DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

İSTANBUL

19:54:00

İftar vakti

BURSA

19:53

04:41
19:53
SAHUR
İFTAR

ANKARA

19:37

04:27
19:37
SAHUR
İFTAR

SİVAS

19:20

04:11
19:20
SAHUR
İFTAR

ERZURUM

19:04

03:54
19:04
SAHUR
İFTAR

HAKKARİ

18:51

03:51
18:51
SAHUR
İFTAR

İSTANBUL

19:54:00

İftar vakti

ANKARA

19:37

04:27
SAHUR
19:37
İFTAR

ERZURUM

19:04

03:54
SAHUR
19:04
İFTAR

Laik köktencilik üzerine

Teknoloji ve endüstriyel katliam mekanizmalarıyla silahlanan ütopik ideolojiler son yüzyılda on milyonlarca insanı öldürdü.

11.04.2008 10:32:00

Chris Hedges*

Amerika?daki savaş din ile bilimin arasındaki bir savaş değildir. Dindar ve laik köktenciler arasındaki bir savaştır. İnsanlığın kendisini mükemmel yapabileceği ve kaderine hükmedebileceği ütopik ve büyülü inançla kendinden geçmiş iki grubun arasındaki savaştır.

İnanç çağında yaşıyoruz. Akıl, teknoloji, bilim ya da Mesih İsa?nın tekrar gelmesiyle mükemmel olacak bir dünyaya doğru bir tür olarak geliştiğimize inandırıldık. Kötülük kökten yok edilebilir. Gelişmeye engel gibi duran belirsiz güçler veya kültürler üzerine savaş ilan edildi. Laikseniz din soykırımdan, adaletsizlikten, zulümden, geri kalmışlıktan, zihinsel ve cinsel baskıdan dolayı suçlanır. Laik hümanizm tekrar doğarsanız Şeytan?ın bir aracı olarak etiketlenir.

Bununla beraber, insanlığın ahmaklığı her yeri kaplıyor. Tüm insan çabalarına bulaşıyor. Kendini kurumsal dinden veya bilim ile akıl tutkusundan muaf tutmuyor. Bizi kuşatan en büyük tehlike inananlardan ya da ateistlerden gelmiyor. Asıl tehlike dinin, bilimin ya da aklın kisvesi altında olup kendimizi insan tabiatının sınırlarından özgürleştirip insan türlerini mükemmelleştirebileceğimizi hayal edenlerden geliyor.

Tür olarak ahlaken geliştiğimizde ısrar edenler kendilerini kandırıyorlar. Bilimde ya da insan tarihinde veya insan tabiatında bu düşünceyi destekleyen bir şey yok. İnsan bireyleri insan topluluklarının yapabildiği gibi ahlaki gelişimler sağlayabilir ama aynı zamanda ahlaki bozukluklar da yapabilir. Kişisel ve toplu tarihlerimiz doğrusal değildir. Aydınlık ve karanlık dönemler arasında değişiyoruz. Maddesel olarak ileri gidebiliriz ancak ahlaken ileri gitmiyoruz. Toplu ahlaki gelişmeye olan inanç insanlık tarihinin trajik gerçeği kadar insan yapısına özgü kusurları da göz ardı ediyor. Kaçınılmaz ahlaki gelişmeye olan inanç, laik ya da dindar formda nasıl gelirse gelsin, büyülü bir düşünce. Bu efsane hikayelerinin laik versiyonu pek çok kilise kürsüsünde vaaz edilenden daha az fantastik ya da daha az hayal ürünü değil.

Ütopya kelimesi 1516?da Thomas More tarafından Yunan hiçbir ve yer kelimelerinden türetilmiştir. Ütopik olmak, fantastik ve gerçekdışı bir dünyanın oluşturulması için yaşamak kişiyi gerçekten uzaklaştırmak için hiçbir yerde yaşaması demekti. Sadece gerçeğe dayalı bir etik inşa ederek kişi insan yapısının ve insan gücünün tehlikelerini ve sınırlarını göz önüne alabilir ve sosyal ve siyasal problemlerimizle başa çıkmak için davranışımızı ayarlamaya başlayabiliriz. Mümkün olmayan gelişmelerin ve muhteşem sonuçların tüm ütopik planları ahlaki kirlilik, suçluluk ve fanatiklikle sonuçlanıyor.

