İnsanların kalabalıklar içinde yaşadığı hâlde kendilerini yalnız, huzursuz ve mutsuz hissetmeleri modern şehirlerin en dikkat çekici paradokslarından biridir. Teknolojik imkânların artması, iletişim kanallarının çoğalması ve şehir hayatının sunduğu seçeneklerin genişlemesi, insanın mutluluğunu kendiliğinden artırmamaktadır. Aksine hız, tüketim, rekabet ve sürekli uyarılma hâli, insanın kendi iç dünyasıyla ilişkisini zayıflatmaktadır.
Bu noktada yaklaşık dokuz asır önce Endülüs’te yaşamış bir filozofun düşünceleri yeniden gündeme getirilebilir: İbn Bâcce.
Batı dünyasında Avempace adıyla tanınan Ebû Bekir Muhammed b. Yahyâ b. es-Sâiğ; Endülüs'ün Sarakusta (Saragossa) şehrinde yetişmiş, felsefenin yanı sıra astronomi, tıp, matematik, botanik, musiki ve şiir gibi farklı alanlarla ilgilenmiş yetkin bir düşünürdür. Doğum tarihi kesin olmamakla birlikte XI. yüzyılın sonlarına doğru dünyaya geldiği kabul edilmektedir. Hayatının ilerleyen dönemlerinde Endülüs ve Kuzey Afrika'nın çeşitli ilim merkezlerinde bulunmuş, Fez'de vefat etmiştir.
İbn Bâcce'nin düşüncesinde insanın mutluluğu, yalnızca dış şartların iyileştirilmesiyle açıklanabilecek bir mesele değildir. İnsan; aklını kullanarak bilgiye ulaşmalı, nefsini ve davranışlarını düzenlemeli ve kendi varlığını daha yüksek bir yetkinlik seviyesine taşımalıdır.
Bu yönüyle onun felsefesi, günümüz şehir insanının zihnini kurcalayan temel bir soruya odaklanır:
İnsan, kalabalık bir metropolde yaşarken nasıl iyi ve anlamlı bir hayat sürebilir?
Bu soru; İstanbul gibi milyonlarca insanın aynı anda yaşadığı, ekonomik ve kültürel dinamizmin son derece yüksek olduğu bir şehir açısından hayati bir önem taşımaktadır.
İbn Bâcce'de Mutluluk: Hazdan Daha Fazlası
İbn Bâcce'nin felsefi sisteminin merkezinde insanın aklî yetkinliği yer alır. Ona göre insanın gerçek anlamda yetkinleşmesi, yalnızca maddi imkânların veya bedensel hazların artmasıyla gerçekleşmez. İnsan bilgiye yöneldikçe, hakikati kavradıkça ve aklını yetkinleştirdikçe üst düzey bir mutluluk seviyesine erişir.
Bu nedenle mutluluk, gelip geçici bir hazdan ibaret görülmemelidir. En yüksek mutluluk; insanın hakikate ilişkin bilgiye ulaşması ve zihinsel kapasitesini mümkün olan en yüksek mertebeye taşımasıyla doğrudan ilişkilidir. Nitekim İbn Bâcce literatüründe de metafizik ve entelektüel bilgi, lezzetin ve erdemin zirvesi olarak kabul edilir.
Burada asıl mesele şudur: İnsan ne kadar çok şeye sahip olduğuyla değil ne kadar doğru düşündüğü ve ne kadar nitelikli bir şahsiyet hâline geldiğiyle ölçülmelidir.
Günümüz şehir hayatı açısından bakıldığında bu yaklaşım sarsıcıdır. Çünkü modern kent insanına mutluluk; sürekli tüketmek, daha fazla kazanmak, popüler olmak ve görünürlük kazanmak üzerinden ambalajlanmaktadır. İbn Bâcce’nin felsefesi ise bizzat bu noktada devreye girerek bize alternatif bir istikamet sunar:
Daha fazlasına sahip olmak yerine daha iyi bir insan olmak mümkün mü?
