından Metin Ünal Mengüşoğlu ile bir hasbihal yaptı. Oruç, Ramazan ve Kur?an eksenli söyleşide çok önemli açıklamalarda bulunan düşünür ve yazar Mengüşoğlu, ?işilik oluşumu denilince oruç ilk akla gelen ibadetlerdendir. İnsanın en önemli irade sınavlarından birisidir oruç. İradesi sınanmayan insanın şahsiyeti gelişmez. Şahsiyet ile takva arasında kopmaz bir bağ vardır. Takva, malumdur ki bir bakıma kalabalıklar arasında kaybolmaktan korkmak anlamı da taşır? dedi. İşte, Özgün İrade dergisinin Mengüşoğlu ile yaptığı hasbihal;

ÜMİT AKTAŞ: Elâzığ, Malatya, İstanbul ve Bursa şehirlerinde geçen bir yaşama serüveniniz var. Selçuklu ve Osmanlı şehirleri bunlar. Bu şehirlerdeki izlenimlerinize İslâmî mücadele bağlamında değinebilir misiniz?

MENGÜŞOĞLU: Elâzığ doğduğum şehir, onu kendi irademle seçemezdim. Ama Rabbimin bana reva gördüğünden asla şikâyetçi değilim. Gözlerimi dünyaya açtığım bu şehrin geçmişinde yani Harput?ta, atalarımızın Anadolu?ya ilk adımlarını attıkları tarihlerden günümüze kadar, bu topraklarda ürettikleri, yarattıkları, yaşattıkları her türlü yaşama ve anlama modelinden bir iz, bir işaret kalmıştı. Adına geçici olarak Türk Tipi Müslümanlık diyebileceğimiz, daha ziyade heteredoks görüntülü bir dini yaşama modeli özelliği taşıyordu bu. Muhtemelen Orta Asya?dan taşınıp getirilmiş Veli Kültü, Baba-Dede merkezli inanç ve ritüeller olduğu gibi yaşamaktaydı. Efsaneler, menkıbeler, masallar üzerine bina edilmiş, yüzlerce yılın alışkanlığıyla sürdürülen ve dilden dile aktarılan pratiklerin temelinde sahih bilgi, bilinç ve imanı aramak boşunaydı.

Harput?ta bin dokuz yüzlü yılların başına kadar Amerikan, İtalyan, Fransız, Alman ve Avusturya misyon mekteplerinin varlığı ve canlılığı hatırdan uzak tutulmamalıdır. Orada yaşayan nüfus mozaiğinin zenginliğini hesaba katarak düşünmeliyiz. Arap, Kürt, Türk, Ermeni, Süryani, Keldani ve sözü edilen mekteplerin görevlileri bir arada yaşamaktadır. İnsan malzemesindeki çeşitlilik Harput?ta engin bir hoşgörü ortamı var etmiştir. Bu da gelişmiş, incelmiş ve damıtılmış bir kültür atmosferine kapı aralamıştır. Harput bugün ölü şehir mesabesindedir. Lakin Harput Folkloru ve Harput Ağzı bütün orijinalliği ve özgünlüğüyle yaşamaktadır. Bu folklorik öğelere baktığımız vakit de Harput?taki hoşgörü pratiğinin İslâmî ahlakî sınırları bir hayli zorladığını gözlemekteyiz. Birileri nezdinde olumluluk işareti olan bu geniş meşreplilik, benim açımdan özellikle de İslâmî mücadelem açısından eksi not olarak kişisel tarihime düşülmüştür. Elâzığ?ın insanı yani benim akrabalarım bu kültürel ve folklorik zenginliğin kazandırdığı bir gizli kibir ve gururu her vakit sinelerinde barındırmıştır. Biliyoruz ki gurur ve kibir insan fıtratına uygun düşmeyen tavır alışlardandır.

Rivayetler doğru ise Selçuklular ölülerini mumyalamakta mahirmişler. Sadece bu da değil bir iş ve eylemin İslâmî olup olmadığından daha önemlisi atalar kültüne dâhil olup olmadığıydı. Kadim gelenekleri bulunan bütün topluluklar bence bu ve benzeri marazlarla maluldürler. Bir husus var ki o da bana, Harput?un Osmanlıya bir borcu yok gibi gözükmektedir. Hatta alacaklıdır, zira Harput?u yıkan bir Osmanlı padişahı olan Sultan Abdulaziz?dir. Şehri o zamanki Mezra yani bu günkü Elâziz?e zor kullanarak taşıtan odur.

