Hürmüz'ü Kim Kontrol Ediyor?
Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'si Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Her kriz anında aynı cümle dolaşıma giriyor:
“İran isterse Hürmüz'ü kapatır.”
Peki, gerçekten öyle mi?
Haritaya bakınca tablo tek taraflı değil. Hürmüz'ün bir kıyısında İran var. Karşı kıyıda Umman. Hemen yanında Birleşik Arap Emirlikleri. Körfez'in içinde Katar, Bahreyn, Kuveyt var.
Burası bir ülkenin iç denizi değil. Çok aktörlü bir geçiş hattı.
Üstelik Körfez'in neredeyse her kıyısında ABD askeri varlığı bulunuyor. Katar'da büyük üs, Bahreyn'de 5. Filo, Kuveyt, Irak ve Suudi Arabistan'da konuşlu birlikler…
Şimdi soru net:
Hürmüz'ü kim kontrol ediyor?
Sadece İran mı?
Yoksa Körfez'in tamamında askeri mimari kurmuş olan Amerika mı?
Gerçek şu: Hürmüz tek taraflı bir güç alanı değil. İran'ın kıyı üstünlüğü ile ABD'nin bölgesel askeri varlığı arasında kurulmuş bir denge hattı.
Hürmüz'ün tek hakiminin İran olarak gösterilmesi Körfez'de endişe, korku ve güvenlik kaygısını artıyor. Ve güvenlik kaygısı arttıkça, bölge ABD askeri varlığını meşrulaştırıyor.
Nükleer Dosya: Çelişki Nerede?
Washington'un görünürdeki iki açık talebi bulunuyor: İlk talep çok kritik:
“İran uranyumu yüzde 60'a kadar zenginleştiriyor. Yüzde 90'a çıkarsa atom bombasına bir adım kalır.”
Bu nedenle istenen şu: Zenginleştirme oranı 2015 anlaşmasındaki yüzde 3.67 seviyesine indirilecek. Ancak burada kritik bir çelişki var.
ABD Başkanı Donald Trump, Haziran 2025'te yaptığı açıklamada İran'ın ana nükleer tesislerinin “tamamen ve eksiksiz yok edildiğini” söyledi. Fordow, Natanz ve İsfahan hedef alındı. B-2 bombardıman uçakları ve bunker-buster bombalar kullanıldı.
Mesaj netti: “Tehdit bitti.”
Peki, bugün yeniden “İran nükleer eşiğe yaklaştı” deniyorsa, şu soru kaçınılmaz:
Tesisler tamamen yok edildiyse kriz neyin üzerine yükseliyor? Yok edilmediyse o gece yapılan açıklama neydi? Dosya burada tartışmalı hale geliyor. Üstelik mesele sadece nükleer değil.
ABD'nin ikinci talebi daha kritik: İran'ın balistik füze kapasitesi.
Yaklaşık 2000 füze, üretim tesisleri, rampalar… Bu teknik bir denetim meselesi değil. Bu, doğrudan askeri caydırıcılığı sınırlandırma talebi.
İsrail Neden Saldırıyor?
ABD “küresel güvenlik” ve “nükleer denge” argümanıyla hareket ediyor.
İsrail'in yaklaşımı daha net: İran, varoluşsal bir tehdit.
Tahran yönetiminin İsrail karşıtı söylemi, Hizbullah ve diğer vekil yapılar üzerinden baskı kurması ve füze kapasitesini artırması Tel Aviv'de “genişletilmiş önleyici vuruş” doktrinini devreye sokuyor.
Yani İsrail'in bakışı şu: Bu bir saldırı değil, gelecekteki bir saldırıyı engelleme hamlesi. Uluslararası hukuk açısından gri bir alan. Ancak İsrail açısından güvenlik refleksi.
Fakat bazı jeopolitik okumalar bir adım daha ileri gidiyor. Amaç İran'ı işgal etmek değil; zayıflatmak. “Lübnanlaştırmak.”
Yani merkezi otoritesi zayıf, mezhepsel ve etnik fay hatları derinleşmiş, dış müdahaleye açık bir yapı üretmek. Bu noktada İran'ın etnik haritası üzerinden teorik senaryolar konuşuluyor:
Tebriz hattı, Kürt bölgesi, Huzistan, Belucistan, Lor kuşağı ve Merkez İran… Özetle tablo şu: Etnik fay hatları üzerinden okunan bir İran haritası. Bunlar fiili bir plan değil. Ancak güçlü devlet zayıflarsa hangi hatların kırılgan olduğu biliniyor.
Asıl Denklem: İran Değil, Çin
Şimdi gelelim büyük resme. Washington'un stratejik önceliği İran değil, Çin.
Doların küresel egemenliği enerji ticareti üzerinden ayakta duruyor. İran gibi ülkelerin dolar dışı ticaret arayışları bu sistem için risk. Ancak mesele sadece para değil. Asıl hesap Pasifik'te.
ABD'nin uzun vadeli askeri planlaması Çin'i çevrelemek üzerine kurulu. Fakat Ortadoğu'da her kriz, Amerikan askeri gücünü bu bölgeye çekiyor. Uçak gemileri Hürmüz'e kaydıkça Pasifik'teki baskı azalıyor. Bu da Çin'e zaman kazandırıyor.
Burada bir stratejik soru ortaya çıkıyor: Ortadoğu'daki yangın, Pasifik'teki hesaplaşmayı geciktiriyor mu?
ABD doların tahtını korumak istiyor. Ama Ortadoğu'da her yeni cephe, küresel güç yarışında vakit kaybettiriyor. İran krizi yalnızca bir nükleer kriz değil. Bu, küresel güç mimarisinin yeniden yazıldığı bir denklem.
Harita konuşuluyor. Füzeler konuşuluyor. Ama asıl savaş, küresel liderliğin kimin elinde kalacağı üzerinden yürüyor. Ve o savaşın merkezi Tahran değil, Pasifik!
Aydoğan YÜCE/TİMETÜRK