Fahrenheit 451’i okuyanlar ya da beyaz perdeye aktarılan uyarlamasını hatırlayanlarınız vardır mutlaka…
Kitapla ilgili aklımda kalan en ilginç detaylardan biri itfaiyecilerin görevinin yangın söndürmek değil, yangın çıkarmak olmasıydı. Zararlı görülen, insanları düşünmeye ve sorgulamaya iten kitaplar tespit edilir, 451 Fahrenheit (yaklaşık 233 santigrat derce) derecede tutuşan kâğıtlar küle çevrilirdi.
Bu romanı ve ünlü sinema uyarlamasını okuyup izlerken şöyle düşünmüştüm: Ne kadar korkunç bir gelecek, neyse ki bunlar sadece kurgu...
Fakat distopyaların en tehlikeli huyu, bir gün sabah haberlerinde sıradan bir gelişmeymiş gibi karşımıza çıkıvermeleridir.
Bugünlerde medyada kitap yakma haberleri önümüze düşüyor. Küresel teknoloji yarışına giren yapay zekâ devlerinin dil modellerini "eğitmek" için akıl almaz bir yönteme başvurdukları ortaya çıktı.
Bir yapay zekâ şirketine açılan davayla ifşa olan gizli bir program, Fahrenheit 451’i kelimenin tam anlamıyla gerçeğe dönüştürmüş durumda. Mahkeme kayıtlarına göre şirket; yapay zekâ modelini eğitmek için sahaflardan milyonlarca ikinci el basılı kitap satın alıyor, kitap sayfalarını tarayıcılardan geçirip dijital kopyalarını alıyor ve ardından fiziksel nüshalar tamamen imha ediliyor. Evet, yanlış okumadınız; milyonlarca kitap, bir makineye "insan gibi yazmayı" öğretmek uğruna fiziksel olarak yok edildi.
Bradbury'nin distopyasında itfaiyeciler gazyağı ve alev makinesi kullanıyordu; bugünün "dijital itfaiyecileri" ise algoritmaları kullanıyor. Amaç farklı gibi görünse de sonuç esasından aynı… İnsanı insan yapan tefekkür sürecini, yazarın göz nurunu, bir metnin satır aralarında kaybolma lezzetini ortadan kaldırıp; yerine yapay, sentetik ve hiçbir ruhu olmayan bir "özet" koymak.
Fahrenheit 451’de toplum, evlerinin duvarlarını kaplayan dev ekranlarla uyuşturulmuş, düşünmekten kaçan, sadece tüketmek isteyen ve sahte bir "mutluluk" içinde yaşayan bir yığına dönüşmüştü. Kitapların yerini alan bu ekranlar, onlara ne hissetmeleri gerektiğini ve ne düşüneceklerini dikte ediyordu. Bugün o dev ekranlar cebimizde. Şimdi o ekranların içindeki asistanlar, bizim yerimize okuyor, bizim yerimize yazıyor, bizim yerimize karar veriyor.
Şirketler o kitapları ciltlerinden ayırıp imha ederken aslında bütün insanlığa şu mesajı veriyorlar: "Artık okumaya ihtiyacınız yok. Biz sizin yerinize okuduk. Size ne düşünmeniz gerektiğini, komut (prompt) kutusuna yazacağınız birkaç kelimeyle biz vereceğiz."
Kâğıt 233 derecede yanar, evet. Peki ya insanlık? İnsanlık; kendi aklını, iradesini ve ruhunu kendi elleriyle bir algoritmaya teslim edip düşünme zahmetinden vazgeçtiğinde yanar. Milyonlarca kitabın yakılıp yok edilmesi yeni nesil kültürel bir hegemonya yangınının sadece başlangıcıdır.
Şimdi kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Evimizdeki, zihnimizdeki ve kalbimizdeki kütüphaneleri dijital itfaiyecilere teslim edecek miyiz?
Muhsin Şenol/TİMETÜRK