Malatya da benim seçerek taşındığım bir şehir değildi. Babamın demiryolculuğu ve tayini bizi bir süre Malatyalı kılmıştı. Orta mektep ve liseyi okudum Malatya?da. İlk mektep hayatım Diyarbakır?daydı. Sanat, düşünce ve inanç açısından bütün temelli şekillenmem Malatya ortamında gerçekleşmiştir. Orada Elâzığ?ın aksine son derece münevver bir Müslüman muhit vardı. Gerçi laf aramızda, M. Sait Çekmegil?i saymazsak, Malatya?nın diğer ünlü Müslümanları hep suyun (Fırat) öte geçesindendiler; çoğu Elâzığlıydı, bu da ayrı bir bahis. O zamanlar Malatya Fikir Kulübü resmen faaliyette idi. Müslümanların bütün ciddi meselelerinin konuşulup tartışıldığı bu kulüp, belki de Türkiye sathında benzeri bulunmayan bir fikri canlılığın önderliğini yapıyordu. Malatya, Eski Malatya?dan kopuktu. Eski Malatya?nın Harput?a benzeyen gelenekçi bir etkinliği hiç kalmamıştı. Üstelik Malatya yakın geçmişi itibariyle derinliği olan, bid?at ve hurafeye yüz vermeyen hatta onlarla mücadele eden ilim ve düşünce adamlarını barındırmıştı. Müftü İsmail Hatip Erzen, Çekmegil?in babası Sanih Hoca, Keşşaf Hoca, Keşşaf Hoca?nın oğlu Topal Hoca namlı zatlar şehre adeta damgalarını basmışlardı. Şehrin okuryazar bile olmayan köylü ahalisi mahalle kahvelerinde hadis ravilerinden, muhkem ve müteşabihten, nasih ve mensuhtan bahsediyorlardı.

Ben kendimi Malatya?da işte böyle bir muhitin içerisinde bulmuştum. İlk işim mektebi asmak ve bu muhitte kaybolmaktı. Ortaokul ve liseyi bu sebepten toplam on bir senede bitirebildim. İşim gücüm bu insanlarla birlikte her gün kendimizi yetiştireceğine inandığımız okumalar ve tartışmalara katılmaktı. M. Sait Çekmegil başta olmak üzere, Sait Ertürk ve Bahattin Bilhan hocalarımızın üzerimizde çok hakları vardır. Bütün Malatya esasen onlara minnettardır. Üstelik oradaki fikri canlılık daha sonraki yıllarda memleketin birçok şehrine taşınacaktı. Zira talebeler üniversiteye, memurlar da yeni tayinlerle farklı şehirlere giderek, Malatya?dan edindikleri diyalektiği, tenkidi ibadet sayan anlayışı yeni muhitlerine götürüyorlardı. Sadece benim yaşadığım değil Türkiye?nin yaşadığı İslâmî mücadelede Malatya?nın inkâr götürmez önemli bir rolü vardır.

Hatırladığım en eski tarihlerden itibaren, Şeyhine niçin diyen iflah olmaz, mürşide gassal önündeki meyyit gibi itaat edilmeli, camide dünya kelamı konuşulmaz gibi sloganların üzerine bina edilmiş birçok Anadolu şehrindeki dindarlıklar karşısında Malatya, sorgulayıcı, tartışmacı, mücadeleci, bilinçli bir Müslümanlığı yaşayıp yaşatarak model oluşturmuştur.

İstanbul, seçerek yerleştiğim bir şehirdi. Anadolu?dan İstanbul?a gelmek benim nazarımda Selçuklu dönemini kapatıp Osmanlı dönemecine girmekten farksızdı. Çünkü ben Osmanlıyı ancak İstanbul?da görmüştüm. Bizim yörelere sanki hiç uğramamış gibiydi. Zira ben taşrada iken hala Mengücek oğullarının son torunlarından birisiydim. İstanbul?da bu manadaki itibarımı tamamıyla kaybetmiştim. Yeni bir şahsiyet yeni bir kimlik bulmak ve ibraz etmek zorundaydım. Kimse beni tanımıyordu. Latife bir yana benim Malatya?dan taşıyıp getirdiğim İslâmî anlayış girdiğim her kapıda bir tepkiyle karşılanıyordu. Verilen burslarım kesiliyor, bir daha buraya ayak basarsam ayaklarımın kesileceği tehdidiyle uyarılıyordum. Arkamdan Vahhabi, Mezhepsiz, Sünnet Düşmanı gibi yaftalar yapıştırılıyordu. Yalnızlaştırılıyor ve görmezden geliniyordum. Bugün artık aynı noktada olmadığımızı görmekten bahtiyarım.

Bursa?ya yerleşme düşüncesi de kendime aitti. İstanbul?daki yorgunluğumun rövanşını alacaktım güya. Ama burası da Osmanlı?nın İstanbul dışında varlığını kısmen hissettirdiği iki şehirden ilkiydi. İlk Osmanlı başşehriydi. Şirin, çok tatlı bir şehirdi. Bolluk, bereket, yeşillik ve sükûnet telkin ediyordu. Tartışmalardan bıkkınlık gelmişti. Oturup eserlerimi yazabileceğim bir muhit lazımdı bana. Bursa?da fazlasıyla bulunuyordu aradığım özellikler. Mesela Bursa Mescitlerinin bir başka farklılığı gözlerden kaçmıyordu. Osmanlı?da din ile devletin henüz birbirinden ayrılmadığı dönemlerin ürünleriydi bu mescitler. Aynı kubbe altında devletin değişik birimleri ile mescit bir aradaydı. Çelebi Mehmet, Orhan Camii, Hüdavendigâr, Muradiye, Yıldırım Bayazıt hep aynı ruhu yansıtıyordu. Namazgâhlar ve Ulucami ise Cuma mescitleri sıfatıyla büyük tutulmuşlardı. Bu ruhu sevmiştim.

