2017-10-10 15:57:32

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçtiğimiz günlerdeki İran ziyâreti, Türkiye-İran ilişkilerinin geleceği konusunda tartışmaları alevlendirdi. Kuzey Irak'ta kurulması hedeflenen bağımsız Kürt devletine karşı Türkiye ve İran'ın aynı hatta buluşması, iki ülke arasında uzun vadeli bir ortaklık olabilir mi sorularını akıllara getirdi. Bu tartışmalara ve sorulara sıhhatli cevaplar bulabilmek için biraz daha gerilere, Türk-İran ilişkilerinin mâzisine gitmemiz gerekiyor.

Anadolu'ya hükmeden siyâsî güçler ile İran yaylasına hükmeden siyâsî güçlerin rekabetleri, çatışmaları nihâyetinde her iki tarafın da güçten düşmesiyle sonuçlanmıştır.

Hatırlayalım; Bizans ve Sasaniler'in sonu gelmeyen, uzun savaşları sonunda her iki tarafı da tüketmişti. Efsânevî Sasani İmparatorluğu kısa bir süre öncesine kadar gücünün zirvesindeyken, güneyden yükselen Arap-İslam gücü tarafından yutulmuştu. Bizans, Arap fetihleri ile önce Mısır ve Levant'tan atılmış, kısa bir süre sonra da Arap orduları Anadolu'yu çiğneyerek İstanbul surlarının önüne gelmişti.

Benzer bir senaryoya yaklaşık bin yıl sonra Osmanlı-İran rekâbetinde de şahit oluyoruz. Osmanlı, en satvetli devrini idrâk ederken yıpratıcı, uzun İran seferlerinden bîtap düşmüştü. Yönünü Batı'ya dönmüş Osmanlı Devleti'nin, İran faktörü nedeniyle bir gözü hep arkada olmuştur. Öte yandan arkası kesilmeyen Osmanlı seferlerinde İran toprakları işgale uğramış ve kaynakları tükenmiştir.

17. yüzyılda kurulan Kasr-ı Şirin düzeni, İran-Türkiye ilişkilerinde 400 yıllık bir jeopolitik dengeyi ifâde ediyor. 18. yüzyılda zaman zaman Osmanlı-İran harpleri olsa dahi, neticede bu denge bozulmadı ve bugüne kadar geldi. İran son yıllarda yaptığı yayılmacı hamlelerle bu düzeni bozdu, Irak ve Suriye üzerinde ciddî bir nüfuz tesis etti. Bugün, Türkiye ve İran arasında sağlıklı ilişkiler kurulabilmesi için bir şekilde Kasr-ı Şirin düzenine avdet edilmesi gerekiyor; yani İran'ın, Irak ve Suriye'den elini çekmesi... Aksi bir durum, tarihteki emsallerinden de anlaşılacağı üzere iki tarafın enerjisini tüketmekten başka bir işe yaramayacak.

İran, Arap Baharı'ndan hemen önce, Ahmedinejad döneminde dozu artırılan ambargodan bunalmış bir vaziyetteydi. 1996-2004 arasında ılımlı Hatemi döneminde gevşetilen mengene, radikal çıkışlarıyla bilinen muhafazakar Ahmedinejad döneminde tekrardan iyice sıkılmıştı. Komşularla sıfır sorun politikası tâkip eden Türkiye, etrafındaki bu nispi barış ikliminin bozulmaması ve İran'ın muhtemel bir ABD işgali ile ikinci Irak olmaması adına nükleer müzâkerelerde İran ve Batı arasında arabulucu rolüne soyunmuştu.

İç harpten önce Suriye, Türkiye ile tarihinde hiç olmadığı kadar yakınlaşmış ve Türkiye'nin bölgede mühim bir ortağı haline gelmişti. Bu meyanda, 2010 yılında Türkiye-Suriye-Lübnan-Ürdün arasında tesis edilmeye çalışılan dörtlü serbest ticaret paktını hatırlayalım. Türkiye bu pakt ile malların ve insanların serbestçe dolaştığı bir ortak ticaret havzası tahayyül ediyordu. Türkiye'nin muhtemel hedefi, sonradan Mısır ve Irak'ı da bu pakta dâhil etmekti. Arap Baharı ve onun tetiklediği Suriye İç Harbi bu projeyi hâkim kıldı.

Türkiye'nin bu hamleli politikası İran cephesinde Neo-Osmanlıcılık olarak yorumlandı. Suriye'yi geleneksel müttefiki, Irak'ı da nüfuz sahası olarak gören İran, Türkiye'nin bu projesine ket vurma fırsatını Suriye'de 2011'de karışıklıkların başlamasıyla elde etti.Türkiye'nin iç savaşı önlemeye mâtuf hamlelerine rağmen, İran Suriye'deki problemi kanırttıkça kanırttı. İran'ın Suriye için terennüm ettiği şarkı şuydu galiba: “başkasına yâr olacağına, kara toprağın ol.”

Suriye İç Harbi ile birlikte, İran bölgedeki Şii havzalardan devşirdiği milislerden müteşekkil birlikleri Irak ve Suriye'de kullandı. Afganistan'dan uçakla getirilen Hazaraların Suriye'de cepheye sürüldüğüne şahitlik ettik .İran, kendi hudutlarından başlayıp Akdeniz'e uzanan bir Şii kuşağı oluşturma projesinin unsurları olarak; K.Irak'ta KYB ve Goran üzerinden nüfuz kurmaya çalıştı.

İran, İslam dünyasındaki Şii nüfusu kendi emelleri lehinde seferber edebilmek için Şiiliği bir kaldıraç olarak kullanıyor ve mezhebi kimliği ön plana çıkarıyor. Irak'ta, Suriye'de ve Lübnan'da yapmakta olduğu bu. Asıl dâvâ Şiilik değil, Şiilik zamana ve zemine göre ön plana çıkartılıyor. Aslî olan Fars kimliği ve üç bin yıllık Pers stratejik zihniyetinin sürekliliğidir. İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi'nin 2015 yılında sarfettiği şu cümleler bu hakîkatin teyidi olsa gerek:

Yunusi : "Irak şu an sadece medeniyet etkimiz altında olan bir ülke değil. Kimlik, kültür merkezimiz ve başkentimizdir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyle.İran kültür coğrafyasında yaşayan herkes İranlıdır ve bu yönüyle bizim korumamız altındadırlar. Onları İslam fanatizmi, ateizm, tekfircilik, yeni Osmanlıcılık, Vahhâbilik, Batı ve Siyonizm tehdidinden koruyacağız..." ifâdelerini kullanmıştı.

Dün en yetkili ağızlardan bu sözlerin sarfedildiği İran, ABD'de Trump yönetimi devralıp İran'a karşı sert bir tavır takınınca ve Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti ihtimali ortaya çıkınca, eylem ve söylemlerinde daha düşük bir profil vermeye başladı. Her sıkıştığında yaptığı gibi Türkiye'ye yanaşmaya başladı.

Bugün Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulması ihtimali, bölgenin iki büyük gücü Türkiye ve İran'ı aynı safta buluşturdu. Peki bu aynı safta buluşma hali, geçici bir birliktelik mi yoksa dâimî bir ittifâkın îşaretlerini mi taşıyor?

İran'ın bugüne kadar bölge meselelerinde Türkiye'ye karşı takındığı tavır ve geçmiş tecrübeler, Türkiye'nin İran'a güvenmesini zorlaştırıyor. Türkiye, İran zor durumdayken elini uzatan taraf oldu ama bugüne kadar bunun karşılığını göremedi. İran, ne zaman zor duruma düştüyse Türkiye'ye yanaşma ihtiyacı hissetti, öte yandan eli biraz kuvvetlenince Türkiye'yi sıkıntıya sokacak hamleler yapmaktan geri durmadı.

Daha yeni yaşadığımız bir hâdise, Türkiye'nin İran'a ne kadar güvenebileceği konusunda bir îşaret veriyor bizlere. Geçtiğimiz günlerde vefât eden Celâl Talabani'nin cenazesinde İran diplomasisinin kıvraklığına ve esnekliğine bir kez daha şâhitlik etme imkânı bulduk. İran, bir yandan müstakbel Kürt devletini boğma hamleleri yaparken, öte yandan bağımsız Kürdistan mefkûresinin sembol isimlerinden Talabani'nin cenâzesine Dışişleri Bakanı düzeyinde iştirak ederek, diplomasideki ”Acem ustalığını” bize bir kez daha gösterdi.

Diplomatik mahâret biraz da bunu gerektiriyor gâlibâ; düşmanlarınla dahi konuşabilme becerisi... İran'ın dünü ve bugününe baktığımzda hep bunu görürüz; kavga ettikleriyle dahi diyaloğunu kesmiyor, mutlaka açık bir kapı bırakıyor. Zorda kaldığında, büyük şeytan olarak tavsif ettiği ABD ve İsrail'le dahi bir şekilde iletişim kurabiliyor; arka kapı diplomasisini çalıştırıyor. (İrangate skandalını hatırlayalım)

İran'ın iki yüzlü siyâsetlerinden ağzı çok yanan ecdâdımızın özlü bir sözü var:“Acem kılıcı”; yani iki yüzlü, güvenilmez, iki tarafı da idar etmeye çalışan kimse anlamında...

Belki de İran ile münâsebetlerimize istikamet tâyin etmeye çalışırken atalarımızın sözlerine daha çok kulak vermemiz gerekiyor.