Mekke Ortak Savunma Anlaşması bölgesel dengede yeni bir dönemin habercisi. Tarih boyunca Ortadoğu ve yakın coğrafyası özellikle 19. yüzyıldan itibaren büyük güçlerin yani Batı’nın emperyal politikalarının odak noktası olmuştur. Dolayısıyla oyun kurucular da bu aktörler içinden çıkmıştır. Ortadoğu bölgesi gerek stratejik önemi gerekse sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından büyük güçlerin hedefinde olmaya devam eden bir coğrafyadır. Sadece fiziksel değil fakat aynı zamanda bölgenin dini yönden de önemli bir değeri var. Üç büyük dinin kutsalları bu bölgede. Hıristiyanların dört büyük kilisesinden üçü burada, Ahid Sandığı bu coğrafyada, büyük dinlerin peygamberleri bu coğrafyada doğdu ve yaşadı. Vaad edilmiş topraklar yine burada. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz coğrafya insanlık tarihi için dün de bugün de ve yarın da her şekliyle önemli ve değerli olmaya devam edecek.
Ağustos 2026’da Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalanması sıradan bir devletlerarası pakt olmanın çok ötesinde. Hint Pasifikten Doğu Akdeniz’e uzanan stratejik hattın yeniden yorumlanması bölgedeki oyun kurucuların aslında kim olduğunun dünyaya beyanı. Bu anlaşmayla coğrafya dışındaki aktörlerin yani Batının/Emperyal güçlerin bölgedeki gücü ve hegemonyası çok darbe alacağa benziyor. İşte Mekke anlaşmasının dünyaya verdiği en önemli mesaj bu. Kırılma noktası da tam burada. Artık küresel güçlerin vesayetinde bir bölgeden değil bölgesel aktörlerin kendi sorunlarını yine kendi ittifaklarıyla çözdüğü bir süreç başlamışa benziyor. Öyle ki her üç devlet kendine has güçleriyle dünyaya da göz dağı veriyor. Her üç ülkenin kendine has güçleri birleşti. Türkiye’nin savunma sanayisindeki tecrübesi, Pakistan’ın nükleer gücü ve Suudi Arabistan’ın ekonomi alanındaki potansiyelinin birleşmesi bu ülkeleri bölgedeki tampon devletler olma noktasında bir araya getirdi. Batı hegemonyasında olmayan bu ittifak, aslında en son İran’da olmak üzere bugüne kadar Ortadoğu coğrafyasında yaşananlar açısından bölge için ne anlama geldiğinin de en büyük kanıtı. Türkiye’nin bu ittifaka Mısırı da davet etmesi aslında bu yapının her geçen gün genişlemek ve bölge için bir emniyet supabı olmak için attığı da bir adım.
Bugüne kadar bölge, dış güçlerin menfaat ve bu doğrultuda hazırladıkları ve uyguladıkları politikalar neticesinde çok büyük bedeller ödedi. Irak’ta Yemen’de Afganistan’da ve Suriye’de yaşananalar hala insanlık tarihinin karanlık sayfaları olarak hafızalarımıza çoktan yerleşti. Artık bu coğrafyanın güçlü devletleri bölgenin de kaderini belirleyecek yerli aktörler olacak. Türkiye bu aktörlerin başındadır ve kanaat önderidir. Bölge barışının can simidi ve teminatı olan Türkiye ileriye dönük attığı hamlelerle de bölge üzerinde planları olana güçlere de göz dağı vermektedir. Türkiye’nin yaptırım gücü başka hiçbir ülkeye benzememektedir. Sayın Cumhurbaşkanımızın önderliğinde oluşturulan bu güçlü yapı bölgedeki istikrarın devamı için şarttır. Unutulmamalıdır ki emperyalist güçler yüzlerce yıldır emel ve amaçlarına bölgede yaratmış oldukları kaos ve kargaşa ortamından yararlanarak ulaşmıştır. Böl, parçala, yönet metoduyla hareket eden Büyük Güçler için barış ortamının hâkim olduğu ve istikrarın hüküm sürdüğü bir Ortadoğu coğrafyası onların sürdürülebilir politikalarına balta indirmektedir. Terörden beslenen bu zihniyete bu üçlü ittifak bölgedeki en büyük darbeyi indirmişe benziyor. Buna karşılık sömürgeci güçlerin nasıl bir politika izleyeceği ve bu anlaşma karşısında alacakları tavrın yine menfaatleri çerçevesinde olacağı da su götürmez bir gerçek.
Dr. Berna Çaçan/TİMETÜRK