Yerleştiğimden itibaren Bursa yirmi yıl içerisinde büyük tahribata uğradı. Belediyeler kötü ve anlayışsız yönetimleriyle Bursa?nın yok edilişine beni de tanık tutuyorlardı. Muazzam bir göç dalgası altında eziliyordu şehir. Beri yandan sükûneti sebebiyle kimi kodamanların yerleştiği bu şehir, laik Kemalist zihniyet tarafından pilot bölge ilan edilmişti. Kimseye göz açtırılmıyordu. Sınai gelişmişliği sebebiyle de bütün mason locaları zavallı Bursalıları kuşatmıştı. Işık, hava, mimarî kirlilik doruk noktaya ulaşmıştı. İslâmî mücadelede ise Bursa partiye oy sağlayan üç beş kimliksiz varlık belirtisinin ötesine geçemiyordu. Ben ne mi yapıyordum? Simsar adlı şiirimde dediğimi yapıyordum: Ben, bir köşede mahcup/ Güzelliğimden utandım/ Ve bense kopmuş düğmesini dikerim gömleğimin/ İkindiye çok var daha.

ÜMİT AKTAŞ: Siz öykü, deneme, şiir gibi farklı alanlarda yazmaktasınız. Sizin bir şiirinizi hatırlıyorum. Kuveyt?i işgal eden bir ABD?li askerin postalını öpen bir Irak askeriyle ilgili. Şimdi ise Irak işgal edildi ve oldukça trajik olaylar yaşandı. Adorno, bilirsiniz, Austwitz?den sonra şiir yazılamaz demişti. Bu bağlamda, siz, Irak işgali akabinde ne söyleyeceksiniz?

MENGÜŞOĞLU: Benzer olaylar Irak?ın işgali ertesinde de yaşandı ve benim yine kalbim kanadı. Şark toplumlarının ruhuna sinmiş bir Zillet Vergisi var adeta. Seyyid Kutup merhumun İslâmî Etütler adlı eserinden bu ifadeyi emanet aldım. Yine aynı kitapta bir başka makalenin adı ise Amerikan Tipi Müslümanlık?tır. Aradan yarım asır geçmiş olmasına rağmen şark toplumlarının hala benzer tepkiler vermesi ne kadar az mesafe aldığımızın göstergesidir. Adorno?yu anlıyorum ama şairleri susturursanız geriye kimin sesi kalır ki? Ben Saddam Hüseyin zamanında Bağdat?ta milattan önceden beri sürdürülen bir Babil Geleneğine, Merbit Şiir Şöleni?ne davet edilmiştim. Esasen Saddam Hüseyin bu şölenleri yasaklamıştı. Benim katıldığım yıl yeniden izin vermiş. Saddam?ın şöleni yasaklama sebebini şöyle anlattılar: Şölenlerden birisine ünlü Arap Şairi Nizar Kabbani de davet edilmiş. Kabbani, malum, batı dünyasında yaşıyor. Paris?ten uçağa binmiş, dönüş biletini de cebine koymuş, zira geldiği gibi dönmeyi planlıyormuş. Sebebi şu olay: Kabbani katıldığı bu şölende Bir Diktatörün Anatomisi adlı şiirini seslendirmiş. Şiirde kimsenin ismi anılmıyormuş. Kabbani şiirini okuyup taksiye atladığı gibi hava alanına oradan uçakla Paris?e derhal geri dönmüş. Kabbani havalandığında onun şiirini düşünenler bu şiirdeki portrenin bire bir Saddam Hüseyin olduğunu fark etmişler. Hemen peşine düşülmüş ama Kabbani yakalanamamış. Saddam Hüseyin de Babil?den beri devam eden bu geleneği durdurmuş. Şairlerin böyle bir işlevleri vardır. Mesela Resulullah?ın şairi Hasan bin Sabit?in muharebelerdeki rolü bilinmektedir. Nitekim Pakistan?ın bağımsızlığı hatırlandığında Muhammed İkbal?in adı unutulabilir mi? Yine Türk Bağımsızlık savaşı Mehmet Akif?siz düşünülemez. Ben de Irak ?ta Filistinli Çocuklar adlı kısa şiirimi okuduğumda hayli duygulanmıştım.

ÜMİT AKTAŞ: İslâmcılık terimi rahatsız edici bir terim ve siz de bu terimden rahatsızlığınızı ifade ediyorsunuz. Sizi rahatsız eden ne ve bu terimin yerine ne ikame edilebilir?

