Günümüz dünyasında genç olmak, yalnızca yaşa bağlı biyolojik bir evreyi değil; kronik bir belirsizlik iklimiyle aralıksız mücadele etme halini tanımlıyor. Önceki nesiller için eğitim almak, çalışmak ve emek vermek; ev sahibi olmanın, kendi düzenini kurmanın ve öngörülebilir bir hayat sürmenin makul bir yolu olarak görülüyordu. Bugünün gençliği içinse işler eskisi gibi değil. Gençlerin yaşadığı gelecek korkusu, soyut bir varoluşsal kaygıdan ziyade, somut sosyo-ekonomik gerçeklerin zihinde ürettiği bir savunma mekanizmasına dönüşmüş durumda. Bu korkunun en görünür tezahürü, gençlerin kendi ayakları üzerinde durma eşiğinin her geçen gün biraz daha ötelenmesidir. Kontrolsüz biçimde yükselen barınma maliyetleri, yüksek enflasyon ve alım gücündeki sert düşüş; gençlerin aile evinden ayrılmasını, bağımsız bir yaşam alanı kurmasını ya da uzun vadeli kararlar almasını zorlaştırıyor. Yetişkinliğe geçişin finansal maliyetinin bu derece yükselmesi, bireyde kaçınılmaz bir "yerinde sayma" ve hayata geç kalmışlık hissi yaratıyor. Üstelik bu durum sadece ekonomik bir sıkıntı değil, doğrudan bir anlam krizidir. Diplomanın ve akademik emeğin bir zamanlar vadettiği toplumsal statü ile güvence bugün önemli ölçüde erimiş vaziyette. Yıllarca süren nitelikli bir eğitimin, birikimin veya kişisel gelişim çabasının karşılığında asgari yaşam standartlarına mahkûm olma ihtimali, gençlerde ağır bir düş kırıklığı yaratıyor. Ne kadar çalışılırsa çalışılsın emeğin karşılığının alınamayacağı düşüncesi, liyakat sistemine duyulan inancı aşındırırken yerini derin bir zihinsel tükenmişliğe bırakıyor. Tam da bu yüzden bugün gençlerin zihnindeki yurt dışı ya da farklı bir hayat arayışı, sadece daha yüksek bir refah seviyesine ulaşma isteğiyle açıklanamaz. Bu arayışın özünde; öngörülebilirlik, adalet, emeğin değer görmesi ve zihinsel bir konfor ihtiyacı yatıyor. Gelecek korkusu, insanın en temel yetilerinden biri olan "uzun vadeli plan yapma" kabiliyetini elinden aldığında, birey zorunlu olarak "günü kurtarma" psikolojisine geçiyor. Beş yıl sonra nerede olacağını kestiremeyen bir genç için kısa vadeli yaşamak bir özgürlük tercihi değil, yarınlara dair söz hakkının zayıflamasının getirdiği zorunlu bir adaptasyondur. Netice itibarıyla gençliğin taşıdığı bu kaygı, üretime katılmama ya da sorumluluktan kaçma isteği değildir; aksine, potansiyelinin boşa harcanması korkusudur. Bir toplumun gençliğine verebileceği en büyük vaat, onlara kusursuz bir dünya sunmak değil; emeklerinin karşılık bulduğu, liyakatin esas alındığı ve yarınların öngörülebildiği sağlam bir zemin inşa etmektir. Bu korkuyu ikna edici politikalar ve gerçekçi fırsatlarla dağıtamadığımız sürece, kaybettiğimiz şey sadece ertelenen bireysel hayaller değil, o hayallerin inşa edeceği ortak toplumsal yarınlarımız olacaktır.
İbrahim Mert Sevinç/TİMETÜRK