Amerika Birleşik Devletleri tarafından şimdiki ?terörle savaş? ütopik bir bakış açısıdır. Savaşılıyor ki böylelikle kötülük şiddetle kökünden yok edilebilsin. Bunun taraftarları küresel kapitalizmin ?akıl? güçleriyle yönetilen ?makul? ve ?sivil? hale gelecek bir dünya vaat ediyor. ?Terörle savaşı? destekleyenler zafer elle tutulabilir bir duyguymuş gibi konuşuyorlar. Bu uyum içinde bir dünya asil görüşü bizi insan gelişimi adına yurt dışındaki sürgün yerlerimizde ve Irak?ta gereksiz cinayet ve zulüm işleyen canavarlara, suçlulara dönüştürmek için kullanılıyor.

Özgürlük, evrensel mutluluk ve refah isteğinin insan hayalinde baştan çıkarıcı bir çekiciliği vardır. Ayrıcalıklı, ütopik tarikatlarla aşılanan ilk kiliseleri de işgal etmişti. Bir tür olarak ahlaken geliştiğimiz düşüncesiyle rahatladık. İşlerin daha da iyiye gitmesini istiyoruz. İlerlediğimize inanmak istiyoruz. Bu umut gerçeklikten daha güven verici. Ama şu anki dünyamızdaki bütün işaretler ekolojik tahribat ve iklim değişikliği, çoklu nüfuslar, aşırı nüfus ve doğal kaynakları yavaş yavaş azaltan savaşlar neticesinde ortaya çıkan anarşiyi ve toplu nüfus göçlerini işaret ediyor. Bu büyüyen felaketlere gönderme yapmak için kullanılması gereken bilim bizi korumak için değil, kazanç sağlamak ve ekonomiyi harekete geçirmeye çalışan kuruluşların bir aleti haline gelecektir. Genetik olarak değiştirilen organizmalar ve nanoteknolojiler gibi potansiyel olarak tehdit eden yeni teknolojiler canlıların yaşadığı yere etkisi anlaşılmadan serbest bırakıldı. 1930?da yaklaşık 2 milyar olan küresel nüfusun 21. yüzyılın ortalarında 8 ila 9 milyara fırlaması bekleniyor. Bu da demek oluyor ki kontrolsüz büyüme olursa artık kendimizi besleyip güçlü tutamayacağız, özellikle Çin gibi uluslar Avrupa ve Kuzey Amerika?daki sanayileşmiş ulusların tüketim seviyelerine çıkmaya çalışıyor. Bize tabiattan sağlanan hayatı destekleyen hizmetlerin yaklaşık olarak üçte ikisi zaten dünya çapında baş aşağı düşüşte. Eski fetih, genişleme ve sömürü savaşları hava, gıda, yaşanılabilir hayat şartları ve su gibi temel ihtiyaçlar için yapılan savaşlara yerini bırakacak. Biz bu faciaya doğru giderken, bilim adamları keşifler yapmaya, bu keşifleri bize sunmaya ve bu sarsıntıyı kolayca atlatmaya devam ediyor.

Bilimin ve aklın bizi kurtaracağı inancı bu büyüyen felaketleri göz ardı etmeyi ya da küçültmeyi mümkün kılıyor. Bilimin tanrısı bizim adımıza müdahale edecektir diye rahat düşünceyle felakete doğru sürükleniyoruz. İşlerin ilere gitmediği ve muhtemelen daha da kötüleşeceği bir dünyada yaşamak moral bozucu. İnsan tabiatının geri dönülemez sınırlarında ve büyük hatalarında tuzağa düşmüş yaratıklar olarak kendimizi düşünmektense yüzyıllarca insan gelişiminin nihai sonucu olarak bir sürecin zirvesinde olduğumuza inanmayı tercih ediyoruz. Kaçınılmaz süreç düşüncesi bizi kargaşa zamanında rahatlatıyor. Kendimizi yaratılışın merkezine koymamıza, kendimizi diğerlerinden daha üstün görmemize izin veriyor. Dar kişisel menfaatimizi evrensel bir iyiliğe dönüştürüyor. Ancak bu ahlaki olarak sorumsuz. Gözlerimizi gerçeklikten başka tarafa çevirmemize ve umutlarımızı saçma bir inanca bırakmamıza izin veriyor.