MENGÜŞOĞLU: İslâmcılık terimi uydurma ve tarihsiz bir terimdir. Osmanlıyı yıkan ve yerine yeni rejimi ikame eden irade bunu mahsus istemiştir. Malum, o dönemde bu memlekette güya üç inanç ve düşünce cereyanı varmış gibi gösterilmiştir: İslâmcılık, Türkçülük ve Garpçılık. Bununla demek istenmiştir ki İslâm da tıpkı diğer cereyanlar gibi fikir akımlarından herhangi birisidir. Oysa Osmanlıda daha geniş tabirle doğuda İslâm, cereyanlardan biri değil tek cereyan ve tek fenomendir. Öncelikle bunun dişini kırmak istemişlerdir. İkincisi, Müslümanlar kendilerini kendileri tanıtmadan, adlandırmadan, kimliklerini kendi irade ve ifadeleriyle ortaya koymadan önce, sinsi bir kurnazlıkla Osmanlıyı yıkanlar koymaya, adlandırmaya kalkışmışlardır. Maksatları İslâm?ı da tıpkı diğer bir takım cılız fikir akımları gibi sıradanlaştırmaktır. Bu ahlaksız oyun maalesef büyük oranda tutmuş görünmektedir. Zira Kendini İslâm?a Nispet Eden Aydınlar (bu benim çok eski bir adlandırmamdır, şimdilerde başkaları da kullanmakta) artık alıştılar İslâmcılık yaftasından rahatsızlık duymamakta ve bunu kullanmaktadırlar.

Toplumsal hayatın değişkenliği inkâr götürmez. Malumdur ki Rad Suresi 11. âyetinin mesajı bu hususta bizim rehberimizdir. Aklımda kaldığı kadarıyla zikredecek olursam, orada: Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez denilmekteydi. Şark toplumları her zaman yaptıkları gibi yine değişim ve dönüşüme direnir ve kendilerini kendi iradeleriyle değiştirmeye kalkışmazlarsa, yabancı rüzgârlar eser, gelir onları da değiştirir. Lakin bu sefer kendilerinden olmayan iradelerin istikametinde bir değişime uğrarlar. İslâmcılık terminolojisi konusunda yaşanan üç aşağı beş yukarı böyle bir tersinden değişim hadisesidir kanaatimce.

ÜMİT AKTAŞ: Müslümanların gelenek ve modernizm arasında sıkıştıklarını belirtiyor ve düşünmenin farz olduğunu söylüyorsunuz. Bu ikilemden çıkış yolu için ne öneriyorsunuz?

MENGÜŞOĞLU: Eskilerin bir ifadesi vardı: ilim tarifle başlar. Şark toplumları bir hayli zamanlardan beridir ilim anlayışlarını emperyalist batılıların tarifleri üzerine bina etmektedirler. Bilgi, bilinç ve iman ise bir takım kavramlardan hareketle anlam kazanır. İnsanın konuşmasını ve düşünmesini sağlayan dilin, kendi inanç manzumesinin terminolojisiyle kurulmamış olması en büyük engel ve açmazdır. Şark toplumlarının geleneğinde Uzak Doğudan eski Yunan?a, Şamanizm?den Mecusiliğe kadar her dünya görüşü ve yorumundan harmanlanmış heteredoks bir yapı vardır. Modernizmin dayattığı bireyci, maddeci dil ise zaten daha başlangıçta marazi niteliğiyle sırıtmaktadır. Ben bu iki dil arasına sıkışmış toplumumuza evvela gündelik farz ibadetler arasına doğru düşünmeyi katmasını öneriyorum. Ardından konuşma ve düşünme dilini olabildiğince gelenek ve moderniteden arındırarak, doğrudan İlahî Vahyin diline ve terminolojisine döndürmesini diliyorum. Kaldı ki bu dileğimi bugün artık düşünen her Müslüman münevver benimsemektedir sanıyorum.

Düşünmenin farziyetini şunun için önemsiyorum. Ben Düşünmek Farzdır adlı kitabı yayınladığımda, kimileri gizli kibirlerini açık eden bir itirazda bulunup şöyle demişlerdi: aksini söyleyen mi var? O zaman çok şaşırmıştım. Yahu eğer aksini söyleyen yoksa niçin otuz iki yahut elli dört farzın arasında bu önemli farzı kimse hatırlamıyordu? Yahut akait kitapları durmadan itaat?in vücubiyetini vurgularken, nerede, ne vakit isyan edeceğimizi söyleyeceklerdi? Başınıza getirilen sultan fasık da facir de olsa ona itaat ediniz buyruğunun yanına, en büyük cihat zalim sultana karşı Hakkı söylemektir düsturunu ne zaman yerleştireceklerdi? Anlaşılan oydu ki evet, düşünmek farzdı ama sanki farzı kifayeydi. Bizim yerimize büyükler düşünürse yeterdi. Onlar bizim yerimize de bilgilenir, bilinçlenir, bizim yerimize de iman ederler olur biterdi. Ortaya böyle saçma sapan bir sonuç çıkıyordu. O halde kimsenin kimse yerine yargılanmayacağı, kimsenin günahını başkasının çekmeyeceği, Allah?tan başka kimsenin şefaatinin fayda vermeyeceği günde halimiz nice olurdu? Ben bütün bu hakikatlere dikkat çekmek istedim, umarım başarmışımdır.

