Türkiye COP31’in ev sahibi ve resmî başkanı, Avustralya ise müzakerelerin yöneticisi olacak. İklim zirveleri tarihinde benzeri görülmeyen bu yetki paylaşımı, Antalya’yı yalnızca iklim krizinin değil, diplomatik bir güç sınavının da merkezi hâline getirecek.
9 Kasım sabahı Antalya’da uzun araç konvoyları otellerden zirve alanına doğru hareket edecek. Devlet başkanları, bakanlar, müzakereciler, bilim insanları ve çevre örgütlerinin temsilcileri güvenlik koridorlarından geçerek toplantı salonlarına girecek. Kameralar liderlere, kürsülere ve yapılacak açıklamalara çevrilecek.
Ancak ana müzakere salonunda alışılmışın dışında bir durum olacak.
Zirvenin ev sahibi ve resmî başkanı Türkiye. Ülkeler arasındaki iklim müzakerelerini yönetecek isim ise Avustralya İklim ve Enerji Bakanı Chris Bowen. Dünya Liderler Zirvesi ve COP31’in eylem gündemi Türkiye tarafından yönetilirken, karar metinlerinin şekilleneceği pazarlıklara Avustralya başkanlık edecek.
Kâğıt üzerinde bu bir görev dağılımı. Fakat görüşmeler kilitlendiğinde cevaplanması gereken son derece önemli bir soru var: Son sözü kim söyleyecek?
Türkiye ile Avustralya arasındaki bu sıra dışı model, uzun süren bir ev sahipliği mücadelesinin sonunda ortaya çıktı. İki ülke de COP31’i düzenlemek istiyordu. Avustralya, özellikle iklim değişikliği nedeniyle varoluşsal tehdit altında bulunan Pasifik ada ülkelerinin desteğini arkasına almıştı. Türkiye ise adaylığından geri adım atmadı.
COP zirvesine ev sahipliği yapacak ülkenin ilgili bölgesel grupta uzlaşmayla belirlenmesi gerekiyordu. Taraflardan biri çekilmediği için konferansın Almanya’nın Bonn kentinde yapılması ihtimali bile gündeme geldi.
Sonunda kriz, daha önce örneği görülmemiş bir formülle çözüldü. Türkiye, COP31’in ev sahipliğini ve başkanlığını aldı. Avustralya’ya ise “Müzakereler Başkanı” unvanı verildi. Zirve öncesindeki önemli toplantılardan biri de Pasifik bölgesinde düzenlenecek.
Bu uzlaşma Türkiye açısından küçümsenmeyecek bir diplomatik kazanımdır. Ankara, güçlü uluslararası desteğe sahip bir rakip karşısında adaylığını korudu ve dünyanın en önemli iklim toplantılarından birini Antalya’ya getirdi. Üstelik yalnızca organizasyonu üstlenen ülke değil, COP31 Başkanı oldu.
Ancak asıl sınav şimdi başlıyor.
EV SAHİPLİĞİNDEN FAZLASI
COP başkanlığı, liderleri karşılamak ve toplantıları yönetmekten ibaret değil. Başkanlık; farklı çıkarları bulunan ülkeleri aynı metin üzerinde buluşturmak, tıkanan görüşmelerde yeni formüller üretmek ve zirvenin genel yönünü belirlemek anlamına geliyor.
Bu nedenle Antalya’da kullanılacak her kavramın, taslak metne girecek her ifadenin ve kurulacak her diplomatik temasın ayrı bir ağırlığı olacak.
Avustralya, varlığını sürdürebilmek için hızlı ve güçlü iklim eylemi talep eden Pasifik ülkelerinin sesini masaya taşımak istiyor. Fosil yakıtlardan uzaklaşılması, yenilenebilir enerji yatırımları ve büyük ekonomilerin daha iddialı hedefler üstlenmesi Avustralya’nın öne çıkardığı başlıklar arasında.
Türkiye ise gelişmekte olan ülkelerin kalkınma ihtiyacını, enerji güvenliğini ve iklim dönüşümünün maliyetini vurguluyor. Çünkü küresel iklim politikasındaki temel anlaşmazlık, artık sorunun var olup olmadığı değil, faturayı kimin ödeyeceği.
Gelişmiş ülkeler emisyonların hızla azaltılmasını isterken gelişmekte olan ülkeler haklı olarak şu soruyu soruyor: Sanayileşmesini büyük ölçüde fosil yakıtlarla tamamlayan ülkeler, aynı yolu izlemek isteyen ekonomilerden neden daha ağır fedakârlık bekliyor? Temiz enerjiye geçişin, kuraklıkla mücadelenin ve dirençli şehirlerin kurulmasının maliyeti nasıl karşılanacak?
Türkiye tam da bu noktada önemli bir diplomatik rol üstlenebilir.
Coğrafi konumu, ekonomik yapısı ve dış politika ilişkileri Ankara’ya gelişmiş ülkelerle Küresel Güney arasında köprü kurma imkânı veriyor. Avrupa ile konuşabilen, Orta Doğu’yu tanıyan, Afrika ve Orta Asya ile güçlü ilişkiler kuran Türkiye, farklı ülke gruplarını ortak bir zeminde buluşturabilir.
Fakat bunun için yalnızca “ev sahibi ülke” görünürlüğü yeterli değil. Türkiye’nin iklim finansmanı, su kıtlığı, kuraklık, dirençli şehirler, temiz enerji ve adil dönüşüm alanlarında somut öneriler ortaya koyması gerekiyor.
YETKİ TARTIŞMASININ RİSKİ
Zirve yaklaşırken Türkiye ile Avustralya’nın yetki alanları konusunda farklı açıklamalar yapması dikkat çekiyor. Avustralya, anlaşmanın müzakereler üzerinde kendisine münhasır yetki verdiğini savunuyor. COP31 Başkanı Murat Kurum ise nihai kararın Türkiye’ye ait olduğunu söylüyor.
Aslında iki açıklama tamamen birbirini dışlamıyor. Avustralya müzakereleri yönetirken COP31’in resmî başkanlığı Türkiye’de kalacak. Ancak görüşmeler çıkmaza girdiğinde, hangi tarafın nasıl devreye gireceği henüz gerçek bir zirvede sınanmış değil.
Bu nedenle Antalya’daki en büyük tehlikelerden biri, iklim pazarlıklarının Türkiye ile Avustralya arasındaki yetki tartışmasının gölgesinde kalmasıdır. Başkanlık paylaşımı bir rekabete dönüşürse yalnızca iki ülke değil, zirvenin tamamı güç kaybeder.
Türkiye’nin çıkarı, Avustralya’yı etkisizleştirmeye çalışmak değil; müzakereleri yöneten ülkeyle birlikte sonuç üreten merkez hâline gelmektir. Diplomatik başarı, yetkiyi yüksek sesle ilan etmekten çok o yetkiyi sonuç alacak biçimde kullanabilmektir.
Antalya’daki salonlar 20 Kasım’da boşaldığında geriye yalnızca aile fotoğrafları, konuşmalar ve iyi düzenlenmiş bir organizasyon kalmamalı. Türkiye’nin başkanlığında iklim finansmanı, uyum politikaları ve adil dönüşüm konusunda uygulanabilir kararlar çıkmalı.
Çünkü bir zirveyi düzenlemek görünürlük sağlar. Bir zirvenin gündemini belirlemek güç kazandırır. Birbirinden farklı ülkeleri ortak bir karar etrafında buluşturmak ise gerçek liderliktir.
COP31, Türkiye’ye bu üçü arasındaki farkı dünyaya gösterme fırsatı veriyor.
Aydoğan Yüce/TİMETÜRK