DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

Çeçenistan'daki esir kamplarından kaçış

İnsanlık dışı işkencelerin uygulandığı Çeçenya esir kamplarında yaşananların hüzünlü öyküsü...

28.02.2008 01:13:00

Esir Kampları Esirleri Birliği, bu hikayelerden birini kaleme aldı. Hikaye 1984 doğumlu Hamzayev Ali Sutarbiyeviç'in başından geçenleri gün ışığına çıkarıyor. Güvenlik nedeniyle isimlerin değiştirildiği hikaye Çeçen halkının korkunç trajedi tarihinden sadece bir halka. İşte kurtuluşu için mucizevi diyen Hamzayev Ali?ninEsir Kampları Esirleri Birliği?ne anlattıkları:

14 Ağustos 2002'de Gudermes şehri civarında Kunduhovo'da yürütülen kimlik kontrolü yada 'temizlik' diye adlandırılan operasyonda tutuklandım. Orada akrabalarımızın yanında yaşıyorduk, çünkü sık sık açılan ateş sonucunda yarısı yıkılmış evimizde yaşamak mümkün değildi, orada kalmak tehlikeliydi. Babam tüm aileyi amcaoğluna götürmüştü, çünkü uzun zamandır orada ateş açılmıyordu, bölge Kadirov'un kontrolünde idi ve temizliklerin orada sıkça olmadığı, yani buranın güvenli bölge olduğu söyleniyordu. Orada kaldığımız süre içinde birkaç defa 'temizlik' oldu, ama hiç kimse bize bir şey demedi. Ama o sabah köyde anlaşılamayan bir panik vardı, silah sesleri, küfürler duyuluyordu ve biz endişeliydik. O gün ilk defa federal ve Çeçen OMON'un ortak temizliği oldu, Çeçen OMON'una kimse önem vermedi, onlardan maskeli biri Ruslardan daha çok gaddarlık etti. Ben o zamanlar bunun GRU birliği olduğunu bilmiyordum, ama onların tüm Çeçenlere karşı çok düşmanca yaklaştıklarını gördüm. O sabah onlar bahçeye girdiğinde babam o güne kadar yaptığı gibi belgelerimizle yanlarına çıktı. Ama ona hepimizi bahçeye çıkarmasını emrettiler ve çıkarak babamızın yanında durarak hepimizin orada olduğunu gösterdik. Herkese baktılar ve nedense bakışları benim üzerimde kaldı ve bana kimliğimi göstermemi emrettiler, ben de onun ellerinde olduğunu söyledim.

Onların başkanı pasaportumu alarak sayfalarını çevirdi ve kadınlar olduğu halde pis küfretti ve yaşıma göre sağlıklı olduğumu söyledi. Ardından bağırdı ve tüm erkeklere duvarın önünde durmalarını söyledi. Söylenileni yaptık, çünkü bugün onların her zaman olduğu gibi belgelerimizin kontrol edip, evi arayıp barışçıl şekilde gitmeyeceklerini anlamıştık. Duvarın önünde durdurdular ve bizi aradılar, kınnap üzerine oturmamızı emrettiler, daha sonra aralarından beni aldılar ve bahçenin ortasına götürdüler, seçkin küfürleri ile beraber dövmeye başladılar. Annem ve kız kardeşlerim ağlamaya başladı, babamsa beni korumak için atıldı, ama silahla durdurdular. Ellerimi arkaya götürdüler ve kelepçe vurdular, başıma çuval geçirdiler. Daha sonraki hareketlerini görmedim, sadece annemin ve kız kardeşlerimin çığlıklarını duydum.

Beni zırhlı araca bindirmeye başladıklarında, anlaşılan annem bana atıldı, çünkü dayak sesi ve annemin acıdan nasıl ofladığını duydum. Onlar bahçede babamın akan kanını bırakarak, beni zırhlı araca bindirerek terk ettiler. Henüz iki gün önce öğrendiğime göre, babamın bilinci yerine gelmedi ve götürülmemden altı saat sonra öldü.

14 Ağustos 2002'den beri ailem ve Çeçenya hakkında hiçbir şey bilmiyordum, halbuki kaçtıktan sonra öğrendim ki bir yıl boyunca köyüme sadece 10 kilometre uzakta idim. Biz dış dünyadan, insan gözünden uzaktık, etrafımızda birkaç alay vardı. Burada 251. atış alayı, 622. tank tugayı ve OMON birliği, paralı alay ve diğerleri vardı. Bizi dize kadar suyun olduğu 2,5-3 metre derinliğindeki çukurlarda tuttular. Daha sonra sonbaharda, yer yerden üfleyen bir yere götürdüler. Çukur bu yeni yere göre daha sıcaktı bile, orada hiç değilse cereyan yoktu. Mart ayından sonra yeniden çukurlara götürdüler.