ÜMİT AKTAŞ: Ben Demokrat Değilim diyorsunuz; bu sözünüzden otorite karşıtlığını anlamıyorum elbette. Peki, bunu hangi anlamda kullanıyorsunuz?

MENGÜŞOĞLU: İslâmcılık terimiyle alakalı soruyu cevaplarken ileri sürdüğüm endişeler,  demokrasi kavramı için de geçerli. Demokrasi bazen bir maske bazen de bir put gibi algılanmaktadır. Dünyada tek bir demokrasi modeli var mıdır? Hak?kı nazarı itibardan düşürerek bir halkın kendi kendini yönetmesi nasıl mümkün olacaktır? Bize hep sorarlar, İslâmî bir yönetim modeli göstermemizi isterler. Tersinden aynı soruyu biz soralım; hangisi demokrasidir? Kraliçeli Anglo Sakson ülkeleri mi? Rusya mı yoksa Amerika mı? Yahut İsrail, Mısır ve Türkiye mi? Hatta Amerika?nın Afganistan, Irak, Somali, Sudan, Kore, Vietnam ve Kamboçya?ya ihraç etmek istediği bir rejim midir demokrasi? Besbelli ki kavramsal bir sahtekârlıkla karşı karşıyayız.

Ben asla saltanat taraftarı birisi değilim. Ama bir mukayese yapalım. Demokratik seçimlerde mi yoksa geçmiş dönemlerdeki sultanların değişiminde mi halkın iktisadi gücü daha çok çar çur ediliyordu? Bir padişahın değişiminde memleket iktisadiyatının ne kadarı sarf ediliyordu? Ya demokratik seçimlerde ne kadarı? Bir ikincisi modern dünyada sahiden halkın hür seçimi ile başa gelen, getirilen her iktidar serbestçe kendi politikasını uygulayabiliyor mu, gerçekten iktidar oluyor mu? Cezayir, Filistin, Pakistan, Türkiye üzerinde düşününce hangi sonuçları elde ederiz?

Ben mutlak hüküm ve hikmet sahibi olarak yalnız Allah?ı tanıyan bir kimseyim. Ancak biliyorum ki biz insanlar, yalnız yaşayamayız, sosyal yaratıklarız, kendimizi bir toplum içerisinde ifade ederiz. Her birimiz bir topluma mensubuz, işin tabiatı ve sünnetullah budur. Öyleyse elbette yönetenlerimiz ve yönetilenlerimiz olacaktır. İnanıyorum ki Müslüman dünya bizzat kendi eliyle düştüğü bu zillet hayatından sıyrılırsa, düşünerek inanmaya başlar ve o yaralı bilincini tedavi ederse kendi yönetim modelini de geliştirecektir. Demokrasi gibi sahteliklere ihtiyaç duymayacaktır.

 

Bana bu hususta en ağır gelen nedir biliyor musunuz? Şu anda memlekette hakiki(!) demokrasi ve hakiki(!) laikliği özleyen kesimin Müslümanlar arasındaki bir kitle olmasıdır. Soruyorum bunların hakikisi(!) nasıl oluyor? İşte bu elimizdekiler niçin hakiki demokrasi ve laiklik olmasın? Her ikisi de işte böylesine zulümlere kapı aralayan uygulamalardır. Uygulananlar ise hakiki demokrasi ve laikliktir. Bu rejimlerden daha iyisi beklenemez.

ABDULAZİZ TANTİK: Saf, samimi bir imanın kaynağı Kur?an?dır. Bu ilkeden hareketle Kur?an?ı hayata aktarırken hangi ilke ve yöntemlere sahip olmalıyız?

MENGÜŞOĞLU: Ben burada Kur?an kelimesi yerine Vahiy kelimesinin kullanılmasını daha münasip buluyorum. Esasen demek istediklerimiz farklı değil elbette. Sadece şunu ihmal etmemeliyiz ki malumunuz, Allah?ın Mushaf?taki vahiyleri ile birlikte kâinattaki ve bizzat insanın fıtratındaki İlahî Vahiyleri de okumakla ödevliyiz. Saf ve samimi bir imanın bilgi ve belge kaynağı tüm İlahî Vahiylerdir. Onları hayatımıza aktarırken bizim gibi kadim geleneği bulunan toplumlarda, kültür, folklor, yerli değerler, ulusal kalıntılar hülasa her türlü asabiyet en büyük engel ve problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Hele tek dile mahkûm bir okuyucu isek, mütercimlerin insafına terk edilmişiz demektir. Hiçbir sözü, meali, iddiayı, muhakeme ve murakebesiz, tartışmasız kabullenmeye mezun değiliz. Bütün görüşleri dinler, okur, inceler ve bir kanaate varmadan evvel en son kalbimize, hani şu akleden kalbimize sormazsak, bir mukallitten öteye geçemeyiz. Taklidi imana cevaz veren akait kitapları benim belimi bükmüştür. Çünkü yeryüzünde taklidi mümkün olmayan yegâne eylem, Allah?ın bizden istediği Kendisine şeksiz, Ahrete şüphesiz bir iman ile Salih amelden başka nedir ki? İşte bunun taklidi imkânsızdır.

