“Apaşikârsın ama gizlisin,
Can içindesin ama candan münezzehsin.
Her şey sensin, hiçbir şey sen değil.”
Ne kadar derin bir söz…
İnsan yüzyıllardır aynı sorunun peşinde: Hakikat nerede?
Uzaklarda mı? Gökyüzünün ardında mı? Dağların, denizlerin, kitapların içinde mi?
Yoksa insanın kendi içine döndüğü o sessiz yerde mi?
Tasavvuf bize belki de tam burada başka bir pencere açar. Hakikati sadece bakarak
değil, görerek aramayı öğretir. Çünkü görmek başka, bakmak başkadır.
Ağaca herkes bakabilir; fakat içindeki kudreti herkes fark edemez.
Demek ki mesele sadece gözde değildir.
Mesele, bakanın gönlündedir.
Bugün dünyada büyük bir telaş var.
Herkes görünmek istiyor. Herkes bilinmek, beğenilmek, konuşulmak, takip edilmek
istiyor. İnsanlar kendilerini anlatmak için yarışıyor. Oysa tasavvuf insana bambaşka
bir yol gösteriyor:
Görünmekten önce görünmez olmayı öğren.
Övülmekten önce övgüye ihtiyaç duymamayı öğren.
Kendini büyütmekten önce kendini bil.
Çünkü insanın en büyük yolculuğu dışarıya değil, kendi nefsinden hakikate doğru
yaptığı yolculuktur.
Belki de “apaşikârsın ama gizlisin” sözünün sırrı burada saklıdır.
Hakikat gözümüzün önündedir ama biz onu alışkanlıklarımızın, hırslarımızın,
korkularımızın ve egomuzun arkasında göremeyiz.
Bir nefes alırız ve hayat devam eder.
Kalbimiz atar.
Güneş doğar.
Yağmur yağar.
Bir insan gecenin bir vakti ellerini açıp kimsenin bilmediği bir derdini Rabbine anlatır.
Apaşikârdır ama gizlidir.
Belki de insanın olgunlaşması,
“Ben kimim?” sorusuna cevap bulmasıyla değil; bir gün
bu soruyu sorarken “Ben sandığım kişi değilim” diyebilmesiyle başlar.
Çünkü insan kendisini ne kadar büyütürse büyütsün, sonunda anlayacağı şey şudur:
Biz bu dünyaya sahip olmak için değil, emanet taşımak için geldik.
Elimizdeki her şey geçici.
Övgü geçici
Kırgınlık geçici.
Zenginlik geçici.
Gençlik geçici.
Güzellik geçici.
Makam geçici.
Hatta insanın kendisine ait sandığı hayat bile…
Geriye ne kalıyor?
Belki de sadece niyet.
Kimse görmezken yaptığımız iyilikler…
Kimsenin bilmediği dualar…
Affettiğimiz insanlar…
Sessizce verdiğimiz sadakalar…
Kalbimizi kinle değil merhametle doldurduğumuz anlar…
İşte insanın gerçek zenginliği belki de bunlardır.
Ve belki bu yüzden o cümle, insanın kulağına değil, doğrudan kalbine söylenmiştir:
“Her şey sensin, hiçbir şey sen değil.”
Her şeyde O’nun izini ara; ama hiçbir şeyi O’nun yerine koyma.
Kendini bil; ama kendine tapınacak kadar kendini büyütme.
Dünyanın içinde yaşa; ama dünyayı kalbinin sahibi yapma.
Çünkü hakikate giden yol bazen daha fazlasını elde etmekten değil, kendimize ait
sandığımız şeyleri birer birer bırakabilmekten geçer.
Ve insan sonunda şunu öğrenir:
Görünen çoktur, hakikat birdir.
İnsan çoktur, yol birdir.
Ses çoktur, çağrı birdir.
Ve kalabalıkların içinde insanın en büyük arayışı, yine kendi kalbinin sessizliğinde
başlar.
Eyvallah.
Tarık Zafer Kırımlı/TİMETÜRK