Bu yazı, “Devalüasyon Yoluyla Kaynak Transferi” başlıklı üç bölümlük değerlendirme dizisinin son bölümüdür. İlk iki yazıda kur politikalarının gelir transferi etkisi ve Çin modeli ele alınmıştı. Bu bölümde ise Türkiye ekonomisinin yapısal gerçekliği değerlendirilmektedir.
“Kur artışı neden Çin’de üretim gücüne dönüşürken Türkiye’de çoğu zaman enflasyona dönüşüyor? Aynı politika neden iki farklı ülkede tamamen farklı sonuçlar üretiyor?”
Türkiye ekonomisi özellikle 2021 sonrası dönemde “rekabetçi kur” söylemiyle Çin benzeri bir modeli test etmeye çalıştı. Kur artışının üretimi, ihracatı ve cari fazla üzerinden büyümeyi destekleyeceği düşünüldü.
Düşük faiz politikası ve yükselen döviz kuru üzerinden ihracatın artırılması, cari fazla verilmesi ve böylece ihracat odaklı büyümenin sürdürülmesi hedeflendi. Bu yaklaşımla devalüasyonun ihracatı tetikleyeceği ve cari fazla yoluyla kaynak oluşturacağı düşünüldü.
Bazı yönleriyle bu yaklaşım Çin modeline benziyordu.
Özellikle düşük reel ücretler üzerinden maliyet avantajı oluşturma düşüncesi iki modelde de dikkat çekti. Yerli paranın değer kaybetmesiyle birlikte iş gücü maliyetleri dolar bazında düştü ve Türkiye daha ucuz üretim merkezi hâline getirilmeye çalışıldı.
Ancak Türkiye ile Çin arasında çok kritik bir fark vardı.
Çin üretirken büyük ölçüde kendi ara malını, enerjisini ve sanayi altyapısını kullanabiliyor. Türkiye ise üretim yapabilmek için enerjide, ara malında ve teknolojide ciddi ölçüde ithalata bağımlı.
Yani Türkiye ihracat yaparken aynı anda ithalat yapmak zorunda.
Bu nedenle kur yükseldiğinde yalnızca ihracat geliri artmıyor; üretim maliyetleri de sert biçimde yükseliyor. Kur avantajıyla elde edilen kazancın önemli kısmı ithalat faturası tarafından geri alınıyor.
Sorunun tam merkezinde de bu var.
Çin’de kur artışı üretim kapasitesini büyütürken, Türkiye’de aynı süreç çoğu zaman maliyet enflasyonu üretiyor.
Çünkü Türkiye’de sanayi üretiminin önemli kısmı ithal girdiye dayanıyor. Kur yükseldiğinde enerji maliyetleri artıyor, ara malı pahalanıyor, üretim maliyetleri yükseliyor, enflasyon zincirleme biçimde yayılıyor.
Sonuçta vatandaş markette, kirada ve temel tüketim ürünlerinde daha yüksek fiyatlarla karşılaşıyor.
Bir başka fark ise finansman yapısında ortaya çıkıyor. Çin uzun yıllar boyunca içeriden tasarruf üreterek sermaye birikimi oluşturabildi. Türkiye ise büyümesini büyük ölçüde dış finansmanla sürdürdü.
Bu nedenle yüksek kur, Türkiye’de yalnızca rekabet avantajı değil; aynı zamanda finansal kırılganlık da üretiyor.
Ayrıca Çin’de düşük kur politikası uzun vadeli sanayi stratejisinin bir parçasıydı. Türkiye’de ise kur artışları çoğu zaman planlı bir sanayi dönüşümünden ziyade; piyasa baskısı, rezerv sorunu ve enflasyon-kur sarmalının sonucu olarak ortaya çıktı.
Bu yüzden aynı politika iki ülkede aynı sonucu üretmedi.
Çin ihraç ettikten sonra bile kendi halkının düşük maliyetle erişebileceği kadar üretim yapabiliyor. Türkiye’de ise ihracat arttığında iç piyasadaki ürün arzı azalabiliyor ve vatandaş aynı ürünü daha pahalıya almak zorunda kalabiliyor.
Bu nedenle devalüasyon veya düşük kur politikası yalnızca teknik bir para politikası değildir. Aynı zamanda toplumsal sonuçları olan bir gelir transferi mekanizmasıdır.
Kurun düşük tutulması kısa vadede ihracatı artırabilir, üreticiye rekabet avantajı sağlayabilir ve ülkeye döviz girişini destekleyebilir. Ancak bu süreç aynı zamanda gelir dağılımını değiştiren sosyal bir maliyet üretir. Özellikle sabit gelirli kesimlerde reel refah kaybı oluşurken, üretici ve ihracatçı kesimler maliyet avantajı elde eder.
Devalüasyon yoluyla kaynak oluşturmak çoğu zaman “acı reçete” içeren bir büyüme modelidir. Sanayiciye ve devlete alan açılırken, bu sürecin finansmanı büyük ölçüde halkın alım gücü üzerinden sağlanır.
Çin bunu uzun vadeli teknolojik sıçrama için kullanmayı başardı. Türkiye’de ise aynı stratejinin sürdürülebilir sonuç üretmesi; ithal girdi bağımlılığının azaltılmasına, yüksek katma değerli üretime geçilmesine ve güçlü sanayi politikalarının kurulmasına bağlıdır.
Aksi hâlde kur artışı, kaynak oluşturmaktan çok; enflasyon, gelir kaybı ve ekonomik kırılganlık üreten bir döngüye dönüşür.
Özetle Türkiye zaman zaman bu yöntemi stratejik gerekçelerle, zaman zaman ise ekonomik zorunluluk nedeniyle kullanmaktadır. Ancak Çin’den farklı olarak Türkiye’nin yüksek dış borç yapısı ve ithal girdiye bağımlı üretim modeli, kur üzerinden oluşturulmak istenen kaynağın verimliliğini ciddi biçimde sınırlamaktadır.
Dr. Murat Ergüven /TİMETURK