Eskiler akıl imanın müteradifidir demişlerdi. Bu sözü biraz açtığımız vakit ortaya çıkan hâsıla bu işin taklitle yapılamayacağını gösterecektir. Ancak türlü siyasi sosyal sebeplerle belki de geçici süreler için ortaya sürülen bu vakti geçmiş, modadan düşmüş reyleri izlemekten uzak durulmalıdır.

Kur?an?ı hayata aktarmanın yegâne sağlam yolu ve yordamı Allah Resulünün tutum ve davranışlarıyla belirlenendir. O?nun hayatında dogma, ezbercilik, şerhçilik, haşiyecilik, taklitçilik gibi cahiliye adetlerine yer yoktu. Bütün tebligatı açık ve seçik bir dille sunulduğu gibi, her türlü görüşe meydan okuyan bir özgüvenin de sahibiydi. Kimin eteğinde ne taş varsa getirip dökmelerini ister. Kınayanın kınamasından asla korkmaz. En önemli öğretisi ise, fetvacılar ne fetva verirlerse versinler, mükellefin, daimi tavrının, en sonunda kendi kalbine/ vicdanına sorması istikametindeydi. En değerli ve vazgeçilemez yöntem bence budur.

ABDÜLAZİZ TANTİK: Ramazan ayı Müslümanların dini duyarlığının üst seviyeye çıktığı bir zaman kesitidir. Kişiliğin oluşumu bağlamında bu ayda Kur?an ile ilgimiz, iletişimimiz ve yaklaşım biçimimiz ne olmalıdır?

MENGÜŞOĞLU: Ramazan ayında Müslümanların hassasiyeti artıyor, bunu gözlemek mümkün. Lakin bana bazı hususlarda bir yanlışlık varmış gibi geliyor. Oruç ibadetinin her ne kadar ferdi ruh ve beden olarak doğrudan ilgilendiren, etkileyen bir yönü varsa da, içtimai boyutu daha köklü ve derinlerdedir diye düşünüyorum. Ferdi hassasiyeti artan Müslümanlar bu ayda umumiyetle namazı çoğaltmaktadırlar. Bu ayda ne yapılmalı, sorusunun ilk cevabı bol bol namaz kılınmalı şeklinde verilmektedir. Oysa ben böyle düşünmüyorum. Oruç ibadetinin içtimai tarafı üzerinde düşünürsek, bu ayda namaz yerine mali, iktisadi ibadetlerin çoğaltılması daha anlamlı gelecektir. Zaten ziyade yani nafile ibadetlerin namaz ve oruca tekabül edenleri, kişilerin gücü, takati ölçüsünü aşacak oranda çoğaltılıp durmaktadır. Oysa güç ve kuvvet sahibi kişilerin bu kuvvetini o yolda daha çok harcaması, maddi güç sahiplerinin daha ziyade infak etmesi, fikri güç sahiplerinin de daha fedakârca davranıp uyarı ödevini artırması şeklinde yoğunlaşmalı değil midir? Peki, niye herkes daha ziyade namaza yoğunlaşmaktadır? Hatta sadece namaz da değil sabahlara kadar tesbihler çekilip eller havada beklenmektedir. Çünkü bu ibadet ne mala, ne cana, ne keseye dokunuyor. En ucuz, en rahat, en risksiz bir ibadet biçimidir. Ramazan ayında seferlere, mukatelelere çıkmış bir Resulün ümmeti, bugün neden korkarak var gücünü namaza hasretmektedir acaba?

Kişilik oluşumu denilince oruç ilk akla gelen ibadetlerdendir. İnsanın en önemli irade sınavlarından birisidir oruç. İradesi sınanmayan insanın şahsiyeti gelişmez. Şahsiyet ile takva arasında kopmaz bir bağ vardır. Takva, malumdur ki bir bakıma kalabalıklar arasında kaybolmaktan korkmak anlamı da taşır. Bu ne demektir? Yani takva ehli sıradan bir kişi olmayacaktır. Ezberleri ve sıraları, hizaları bozacaktır. Takva ehli hayırlarda yarış yolunda en öne düşmek için can atacaktır. En önde olmak, göze batmak demektir. Belirgin olmak, öne çıkmak demektir. Şahsiyet de bir anlamda görünür olmak, göze batmak demek değil midir? İşte size bizim kavramlar arasındaki muhteşem bir tevhidi uyumdan tipik bir örnek. O halde daha çok namaz, üç aylarda oruç, yahut her Salı Perşembe orucu gibi uygulamalar bence asıl mesuliyetten kurnazlıkla kaçışın birer örneğidir. Herkes kendi eteğindeki sahici mal ve mülkiyetinden bir şeyleri çoğaltarak vermek durumundadır. Yoksa yoksulun da zenginin de sadece oruç tutup namaz kılarak ve bunları çoğaltarak takva ve şahsiyet arayışı değildir.

ABDÜLAZİZ TANTİK: Eğitim ve öğrenim hakkında neler söylersiniz? İslâmî eğitim ve öğrenimin Kur?an bağlamındaki önemi üzerine düşüncelerinizi alabilir miyiz?

MENGÜŞOĞLU: Benim mevcut eğitim sistemleri hakkında umumi bir kanaatim vardır. Birileri paylaşır mı paylaşmaz mı bilmem! ama bence bugünkü eğitim sistemi materyalizmin insanoğluna attığı bir kazıktır diyorum. Özellikle de memleketimizdeki şu son duruma bir baktığımızda, mektepler, ya askerlikten kaytarma, yahut da iş bulma kurumuna dönmüştür. Eğitim ve öğrenimi insanların ruh ve ahlak basamaklarında, fazilet yönünde geliştiren bir meşguliyet olmaktan çıkartıp yalnızca iş bulabilmenin sertifikasını dağıtan kurumlara döndürmek sizce başka bir anlam ifade ediyor mu?

Eğitim ve öğretimin insana bir meslek edinmeyi değil daha iyi insan olmayı önceleyen bir mekanizma olması gerekmez mi? İnsanlar elbette bir takım meslekler melekeler de edineceklerdir. Bunun da yol ve yordamları vardır. Daha ziyade usta çırak ilişkisiyle geliştirilmelidir mesleki eğitimler. Oysa adına bugün Örgün Eğitim denilen şu sistemli eğitim modelleri, yani her kademedeki mekteplerin uyguladıkları model, insanları tek tipleştirmenin, tornadan geçirerek birbirine benzetmenin yani kısacası insanlıklarından çıkartarak robotlaştırmanın müesseseleridirler adeta. Allah?ın aynı batından çıkan karındaşları bile biricik, tek yarattığı bir dünyada siz herkesi arzuladığınız bir şekle sokarak birbirine benzetmenin çareleri peşinde koşarsanız, elinizde, sonunda okumuş cahillerden başka kimse kalmaz.

Cenab-ı Allah bütün insanlara ?kimi istisnaları unutmadan- irade, idrak, şuur ve meleke yani sanat kabiliyeti bahşederek ayrı birer şahsiyet aşısı yapmıştır. Herkes tektir. Kabiliyeti, karakteri, ilgileri başka başkadır. Herkes kendi kabiliyeti, karakteri, ilgisi istikametinde bir eğitim ve öğrenim alırsa ancak bu insani ve elbette İslâmî bir model oluşturacaktır. Bu modelde yaşına başına, kabiliyetine, eğilimine, mizacına, algı gücüne bakmaksızın yüz kişiyi aynı amfiye doldurarak tümüne aynı bilgi ve beceri aktarımında bulunulmaktadır. Bu usul bence gayrı insanidir. Bizim modelimizde yüz talebeye bir hoca değil belki bir talebeye on hoca tahsis edilerek uygulanan bir eğitim ve öğrenim metodu sahiden yetiştirici, yüceltici, yararlı ve hayırlı olacaktır. Kur?an öğretisini insanlara tebliğde bulunan Resulullah?ın metoduna da bakarsak aynı şeyi görürüz. Bütün tebliğler teker teker ve yüz yüze gerçekleşmiştir. Tarih boyunca gerçekleşen toplu benimsemelerin birçoğu baktığınız zaman,   illetli görünmektedir. Toplu bağlanış ve kopuşlar, fert iradesinin hiçe sayıldığı kalkışmalar bizim yöntemimiz olamaz gibi geliyor bana. İnsanların gönülden katılmadığı, herkesin herkese uyduğu kabuller de redler de sakıncalıdır. İnsanın gönül yatkınlığı her işin başı sayılmalıdır. Değil mi ki iman da aynı zamanda bir gönül yatkınlığı hadisesidir. Aklımız iman ederken gönlümüz inkâr ederse mümin sayılabilir miyiz? Aklı gönülden ayrı bir melekeymiş gibi düşünmek bile fıtratı tanımamaktır bence.

Örgün eğitimler yerine yaygın eğitimlerden daha ziyade verim aldığımız ortadadır. Bilgi, beceri, bilinç, fazilet yönünde insanları sağaltan soluk, sistemli resmi mekteplerden daha çok herkesin gönüllü olarak katıldığı oturumlardan ve okumalardan elde edilmektedir.