İbn Bâcce ve “Yalnız İnsan” Meselesi
İbn Bâcce'nin düşüncesini İstanbul'a taşımak istiyorsak, onun en özgün kavramlarından biri üzerinde durmak gerekir: el-Mütevahhid.
İbn Bâcce'nin Tedbîrü'l-Mütevahhid (Yalnız İnsanın Yönetimi) adlı eseri, erdemli olmayan bir toplum içinde yaşayan ve buna rağmen hakikatin peşinden gitmek isteyen insanın durumunu ele alır. Buradaki “yalnızlık” (tevehhüd), fiziki anlamda insanlardan kaçmak veya toplumdan tamamen kopmak değildir; kişinin zihinsel ve ahlâkî bağımsızlığını koruyabilmesidir.
İbn Bâcce felsefesinin temelini oluşturan ittisâl (hakikate ulaşma çabası) ve tevehhüd (bağımsız kalabilme yetisi) kavramları, çağdaş felsefe literatüründe de (mesela Routledge Encyclopedia of Philosophy) filozofun düşüncesini özetleyen ana eksenler olarak kabul edilir. İbn Bâcce bu kavramlarla, insanın bilgisizlikle şekillenmiş bir toplum karşısında kendi zihinsel özerkliğini nasıl koruyacağını gösterir. Filozof, insanın hakikate ulaşma çabasında (ittisâl) bilgice yetersiz toplum karşısında zihnini muhafaza etmesini şart koşar.
Bu düşünce, günümüz İstanbul’u için ufuk açıcıdır. Modern şehir insanının problemi artık sadece fiziksel yalnızlık değildir. İnsan; milyonlarca kişiyle temas halindeyken bile düşünsel olarak yalnızlaşmakta, çevresindeki yoğun bilgi ve görüntü akışı içerisinde kendi düşüncesini oluşturmakta bocalamakta ve savrulmaktadır.
Sosyal medyanın yüzeyselliği, tüketim baskısı, popüler kültürün tek tipleştirmesi ve bitmeyen karşılaştırma hissi, özgün bir zihin inşa etmeyi zorlaştırır.
İbn Bâcce'nin bugüne mesajı nettir: İnsan kalabalığın içinde yaşayabilir; fakat zihnini kalabalığa teslim etmek zorunda değildir. Dolayısıyla modern bir ahlâk ve mutluluk programının ilk amacı, insanı toplumdan soyutlamak değil; kendi aklını kullanabilen, doğruyu yanlıştan ayırabilen ve irade sahibi şahıslar yetiştirmektir.
İstanbul İçin Yeni Bir Ahlâk ve Mutluluk Yaklaşımı
İstanbul'da uygulanabilecek bir program, İbn Bâcce'nin metinlerinden dogmatik bir şablon çıkarmak anlamına gelmez. Bu, dokuz asırlık bir birikimden hareketle bugüne dair yapılan bir yorum ve model teklifidir. Felsefi kavramları modern kent yönetimine aynen aktarmak elbette imkânsızdır; ancak bu ilkeler, metropol hayatının tıkanıklıklarını açacak güçlü bir ivme sağlayabilir:
Dolayısıyla burada amaç, İbn Bâcce'nin görüşlerini bugünün şartlarına olduğu gibi taşımak değil; onun insan, akıl, bilgi, ahlâk ve mutluluk hakkındaki düşüncelerinden hareketle İstanbul için bazı imkânlar ortaya koymaktır.
Düşünen İnsan (Akıl ve Bilgi):
Programın ilk ayağı, eleştirel düşünme kapasitesini artırmaktır.
Günümüzde bilgiye ulaşmak kolaylaşmış ancak bilgiye ulaşmanın kolaylaşması "doğru bilgiye" ulaşmayı aynı ölçüde kolaylaştırmamıştır.
Bu nedenle İstanbul'un farklı bölgelerinde kütüphanelerin, düşünce merkezlerinin ve halka açık kültür mekânlarının yaygınlaştırılması önemlidir.