İlk iki ay boyunca her gün sorgu için çıkardılar ve bilincimi kaybedene kadar dövdüler. Bizi çeşitli eylemleri, hatta duymadığımız eylemleri bile üstlenmeye zorluyorlardı, kaldıkları yerlerde televizyon vardı ve ne olup bittiğini biliyorlardı. Direnişçilerin nerede olduğunu veya Mashadov'un nerede gizlendiğini soruyorlardı, ama biz bunu nereden bilebilirdik. Onların bunların bizden iyi bilmeleri gerekiyordu, çünkü kontrol noktalarından Çeçenya'nın sivil insanları bile rahatça geçemiyorlardı, direnişçiler nasıl olup da burunlarının dibinde yaşıyordu. İşkenceler çeşitliydi: Elektrik şoku, vücutta izmarit söndürmek, başa naylon torba geçirip nefessiz bırakmak. Alnın etrafına ip bağlıyorlardı ve gözlerin alna kayması için ense üzerinde döndürüyorlardı. Bunun gibi daha birçok şey vardı, hepsini birden hatırlayamıyorsun: Boş kola şişelerini kafa üzerinde kırıyorlardı, dayaktan sonra kelepçelerle tavana asıyorlardı veya baş aşağı asıyorlardı.

İlk yemeği beşinci gün verdiler. Aynı kuyuda olan üç kişiye verilen bir parça bayat ekmek ve bir çeşit konserve kutusu idi. Bazen bize iki-üç kişi daha katıyorlardı, ama yemek miktarına eklenmiyordu. Su üç gün arayla veriliyordu, biz de çukurdan su içiyorduk, nasıl veba veya kolera olmadığımızı anlamıyorum zaten. Allah'ın bizi ölümden koruduğu gibi bundan da koruduğu görülüyor.

Eğer biri tüberküloz olduysa, onu bir yere alıp götürüyorlardı ve bir daha onu görmüyorduk. Ama bir keresinde onların başına ne geldiğini öğrendik: Onları kimse tedavi etmiyordu, ölüme yakın olduklarında onları bir kuyuda topluyorlardı ve kimse onları yedirmiyordu, işkencecilerimizin ifade ettiğine göre, onlar orada ?Son nefeslerini veriyordu'. O çukurları dolduruyorlardı ve yenileri için başka çukurlar açıyorlardı. Bizler paralıların sık sık kendi aralarında bizim esir kampını 'mezar' olarak adlandırdıklarını duyuyorduk. İlk başta onların neden konuştuğunu anlamadık. Bunu, beraberimdeki üç kişinin hastalandığı ve benim sağlıklı olduğumdan başka bir çukura götürüldüğümde anladım. Orada Ali bana o çukurda kalan üç kişinin başına ne geleceğini anlattı. Geceleyin, yukarıda bazı hareketlenmeler olduğunu duyduk, bize kadar askerlerin bazı küfür cümleleri geliyordu, bu cümlelerden paralıların askerleri sabahleyin beni attıkları çukuru doldurmaya zorladıklarını anladık.

Yanımıza sıkça diğer çukurlardan atılan yenileri geliyordu ve bundan bu bölgede gerçekten çok sayıda meçhul kardeş mezarının olduğu sonucunu çıkarmak mümkündü. Demek ki, onlar burayı mezarlık olarak adlandırmakta haklıydı. Onların sayısının ne kadar olacağını söyleyebilecek biri olabilir mi, ama bu sayının az olmayacağını düşünüyorum!

Bu çukur daha kuru idi, galiba ayaklarımızın altında taş olduğu ve su onların arasında olduğu için böyleydi, ama üzerine serecek bir şey olmadığında uyumak nasıl olur anlıyorsunuzdur. Çukur boyut olarak küçük idi ve uzun bir süre Adam atılana kadar orada Ali ile biz yalnızdık. Anlıyorsunuzdur, gerçek isimlerimizi söylemiyorum, çünkü şimdi her yerde arıyorlardır.

