Bu yazı, “Devalüasyon Yoluyla Kaynak Transferi” başlıklı üç bölümlük değerlendirme dizisinin ikinci bölümüdür.
İlk yazıda kur politikalarının ekonomi içindeki gelir transferi etkisi ele alınmıştı. Bu bölümde ise Çin modeli incelenmektedir.
“Çin gerçekten yalnızca düşük kur sayesinde mi büyüdü? Eğer mesele sadece parayı değersizleştirmekse, neden her ülke Çin’e dönüşemiyor?”
Kur artışının bir başka etkisi kamu borçları üzerinde ortaya çıkar. Eğer devletin borçları ağırlıklı olarak yerli para cinsindense, enflasyon ve kur artışı bu borçların reel değerini zamanla azaltabilir.
Bu durum özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde kamu maliyesi açısından örtülü bir finansman alanı oluşturur. Ancak dış borcu yüksek ekonomilerde aynı mekanizma tersine çalışır ve borç yükü ağırlaşır.
Tam bu noktada Çin modeli dikkat çekmektedir.
Çin’in büyüme modeli uzun yıllar boyunca ihracat odaklı sanayileşme stratejisine dayandı. Ancak Çin yalnızca düşük kur politikası uygulamadı. Aynı zamanda sermaye kontrolleri, devlet destekli sanayi planlaması, teknoloji transferi, ucuz iş gücü ve yüksek tasarruf oranlarıyla üretim kapasitesini sistematik biçimde büyüttü.
Çin yıllarca Yuan’ı dolar karşısında olması gerekenden daha düşük seviyede tutarak “kur manipülasyonu” eleştirilerine maruz kaldı. Buna rağmen bu strateji Çin’e çok ciddi avantajlar sağladı.
İlk olarak ihracat rekabetçiliği güçlendi. Çin tüm dünyaya düşük maliyetli ürün satabildi. Bu durum ihracat artışı sağlamakla birlikte küresel üretim zincirlerinin merkezinin Çin’e kaymasını da sağladı.
İkinci olarak devasa döviz rezervleri oluştu. İhracat fazlası sayesinde oluşan 3 trilyon doları aşan rezervler bugün Çin’i ekonomik bir güç olmanın ötesine taşıyarak jeopolitik oyunun merkezinde başat bir aktör hâline getirdi.
Bugün Çin, Afrika’dan Asya’ya Türkiye dahil birçok bölgede yatırım yapabiliyor, enerji anlaşmaları kurabiliyor ve küresel ticaret yolları üzerindeki etkisini artırabiliyorsa, bunun arkasında yıllarca oluşturduğu üretim gücü ve rezerv kapasitesi bulunuyor.
Üçüncü olarak ise ölçek ekonomisi oluştu. Çin öyle büyük bir üretim kapasitesine ulaştı ki birçok sektörde maliyetleri dünya standartlarının altına çekmeyi başardı.
Bir noktadan sonra Çin yalnızca “ucuz üretim ülkesi” olmakla kalmadı, neredeyse dünyanın devasa fabrikasına dönüştü.
Ancak burada önemli bir ayrıntıyı kaçırmamak gerekir:
Çin’i yalnızca “ucuz kur” büyütmedi.
Devlet planlaması, teknoloji yatırımları, üretim disiplini, ucuz enerjiye erişim, altyapı yatırımları ve uzun vadeli sanayi stratejileri bu modelin temel taşıyıcıları oldu.
Meselâ Batılı şirketler yalnızca ucuz iş gücü için Çin’e gitmedi. Çin aynı zamanda; liman altyapısı kurdu, organize sanayi bölgeleri oluşturdu, lojistik maliyetlerini düşürdü, üretim süreçlerini hızlandırdı, teknoloji transferini zorunlu tuttu.
Yani Çin sadece düşük kur uygulamadı; düşük kuru büyük bir sanayi dönüşümünün parçası hâline getirdi.
Bugün birçok ülke parasını değersizleştirebiliyor. Ama her ülke Çin’e dönüşemiyor.
Çünkü mesele yalnızca kur değil; üretim kapasitesi, teknoloji, devlet organizasyonu ve uzun vadeli strateji meselesidir.
Serinin son yazısında ise Türkiye’nin neden Çin benzeri bir sonucu üretemediği ve yapısal farklılıklar ele alınacaktır.
DR. Murat Ergüven / TİMETURK