Bu mekânlarda yalnızca konferanslar düzenlemek yeterli değildir. İnsanların soru sorabildiği, tartışabildiği ve farklı görüşlerle karşılaşabildiği ortamlar oluşturulmalıdır.
Felsefe, mantık, ahlâk, tarih ve düşünce tarihi üzerine düzenli programlar yapılabilir. Özellikle gençlerin yalnızca bilgi tüketen değil, bilgiyi sorgulayan ve değerlendiren şahıslar olmaları hedeflenmelidir.
Ahlâkı Bilgiden Davranışa Taşımak:
Ahlâk, yalnızca teorik olarak anlatılan bir konu değil, gündelik hayatta davranışa dönüştüğü ve alışkanlık (meleke) hâline geldiği zaman anlamlıdır.
Bu nedenle ahlâk eğitiminin amacı, insanlara sadece “iyi insan nasıl olur?” sorusunun cevabını vermek olmamalıdır. Asıl mesele, kişinin günlük hayatında doğru davranışı uygulayabilmesi ve alışkanlık hâline getirebilmesidir.
Dürüstlük, emanete riayet, adalet, ölçülülük, başkasının hakkına saygı, israfı önleme, sözünde durma ve sorumluluk bilinci gibi değerler; okuldan mahalleye, iş hayatından sivil topluma kadar eylemsel bir süreklilik kazanmalı ve günlük hayatın parçası hâline getirilmelidir.
Şehirde Dayanışmayı Yeniden Kurmak:
İnsan yalnızca kendi içine kapanarak mutlu olamaz.
İbn Bâcce'nin düşüncesi şahsın entelektüel bağımsızlığını öne çıkarsa da insanın toplumsal varlık oluşu göz ardı edilemez.
Şahsî zihinsel bağımsızlık, toplumsal kopuş demek değildir.
İstanbul'da kişisel gelişim ile toplumsal dayanışma dengelenmelidir.
Mahalle ölçekli gönüllülük ağları, yaşlı ve genç mentorlukları, toplumsal sorumluluk projeleri insanımıza yaşadığı kentin ve mahallenin bir parçası olduğunu yeniden hissettirecektir.
Şehrin Hızına Karşı İnsan İçin Alan Açmak:
Modern şehir hayatının en yıkıcı unsuru hızdır.
İnsan sürekli bir yere yetişmeye, bir işi tamamlamaya, bir şey satın almaya veya bir başka insanla iletişim kurmaya çalışmaktadır. Böyle bir hayat içerisinde düşünmek, okumak, tefekkür etmek ve kişinin kendisiyle baş başa kalması giderek zorlaşmaktadır.
Sürekli bir yerlere yetişme telaşı tefekkürü öldürür.
Bu nedenle şehir planlamasında yalnızca ulaşım, konut ve ticaret alanları değil; insanın kendisini dinleyebileceği, kendisiyle baş başa kalabileceği mekânlar da dikkate alınmalıdır.
Kütüphaneler, parklar, yürüyüş alanları, kültür merkezleri, tarihî mekanlar, sanat mekânları, sessiz okuma ve çalışma alanları "nefes alma noktaları" olarak konumlandırılmalıdır.
İstanbul'un tarihî ve kültürel mirası da bu programın önemli bir parçası olabilir. Bir şehri tanımak yalnızca sokaklarını bilmek değildir; o şehrin tarihini, kültürünü, sanatını ve düşünce mirasını tanımak da şehirle bağ kurmanın bir yoludur.
Sanat, Kültür ve İç Dünyanın Zenginleşmesi:
İnsan yalnızca ekonomik bir varlık değildir.
İbn Bâcce'nin musiki ve şiirle kurduğu bağ, onun bütüncül, çok yönlü entelektüel şahsiyetini gösterir. Sanat, musiki, edebiyat, mimari ve estetik, boş zaman aktivitesi değil; ruhsal dengenin şartıdır.
Bu nedenle İstanbul'da kültür ve sanat faaliyetleri yalnızca boş zaman etkinliği olarak görülmemelidir.