Burada oluşumuzun ikinci ayından sonra sanki bizi unuttular, çünkü hiçbir anlatacak şeyi olmayan bizden başka yenileri geliyordu ve onlar üzerinde 'çalışıyordu'. Biz ise sanki onlara gına getirmiştik. Şimdi biz onlar için iş gücü olmuştuk. Bizi su ve odun için götürüyorlardı, bir bahçeye odun saklamaya zorladılar, büyük ihtimal karargahlarının bahçesi idi. Bazen onların unuttuğu gençlerin cesetlerini bir çukura atmak ve çukuru kapatmak durumunda kaldık. Ama onlardan biri bilinmeyen bir şekilde öldürüldüyse eğer, bizi hemen hatırlıyorlardı ve ölenlere imrenecek kadar sıkı azarlanmalara maruz kalıyorduk. Bunun dışında bizi doyurmayı da bırakmışlardı ve öğle yemeğinde solucan toplamak zorunda kaldık. Bu tür 'öğle yemeği' arayışlarında sonradan bizi soğuktan koruyacak olan inler kazdık. Ama oraya sadece geceleri, 'Haydin tarla sincapları inlere!' komutundan sonra girebiliyorduk, ama onun da bir kuralı vardı, fener ile kuyu aydınlatıldığında görülecek şekilde kafaların dışarıda olması gerekiyordu. Eğer bu komuta olmadan gizlendik veya birini başının başı görülmediyse, bize onların ifade ettiği gibi 'papara yiyorduk'. Hepimizi çukurdan çıkarıyorlardı, dövüyorlar veya işkence ediyorlardı. Bazen hangi gün olduğunu anlayamaz olurduk, hatta geçen bir yıl süresiz geldi.

Hiçbir planımız olmadığı halde bir gün uygun bir anda kaçmaya karar verene kadar böyle devam etti: Konuştuk ve ne olacaksa olsun kararı aldık. O gün suya bizden beş kişiyi götürdüler: Ben, Ali, Adam ve komşu çukurdan iki kişi. 'Tarla sincaplarından' birinden endişeliydik, çünkü o aramızda kısa bir zamandır vardı ve ona güvenebilir miyiz bilmiyorduk. Su için bizi genellikle GRU askerleri götürüyordu.

Nehre geldiğimizde, su deposu için bizi zincirle bıraktılar, deponun dolması için iki saatte beş ton doldurmak lazımdı. Su doldurduğumuz kovaları veriyorduk, paralılar ise bele kadar üstlerini çıkarmışlar BMP aracının üzerinde oturuyorlardı. Onlardan biri suya yaklaşıncaya kadar bir şeye gülüyorlardı. Suya yüzünü uzatınca bağırdı: 'Çocuklar su değil, banyo sütü, haydin yıkanalım!'. Bizi korumak üzere birini kıyıda bırakarak suya atladılar. Bir dakika sonra onlar Gums nehrinde çalkalanıyorlardı, dünyada her şeyi unutmuşlardı. Nöbetçimiz bizden çok onlara bakıyordu, durumu değerlendirdik ve kaçma teşebbüsünde bulunmanın zamanı geldiğine karar verdik. Kısmetse kaçarız, değilse acılarımız son bulur ve şehit oluruz, çünkü beraberimizde ne kadar götürebilirsek o kadar düşman da götüreceğiz. Safımız yavaş yavaş BMP yakınına bırakılmış silah yığınına yöneldi. Su taşıyıcılarından beşincisine güvenmeyerek, yapacağımızı sessizce aramızda konuştuk.

Kaçmaya niyetlendiğimizi ve kendisine güvenmediğimiz hissederek nöbetçiyi kendisinin alacağını söyledi. Sessizce kovayı koyduk ve silaha atıldık, Said, Allah ondan razı olsun, GRU askerine atıldı. Ama asker dönüp ateş açmayı başardı. Ama yaralı Said onu kucakladı ve bize ateş etmesine izin vermedi. Bizi kendisi ile koruyarak karşı ateş açmamıza fırsat verdi. Askerlerin sudan çıkmasına izin vermeden sağanak ateşle, bu cehennemden kurtulacağımıza inanmayarak ormana kaçtık. Ormanda bize düşman mermileri yetişti, ama durmadık. Yeni yaralar almamak için uzun süre ilerledik. Daha sonra aşağıda bizi arayacaklarını anladık ve yukarı kaçtık. Kısa bir süre sonra aşağıda helikopterler göründü, hatta uçak. Vedeno köyü tarafına iki roket bıraktı ve uçak kayboldu, helikopterler ise ormanın üzerinde uzun süre döndü. Galiba bizi yukarıda aramak akıllarına gelmedi, çünkü onların aklında bizim yukarı çıkacak gücümüzü olmadığı vardı.

Ne kadar koştuk hatırlamıyorum, çünkü uzun süre ormanda izleri şaşırarak yolumuzu uzun süre kaybettik. Birkaç kez nehri koşarak geçtiğimizi biliyorum, çünkü askerlerden birinin nereye gittiğimizi göstermek için kalmadığına emin değildik. Ama durum bizim hayrımıza idi ve akşama doğru küçük bir çiftlik veya köye ulaştık. Anlayacağınız üzere kurtarıcılarımızın güvenliği açısından adlarını söyleyemem. Bize ilk yardım müdahalesinde bulundular, yiyecek verdiler ve aynı gece sınırdan geçirdiler. Gerisini siz de biliyorsunuz.



Kaynak: Ajans Kafkas

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş