Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis yine kürsüye çıkmış, yine Türkiye üzerinden bir güç hikâyesi yazmaya çalışmış. "Türkiye ile zayıf bir konumdan müzakere etmeye razı değilim." diyor. Ardından sözü 2019'a getiriyor, Türkiye'nin o gününü anlatıyor, Yunanistan'ın bugününü öne çıkarıyor ve ortaya sanki bölgedeki güç dengesi kökten değişmiş gibi bir tablo koymaya çalışıyor.
Fakat burada küçük bir sorun var.
Sanırım Sayın Miçotakis, boy aynasına bakmıyor.
Çünkü insan boy aynasına baktığında kendisini olduğu gibi görür.
Miçotakis'in baktığı aynanın ise farklı bir özelliği var.
Nasıl ki lunaparklardaki eğri aynalar kısa boylu bir insanı iki metre, zayıf bir insanı dev gibi gösteriyorsa, Sayın Miçotakis'in baktığı ayna da Yunanistan'ı olduğundan büyük, Türkiye'yi ise olduğundan küçük gösteriyor.
Oysa jeopolitikte böyle aynalar yoktur.
Orada rakamlar konuşur.
Tarih konuşur.
Coğrafya konuşur.
Üretim konuşur.
Savunma sanayii konuşur.
Diplomasi konuşur.
Ve en önemlisi, devletlerin kriz anlarında ortaya koyduğu irade konuşur.
İşte bütün bu başlıklara birlikte baktığınızda ortaya çıkan fotoğraf, Sayın Miçotakis'in aynasında gördüğü fotoğraftan oldukça farklıdır.
Türkiye ile Yunanistan elbette komşudur.
Elbette Ege'de ve Doğu Akdeniz'de anlaşamadıkları başlıklar vardır.
Ancak Türkiye ile Yunanistan'ı aynı stratejik terazide tartmaya çalışmak, dışarıdan bakıldığında gerçekçi bir değerlendirme değildir.
Çünkü Türkiye'nin konuştuğu jeopolitik alan ile Yunanistan'ın konuştuğu jeopolitik alan aynı değildir.
Türkiye; Karadeniz'den Kafkasya'ya, Balkanlar'dan Orta Doğu'ya, Doğu Akdeniz'den Afrika Boynuzu'na kadar uzanan geniş bir coğrafyada güvenlik, diplomasi ve enerji denklemlerinin merkezinde yer alan bir ülkedir.
Yunanistan ise çoğu zaman Türkiye üzerinden kendi güvenlik politikalarını tanımlayan bir perspektifle hareket etmektedir.
Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında ortaya çıkan tabloyu anlatmak için belki de en doğru benzetme şudur:
Bu durum, hafif sıklet bir boksörün ağır sıklet bir boksöre meydan okumasını andırıyor.
Elbette ringe çıkan her sporcu mücadele eder.
Elbette her devlet kendi güvenliğini güçlendirmek ister.
Ancak boksun değişmeyen bir kuralı vardır.
Sıklet.
Çünkü sıklet farkı yalnızca fiziksel güç değildir; dayanıklılığı, etki alanını ve oyunun seviyesini de belirler.
Devletler arasında da durum farklı değildir.
Tarihî birikim...
Jeopolitik etki...
Ekonomik ölçek...
Askerî kapasite...
Teknolojik üretim gücü...
Diplomatik ağırlık...
Bütün bunlar devletlerin gerçek sıkletini belirler.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki farkı yalnızca birkaç platform ya da birkaç yıllık savunma yatırımı üzerinden okumaya çalışmak ise bu sıklet farkını görmezden gelmektir.
Sayın Miçotakis'in Türkiye'ye yönelik meydan okuyan söylemleri de bu nedenle, dışarıdan bakıldığında iki denk gücün rekabetinden çok, iç kamuoyuna verilen siyasi mesajlar olarak değerlendirilmektedir.
Sayın Miçotakis konuşmasında sürekli 2019'u anlatıyor.
Oysa Türkiye'nin hikâyesi ne 2019'la başlar ne de tek bir savunma platformuyla açıklanabilir.
Türkiye'nin hikâyesi; ambargolar karşısında geri adım atmak yerine üretmeyi seçen mühendislerin hikâyesidir.
Türkiye'nin hikâyesi; "Bize vermezlerse biz yaparız." diyen devlet aklının hikâyesidir.
Türkiye'nin hikâyesi; gecesini gündüzüne katarak laboratuvarlarda çalışan genç mühendislerin, teknisyenlerin ve bilim insanlarının hikâyesidir.
Birileri hâlâ satın aldığı platformların sayısını konuşurken...
Türkiye o platformları meydana getiren teknolojiyi konuşuyor.
Birileri ithalatın hesabını yaparken...
Türkiye ihracatın rotasını çiziyor.
Birileri bugünü kurtarmaya çalışırken...
Türkiye gelecek on yılların teknolojisini planlıyor.
İşte asıl fark tam da burada başlıyor.
Gerçek güç, vitrine koyduğunuz birkaç modern sistem değildir.
Gerçek güç; o sistemleri tasarlayacak mühendislik kabiliyetine, geliştirecek bilimsel altyapıya, üretecek sanayiye ve hiçbir ülkenin kapısını çalmadan kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek stratejik bağımsızlığa sahip olmaktır.
Bugün Türkiye savunma sanayiinde tam da bu dönüşümü yaşamaktadır.
İnsansız hava sistemlerinden elektronik harp teknolojilerine...
Milli savaş gemilerinden füze sistemlerine...
Radar teknolojilerinden haberleşme altyapılarına...
Uydu çalışmalarından yeni nesil platformlara kadar uzanan geniş bir alanda Türkiye artık yalnızca kullanan değil, geliştiren, üreten ve ihraç eden ülkelerden biri olma hedefiyle ilerlemektedir.
İşte bu yüzden bugün dünyada Türkiye konuşuluyor.
Uluslararası krizlerde Ankara'nın tavrı merak ediliyor.
Enerji koridorları planlanırken Türkiye hesaba katılıyor.
Karadeniz konuşulurken Türkiye konuşuluyor.
Orta Doğu konuşulurken Türkiye konuşuluyor.
Kafkasya konuşulurken Türkiye konuşuluyor.
Afrika'da yeni dengeler kurulurken Türkiye konuşuluyor.
Çünkü Türkiye artık sadece gelişmeleri izleyen değil, gelişmelerin yönünü etkileyen ülkelerden biri olarak görülüyor.
Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan da, uluslararası diplomasinin dikkatle takip edilen liderlerinden biri olarak öne çıkıyor. Farklı ülkeler ve çevreler, politikalarını farklı şekillerde değerlendirse de, yürüttüğü diplomasinin bölgesel ve küresel gelişmeler üzerindeki etkisi geniş biçimde tartışılıyor. Türkiye'nin birçok uluslararası başlıkta masada yer alması, söz sahibi olması da Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın üst düzey liderlik özelliklerinin bir neticesi ve aynı zamanda üstün diplomatik başarısının bir sonucudur.
Türkiye bugün yalnızca kendi güvenliğini düşünen bir devlet değildir.
Aynı zamanda bulunduğu coğrafyada denge üretmeye çalışan bir devlettir.
İnsani krizlerde yardım ulaştıran...
Diplomasinin tıkandığı yerde diyalog kanallarını açık tutmaya çalışan...
Bölgesel istikrarı önceleyen...
Kendi güvenliğini güçlendirirken aynı zamanda stratejik dengeyi korumaya çalışan bir devlettir.
İşte bu nedenle bugün dünyanın birçok ülkesi, Türkiye'nin atacağı adımları dikkatle takip etmektedir.
Çünkü Türkiye'nin söyleyeceği sözün, atacağı adımın ve ortaya koyacağı tavrın uluslararası dengelerde karşılığı vardır.
Sayın Miçotakis'in konuşmasında dikkat çeken bir başka cümle ise şuydu:
"Türkiye'nin ne yapacağını bilmiyorum."
Aslında bu cümle, farkında olmadan kurulmuş en doğru cümle olabilir.
Çünkü gerçekten de Türkiye artık ezber bozan bir ülkedir.
Dün insansız hava araçlarıyla konuşuluyordu.
Bugün millî savaş uçağı konuşuluyor.
Dün millî gemiler konuşuluyordu.
Bugün uzay teknolojileri konuşuluyor.
Dün elektronik harp konuşuluyordu.
Bugün yapay zekâ destekli savunma sistemleri konuşuluyor.
Türkiye her geçen gün yeni bir teknoloji başlığı açıyor.
İşte bu yüzden Türkiye'nin yarın ne yapacağını yalnızca Miçotakis değil, dünyanın birçok başkenti dikkatle takip ediyor.
Elbette biz komşularımızla gerilim değil, huzur isteriz.
Çatışma değil, istikrar isteriz.
Ancak kimsenin de Türkiye'nin geldiği noktayı küçümseyerek birkaç siyasi cümleyle bu yürüyüşü gölgeleyebileceğini düşünmemesi gerekir.
Çünkü Türkiye artık sadece sınırlarını koruyan bir ülke değildir.
Türkiye; üreten bir ülkedir.
Türkiye; geliştiren bir ülkedir.
Türkiye; oyun kuran bir ülkedir.
Türkiye; bölgesel dengelerde ağırlığı hissedilen bir ülkedir.
Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Bu millet kendisine biçilen rolü hiçbir zaman kabul etmedi.
Dün teslim olmadı.
Bugün de olmayacak.
Yarın da olmayacak.
Çünkü Türkiye'nin gerçek gücü yalnızca ordusunun envanterinde değildir.
Türkiye'nin gerçek gücü; milletinin iradesinde, mühendisinin aklında, bilim insanının ufkunda, devlet geleneğinde ve üretme kararlılığındadır.
İşte Sayın Miçotakis'in aynasının gösteremediği gerçek tam da budur.
Türkiye, artık başkalarının yazdığı senaryolarda kendisine rol biçilen bir ülke değildir.
Türkiye, kendi senaryosunu yazan; kendi oyununu kuran; kendi teknolojisini geliştiren ve kendi geleceğini kendi iradesiyle inşa eden bir devlettir.
Bu yüzden bugün Türkiye'yi ciddiye almak bir nezaket meselesi değil, uluslararası siyasetin değişen gerçeklerinden biridir.
Ömer Selim Subaşı / TİMETÜRK