Bilim gibi akla dayalı ve ölçülebilir yöntemlerin insan toplumunu mükemmelleştirmek için kullanılabileceğine olan inanç büyüye, meleklere ve ilahi müdahaleye olan inançtan daha az saçma değil. Maddi dünyayı değiştirme sürecinin bir parçası olan bilimsel yöntemler bulanık siyaset, fikir, değer ve etik dünyasında neredeyse faydasız. Ancak kolektif ahlaki sürecin olabilirliğine, tür olarak ruhen ve ahlaken gelişebilme yeteneğimize inanma baştan çıkarıcı. Geçmişte mümkün olmayan hayallerin ardından koşan nüfusların mahkum olduğu şeydir ve bize de tekrar hükmetmekle tehdit ediyor. Merkezinde insandan daha fazlası olabileceğimiz hatta tanrılar olabileceğimiz ayartıcılığı bulunuyor.

Tanrı?ya inanan ya da inanmayanlardan korkmamıza gerek yok. Günaha inanmayanlardan korkmamız gerekir. Günah kavramı her şeye gücümüzün yetmeyeceğinin, insan kusurlarıyla ve kendi menfaatimizle sınırlandığımızın saf kabulüdür. Günah kavramı mükemmel bir dünyanın ütopik hayallerinde bir kontroldür. Kendi mükemmelliğimize inanmamızdan ve insan türünün bilimde ve teknolojide maddi gelişmelerle birlikte ahlaki gelişmeler de sağlayacağı yanılsamasından bizi korur. Tanrı?dan uzaklaşmak zararsızdır. Azizler bunu yüzyıllardır yapmaya çalışıyor. Günahtan uzaklaşmak faciadır. Tanrı?nın iradesini bildiklerini ve onu taşıdıklarına inanan dindar köktenciler ciddi insan sınırlamalarını önemsemezler. Onlar günahtan uzakmışlar gibi davranırlar. Richard Dawkins?ten Sam Harris?e, Danniel Dennett?e, Christopher Hitchens?a kadar laik ütopikler de insan olduklarını unutmuşlardır. Hem onlar hem de dindar köktenciler mutlak önemsiz şeylerle uğraşırlar. O gördükleri gibi görmeyenler, konuştukları gibi konuşmayanlar ve davrandıkları gibi davranmayanlar ancak değişime ya da köklerini kurutmaya değerler.

İnsan tabiatının geliştirilebileceğine ve mükemmelleştirilebileceğine, tarih boyunca muhteşem bir zirveye doğru hareket ettiğimize olan inanç kusurlu bir ilahiyattır. Dindar ya da laik başlıklar altında kurulacak vahşi ve eskatolojik görüşlere izin verir. Esas tehlikeli olan bu inançtır. Ve yeni ateist yazarlar grubunun düşüncelerini renklendirmektedir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize Tanrı?nın bakışıyla değil, rasyonel zekanın saflığına göre söyleyeceklerdir. Onlar da kendi görüşlerine uymayanları yok etmeye çalışacaklardır. Onlar da Aydınlanma erdemlerine kendi hoşgörüsüzlüklerini saracaklardır.

Sam Harris şöyle yazıyor; ?Bazı öneriler öyle tehlikelidir ki onlara inanarak insan öldürmek ahlaki bile sayılabilir. Bu olağan dışı bir iddia gibi görünebilir ancak sadece yaşadığımız dünya hakkında sıradan bir gerçeği beyan edebilir. Belli inançlar taraftarlarını ulaşılan her huzurlu ikna aracının ötesine yerleştirirlerken, onları başkalarına karşı olağan dışı şiddet davranışları işlemeye teşvik ediyorlar. Aslında bazı insanlarla konuşmak bile yok. Esir edilemiyorlarsa ve genellikle edilemezler, o zaman hoşgörülü insanlar nefsi müdafaa için onları öldürmekte kendilerini haklı çıkarabiliyorlar. Amerika Birleşik Devletleri?nin Afganistan?da yaptığı budur ve diğer Batılı güçlerin kendimize daha çok maliyetle ve İslam dünyasının herhangi bir yerindeki günahsız insanlara teşebbüs etmeye kalktığı da budur. Aslında fikir savaşı denilen şeyde kan dökmeye devam edeceğiz.?

Mutlak diye iddia edilen herhangi bir bilgi türünün bilgi olması sona erer. Bir inanç türüdür. Harris ve diğer ateist yazarlar 1 milyar Müslümanı küçük bir suçlu ve terörist alt kümesine benzetir. Medeniyet adına haklı çıkarılamayacağı haklı çıkarır. Bu ateistlerin akıl ve bilim jargonu altında saklı tutkuları ütopyaları adına toplu kıyımlar gerçekleştiren Hıristiyan ve Müslüman köktencilerin tutkuları gibi iflas etmiştir. Dindar köktenciler kendi korkuları ve kendi itibarlarını büyütmeye hizmet etmesi için dini saptırıp çarpıtıyorlar. Ateistler aynı şeyi bilim ve akılla yapıyorlar. Bu iki grup insan doğasına karşı fetih yapabileceğimiz, kusurlarımızı aşıp mükemmel toplumu inşa edebileceğimiz efsanesiyle uğraşıyorlar.

Bu ateistler ve Hıristiyan radikaller kendilerinin hizmetinde ve kendi güçlerinde olan ahlaken iğrenç küçük inanç sistemleri kurmuşlardır. Bizi gerçekliğe dayanmayan bir dünyaya zorluyorlar, güç ve şiddetin, kendini büyük görmenin ve kör ulusalcılığın sorgusuz sualsiz iyi olduğu bir dünyaya. Bizi bilmediğimizden ve anlamadığımızdan korkmaya itiyorlar. Bu korkuyu zorbalığı ve savaşı haklı çıkarmada kullanıyorlar. Onlar gibi görünen ve davranan küçük idollerin önünde eğilmemizi istiyorlar. Tanrı?ya veya akla bir gün yeterince inanırsak istediğimiz her şeye bir gün sahip olacağımızı söylüyorlar.

İnsan olmanın sert sınırlarını kabul etmeliyiz. Gerçekle yüzleşmeliyiz, gelecek on yıllarda iç açıcı olmayan ve zor olacak bir gerçeklikle. Ütopik bakış açılarıyla gözleri kör olanlar mümkün olmayan hayallerini ve asil ideallerini gerçekleştirmek için kaçınılmaz şekilde güç kullanacaklardır. Ne kadar barbar olursa olsun sonuçların araçları haklı çıkaracağına inanıyorlar. Teknoloji ve endüstriyel katliam mekanizmalarıyla silahlanan ütopik ideolojiler son yüzyılda on milyonlarca insanı öldürdü. Erdem ve gerçeklik adına acı çekmemizi ve ölmemizi istiyorlar. Ateistler sonunda bize eski ve tehlikeli bir inancı sunuyorlar. Bu daha önce gördüğümüz bir inanç. Bu savaşmamız gereken bir inanç.


*Harvard İlahiyat Okulunda seminere giden Chris Hedges,?I Don?t Believe in Atheists (Ateistlere İnanmıyorum)? kitabının yazarıdır. Bu yazı Hedges?in Sam Haris ile münazarası kısmından esinlenerek kitaptan adapte edilmiştir.



Bu makale Hale Akman tarafından TİMETURK için tercüme edilmiştir.



Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

YORUMLAR (0)

Görüş Bildir Bizimle Paylaş