Sanatla karşılaşan, kitap okuyan, musiki dinleyen, tarihî mekânları tanıyan, İstanbul'un tarihî ve estetik birikimiyle buluşan şahsın dünya görüşü genişleyecek, mutluluğun sadece ekonomik göstergelerden ibaret olmadığı anlaşılacaktır.
Uygulama Modelleri ve Sahaya Yansımaları
Söz konusu felsefi çerçevenin İstanbul sokaklarında ve mahallelerinde somut karşılık bulabilmesi için şu pratik mekanizmalar hayata geçirilebilir:
İstanbul Düşünce Buluşmaları ve Şehir Söyleşileri:
Kent genelinde halka açık, sorgulayıcı ve katılımcı felsefe ve ahlâk atölyeleri.
Mahalle Kütüphaneleri ve Kültür Odakları:
Gençlerin dijital gürültüden uzaklaşıp düzenli okuma ve müzakere yapabileceği mahalle ölçekli mekanlar.
Erdem ve Ahlâk Atölyeleri:
Gençlerde ve çocuklarda davranış odaklı sorumluluk bilinci geliştiren eğitim programları.
Gönüllülük ve Dayanışma Ağı:
İhtiyaç sahipleri, yaşlılar ve gençleri bir araya getirerek ahlâkî gelişimi eyleme dönüştüren sosyal projeler.
Sessiz Şehir ve Tefekkür Alanları:
İnsanların dijital detoks yapabileceği, okuyabileceği, düşünebileceği ve dinlenebileceği günlük hayatın yoğunluğundan bir süreliğine uzaklaşabileceği özel kent köşeleri.
Ancak bütün bu uygulamaların ortak bir amacı olmalıdır:
İnsanı daha fazla tüketen değil, daha fazla düşünen; daha fazla gösteren değil, daha fazla üreten; daha fazla konuşan değil, daha iyi anlayan; kalabalığın içinde kaybolan değil, kendi aklı ve vicdanıyla hareket edebilen bir varlık hâline getirmek.
Mutlu Şehirden Önce Yetkin İnsan
İbn Bâcce'nin düşüncelerini İstanbul'a uyarlarken yapılabilecek en büyük hata, bunu basit bir belediyecilik veya etkinlik organizasyonuna indirgemektir.
Asıl mesele daha derindedir. İbn Bâcce bize "Şehir nasıl mutlu edilir?" sorusundan önce, "İnsan nasıl yetkinleşir ve gerçek mutluluğa nasıl ulaşır?" sorusunu düşündürür.
İnsanın aklını geliştirmesi, bilgiye yönelmesi, ahlâkî davranışlarını alışkanlık hâline getirmesi ve hakikat karşısında kendi sorumluluğunu taşıması onun düşüncesinin önemli unsurlarıdır.
Erdemli olmayan bir çevrede dahi zihinsel ve a ahlâkî bütünlüğünü koruyan kişi yani el-Mütevahhid, kentin dönüştürücü gücü olacaktır.
İstanbul’da hazırlanacak hakiki bir ahlâk ve mutluluk programının merkezinde mekanlar, etkinlikler, konferanslar veya sosyal projeler değil; insan bulunmalıdır:
Düşünen insan,
Öğrenen insan,
Kendini denetleyebilen insan,
Başkalarının hakkına riayet eden insan,
Vicdanıyla hareket eden insan,
Ve nihayet, mutluluğu yalnızca dışarıda aramak yerine kendi aklını, ahlâkını ve hayatını anlamlandırmaya çalışan insan.
Belki de İbn Bâcce'nin dokuz asır öncesinden bugünün İstanbul'una bırakabileceği en önemli mesaj budur:
Şehri değiştirmek istiyorsak, önce insanın kendisiyle ve hakikatle olan ilişkisini tazelemeliyiz.
Çünkü huzurlu bir şehir, sadece geniş yollar, metrolar, çok katlı modern binalarla, daha fazla park veya daha çok kültür merkeziyle kurulmaz.
Daha huzurlu bir şehir, ancak daha yetkin insanlarla inşâ edilir.
Dr. Murat Ergüven/ TİMETURK