ABDÜLAZİZ TANTİK: Son olarak Müslümanların Kur?an ile ilgisi, ilişkisi ve bakışı üzerine neler söylersiniz? Müslüman ve Kur?an bize neyi hatırlatmalıdır?

MENGÜŞOĞLU: Şurasını inkârdan gelemeyiz ki Müslümanlar uzunca zamanlardan bu yana Allah?ın hitabı olan Kur?an?dan uzak/ kopuk bir hayat yaşamaktalardı. Bunu hangimiz görmezden gelebiliriz? Kur?an?ın insan hayatını değiştirici/ dönüştürücü soluğu neredeyse unutulmuş gibiydi. Gerçi onun mazrufunu değil lakin zarfını yüceltici, kutsayıcı tutumlar yok değildi. Ama bu o yüce kitabı özne olmaktan çıkartıp nesne hizasına indiren bir sonuç doğurmuştu. Yüzlerce yıl sadece nesnesini kutsayan bir bakış, ilgi ve ilişki içerisinde geçip gitti. Müslüman çoğunluklar maalesef Kur?an?ın diriltici güç ve kudretinden habersiz silik, mistik ve mitik bir hayat sürdüler. Bunun bir sebebi az önceki soruya verdiğim cevapla da ilintilidir. İslâmî fetihler sırasında bazen büyük topluluklar kitleler halinde Müslüman kimliği kazanıyordu. Bu tür dönüşüm ve değişimler, sahih söylem ve eyleme ulaşıncaya kadar bazen aradan uzun zamanlar geçebiliyordu. Söz konusu uzun zamanlar esnasında ise eski adet ve alışkanlıklar yeni din ve diyanetle birbirine karışıyordu. Ortaya çıkan yaşama modeli artık söyleyip durduğum şu heteredoks inanışı ortaya koyuyordu.

Türkiye toplumu için Kur?an?la ilişki bakımından garip bir tecelli vardır. Mesela koskoca Osmanlı imparatorluğu boyunca sultanlar halklarının eline kendi dilleriyle okuyup anlayabilecekleri mütekâmil ve sahih anlamda bir tek Kur?an meali Türkçe ve Kürtçe vermemişlerdi. Altı yüz yıl boyunca yaşandığı söylenen İslâmî bir hayatın Kur?an?dan bunca kopuk durması nasıl izah edilebilir? Bunun ikna edici bir bahanesi bulunabilir mi, sanmıyorum. Gaflet mi yoksa bilinçli bir tercih midir bilmiyorum! ama Osmanlının İslâmi hayatında Kur?an?ın pek az bulunduğunu gözlemliyorum.

Ne garip tecellidir ki Osmanlıyı yıkan, Kur?an harflerini alfabeden kaldıran, Şeriat hukukunu ve hilafeti ilga eden yeni rejim, resmi emirle halkın eline kendi diliyle anlayacağı bir Kur?an tefsiri yazdırtabilmiştir. Denilebilir ki onların niyeti kötüydü. Zira halka ibadeti Türkçe yaptırmak istiyorlardı. Bu sebepten tefsir yazdırttılar. Öyle bile olsa bu nasıl bir hikmettir ki hiç de onların arzusu gerçekleşmedi. Elmalılı Küçük Hamdi Efendi?nin tefsiri okuyanlar üzerinde çok ciddi bir etki yarattı. Ayrıca onunla birlikte öyle güzel bir çığır açılmış oldu ki insanlar artık Kur?an?ın deyim yerindeyse öznesinin farkına vardılar. Öyle günlere geldik ki sadece Türkçe meal ve tefsirlerin telif ve tercümelerinin tümünün toplamı bugün yüz sayısına yaklaşmıştır. Bu bence biraz da Kur?an?ın bereketidir. Kötü niyetle bile olsa kendisine yaklaşana hidayet edebilme kudreti vardır Kur?an?ın. Çünkü eğer Müslümanlar beceriksiz çıkarsa Rabbim dilediğinde inanmayanlarla da nurunu tamamlayabilir.

Kur?an?ın yaptığı bir nevi İlahi kılavuzluktur. Bu kılavuzluğu kabul etmeyen veya görmezden gelenin dili ve ayakları sürçecektir. Kendisine başka kılavuzlar edineceği için de dünya ve ahret saadetini ıskalayacaktır. Çünkü insan kılavuzsuz yapamaz. Bu çetrefilli hayat yolunda hepimizin kılavuza ihtiyacı vardır. Şaşmayan, şaşırtmayan yegâne kılavuz ise Kur?an?dır. Son Allah Resulünün yaşayan Kur?an olarak vasıflandırıldığı bir haber vardır. Bence her Müslüman yaşayan Kur?an olmak için gayret sarfetmelidir.  

Kaynak: www.ozgunirade.com

 

 

 

 

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş