$

Dolar

45,6174

Euro

53,2180

£

Sterlin

61,4489

Frank

58,0153

Gram Altın

6.642,5000

Bitcoin

3.540.684

$

Dolar

45,6174

Euro

53,2180

£

Sterlin

61,4489

Frank

58,0153

Gram Altın

6.642,5000

Bitcoin

3.540.684

Kültür-Sanat

Sancaktar: Kürt Meselesi'ne tam olarak nasıl bakmalıyız?

Sancaktar Dergisi, 'Kürt Meselesi'ne nasıl bakmalıyız' başlığıyla yayımladığı yazıda tüm ezberleri ve kalıpları yerle bir etti.

15.01.2013 - 23:57
nevzat
Sancaktar: Kürt Meselesi'ne tam olarak nasıl bakmalıyız?
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

TIMETURK / Haber Merkezi

1.“Eskiden Türk-Kürt yoktu, sadece Müslüman vardı” demeyeceğiz. “Türk-Kürt” eskiden de vardı. Ama teferruat olarak vardı. Aslolan İslam kardeşliği idi. Türkmenler, Kürtler, Araplar, Berberiler, Boşnaklar, Arnavutlar, Lazlar, Çerkesler vs, vs, vs, Devlet-i Aliye’nin “milletler sistemi”nde külliyen “Millet-i İslam” diye anılırdı. Bununla beraber Türkmen’in Türkmen, Kürt’ün Kürt, Arap’ın Arap olduğu da bittabii ifade edilirdi. “Bittabii” ifade edilirdi, zira insanlığı kavimlere / ırklara / halklara ayıran Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinden sual olunmazdı. Farklı kavimlere mensup Müslümanların farklı diller konuşmalarını yahut farklı kisveler giymelerini yadırgamak kimsenin aklının ucundan geçmezdi. Böyle bir şey kimsenin aklının ucundan geçmeyince, Kürt’ün Kürtçülük yapması filan da sözkonusu olmuyordu tabii. Fransız İhtilali’nin estirdiği milliyetçilik rüzgârları Osmanlı ülkesini kasıp kavururken, “Jön Türkler” ayrılıkçı hareketleri alabildiğine kışkırtırken, hatta Birinci Cihan Harbi yıllarında Osmanlı’ya isyanın Frenkler tarafından ulus devletle ödüllendirileceğine kesin gözüyle bakılırken bile Kürtlerin ezici çoğunluğu “etnik” kimliklerini teferruat olarak görmeye devam ederek “Millet-i İslam”ın birliği ve dirliği davasına sadık kaldı; az sayıdaki ayrılıkçı Kürt aydınına değil, Kürt’le Türk’ün ayrılmazlığını vazeden ulemaya itibar etti.

2.Müslümanlar arasında birlik esas, “etnik” farklılıklar teferruattır. Ama teferruata gereken ehemmiyet verilmezse, teferruatın icapları yerine getirilmezse, teferruatı görmezden gelen yahut yok sayan bir tarz-ı siyaset benimsenirse teferruat öyle büyür, öyle büyür, öyle büyür ki, esası gölgeler. Yaradılıştan gelen özelliklerinin bastırılmaya çalışılmasına isyan eden “etnik” gruplar, dertlerine çare sunmayan birlik-beraberlik söylemlerini (İslami söylemleri bile) adaletsizliğin bekasına hizmet eden propagandalar olarak görürler ve itici bulurlar. Adalet yoksa birliğin sahiciliği de yoktur. Onun için, “Millet-i İslam”ın yerine “Türk Milleti”ni koyan ve “Ergenekon”lu, “Bozkurt”lu, “asil kan”lı bir Türklük retoriği geliştiren, “Kürt diye bir kavim yoktur, Kürtler aslen Türk’tür, karda yürürken çıkan kart-kurt sesinden Kürt kelimesi türemiştir” diye özetleyebileceğimiz bir inkâr siyaseti uygulayan, üstelik Türk-Kürt birliğinin dayandığı hilafet müessesesini kaldırıp İslamî referansları terk eden Cumhuriyet idaresi, Kürtlerin şiddetli tepkisiyle karşılaştı.

‘Bizi Türklerle bir arada tutan şey şeriat ve hilafetti. Türkler şeriatı terk edip hilafeti kaldırdıklarına göre ayrılık vakti gelmiştir’ diyen Şeyh Said, isyan bayrağını çekti. Zamanla bu dînî tepkinin yerini milliyetçi cereyanlar aldı. Kürt’ün Kürt olarak varlığını inkâr eden Türk milliyetçiliği kaçınılmaz olarak Kürt milliyetçiliğini doğurdu. Gerçi Türk milliyetçiliğinin ırk esasına dayanmadığı, Mustafa Kemal Paşa’nın “Ne mutlu Türk olana” değil “Ne mutlu Türk’üm diyene” dediği, dolayısıyla Türklüğün bir “ruh hali” ve bir vatandaşlık bağı olarak görülmesi gerektiği yaygın olarak ifade edilir, ama Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılına damgasını vuran ve sonraki yıllarda da doğru dürüst tashih edilmeyen ırkçı retoriğin açtığı derin yarayı kapatmak mümkün olmadı.

3.Cumhuriyetin ilk döneminde “Kürt’e yine Kürt diyeceğiz, Çerkez’e yine Çerkez diyeceğiz, kimsenin ırkını yok saymayacağız, kimsenin anadilini yasaklamayacağız, kimsenin örfüne-adetine karışmayacağız; Türk’ü sadece vatandaşlık ismi olarak benimseyeceğiz” denilmiş olsaydı, belki “Kürt Meselesi” diye bir şey çıkmayacaktı. Ne yazık ki cumhuriyet idarecileri “Türk ırkının asil kanı”ndan söz etmeyi, insanların kafataslarını ölçererek “Türk ırkı”na mensubiyet derecelerini tespit etmeyi, Orta Asya Türklüğüne dayanmayan kelimeleri lügatlerden çıkarmayı vs, vs, vs, tercih ederek tam bir ırkçı asabiyet sergilediler. Bu ırkçı asabiyet, Kürt ayaklanmalarının kışkırtılmasında ve bastırılmasında en kanlı şekilde ortaya konuldu. Kadınlar ve çocuklar bile topluca ve taammüden katledildi. Zulüm furyası ayaklanmalardan sonra da devam etti.

4.Çok partili demokratik sisteme geçiş belli bir yumuşamayı beraberinde getirdi, fakat ırkçı asabiyetin izleri silinmedi. “Kürt Meselesi”ni doğuran aymazlık baki kaldı. Gerek devlet ve gerekse milliyetçi hareketler, en ılımlı söylemlerinde bile, Kürt’e ancak “aslen Türk” olarak iltifat etti. Aslen Türk olmamak ayıp bir şeymiş gibi davranıldı. Çocuklarına Kürtçe isimler takmak isteyen anne-babalar en “demokrat”, en “liberal” yönetimler altında bile hakarete uğradı. Değiştirilen Kürtçe köy, kasaba, şehir isimleri de ancak ‘gayri resmi’ literatürde zikredilebiliyordu. Kürtçe eğitim-öğretim yahut basın-yayın zaten sözkonusu bile olamazdı.

5.1920'li-30'lu-40'lı yıllarda 16 kere isyan eden, fakat sırf Ezan-ı Muhammedi'ye saygı gösterdiği ve Şeyh Said'in torununu milletvekili yaparak 'geçmişe sünger çekelim' mesajını verdiği için Demokrat Parti'nin 10 yıllık iktidarında silahlarını toprağa gömüp umutlu bir bekleyiş içine giren Kürtler o dönemde de umduklarını bulamadılar. Ardından gelen askeri cunta yönetimi zaten “Size Kürt diyenin yüzüne tükürün” diyen faşist bir yönetimdi. 1960’larda ve 70’lerde gelip geçen hükümetler de Kürtleri hayal kırıklığına uğrattı. Fakat Kürtler, iflah olmaz gibi görünen statükoculuğun doğurduğu derin hayal kırıklığına rağmen sabırlarını muhafaza ettiler. Kürt ayrılıkçılığını telkin eden Marksist-Leninist hareketlerin Kürtler üzerindeki etkisi çok sınırlı kaldı. Dini hassasiyetler “etnik” hassasiyetleri bastırdı ve dine mesafeli duran hatta dine cephe alan kadroların önderliği Kürtlerin ezici çoğunluğu tarafından reddedildi. 12 Eylül 1980’e kadar…

6. 12 Eylül 1980’de kurulan askeri yönetim, tek parti dönemindeki amansız despotizmi hortlattı. Kürtçenin sokaklarda konuşulması bile yasaklandı. Kürt’ün “K”sini telaffuz edenin tepesine binildi. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde onbinlerce Kürt, “Türklük gurur ve şuuru kazansınlar” diye, dünyanın en ağır işkencelerinden geçirildi. Tutuklular yüzbaşının köpeğine tekmil vermeye dahî zorlanarak tahkir ve tezyif edildi. Zindandaki oğullarını ve kızlarını ziyarete gelen Kürt anaları, tek kelime Türkçe bilmedikleri için (ve tek kelime Kürtçe konuştukları takdirde başlarında bekleyen askerin hışmına uğrayacaklarını bildikleri için) onlarla tek kelime konuşamadılar. İşkenceyle öldürülen çocuklarının cenazelerini teslim alırken onlara ağıt da yakamadılar. “Diyarbakır Cehennemi” diye anılan o hapishane, marjinal bir ayrılıkçı örgüt olan PKK’yı kitlesel bir harekete dönüştürdü. Cezaevinden sağ kurtulanlar müthiş bir intikam hırsıyla dağa çıkıp PKK saflarına katıldı ve yakınlarının çoğu bunu anlayışla karşıladı. Terörle mücadele adı altında sivil halka reva görülen zulümler (insanların yargısız infazlarla uluorta katledilmesi, köylerin yakılması, devlet hizmetine giren ağaların cinayetlerine göz yumulması vs, vs, vs) bu “anlayış”ı hızla yaygınlaştırdı. Terörle mücadele adı altında yürütülen kirli savaşa Türk kamuoyu ve siyasetinden kayda değer bir tepkinin gelmemesi, tam tersine şovenist eğilimlerin gittikçe şiddetlenmesi de buna hizmet etti. En dindar Müslüman halklardan biri olan Kürtlerin önemli bir kısmı, İslam’a açıkça cephe alan PKK’dan medet umacak kadar çaresiz bırakıldı.

Devlete öfke o kadar büyüdü ki, PKK’nın uzantısı olarak görülen Kürt milliyetçisi ‘bölge partileri’ Kürtlerin çoğunlukta olduğu illerde (birkaç tanesi hariç) ‘ulusal’ partileri sandığa gömdü.

7.Turgut Özal’ın cumhurbaşkanlığı döneminde Kürt Meselesi’nin radikal reformlarla çözülmesi gündeme gelmiş, Süleyman Demirel’in başbakanlığında “Kürt realitesi”nin tanındığı ifade edilmiş, Erbakan hocamız başbakanlığı döneminde Türk’le Kürt’ü eşitleme işareti vermiş, fakat meseleyi sürdürmek isteyen derin devletin gayretleri başta olmak üzere birçok sebepten ötürü Kürtlerin sadrına şifa mahiyetinde bir ıslahat siyaseti bir türlü tatbikata geçirilememişti. AK Parti iktidarına kadar…

8.AK Parti iktidarı Kürt illerinin iflahını kesen olağanüstü hal uygulamasını kaldırdı, bölgedeki faili meçhul cinayet furyasını sona erdirdi, Kürtçe kurslarının açılmasına izin verdi, Kürtçe yayının önündeki engelleri kaldırdı, TRT bünyesinde Kürtçe yayın yapan bir televizyon kanalı kurdu, Kürtlüğün ve dahî Kürtçülüğün serbestçe ifade edilebildiği bir atmosfer oluşturdu, okul müfredatına Kürtçe dersi koydu, Kürt illerinin ‘özgünlüğüne’ da yarayacak olan yerel yönetim reformlarına soyundu, Kürtlerin önemli bir kısmını temsil eden PKK’lılarla müzakere masasına oturdu vs, vs, vs… Fakat bu süreç boyunca PKK ve onun siyasetteki uzantısı olan BDP genellikle memnuniyetsizlik ifade etti, “Kürt Açılımı”nı çok daha radikal reformlara taşımaya mütemayil olduğu açıkça görülebilen AK Parti’yi –muhtemelen “Kürtleri hoş tutarak bizim kontrolümüzden çıkaracak” diye düşünerek- yıpratmaya ve iktidardan düşürmeye yönelik bir provokasyon siyaseti takip etti. Yüzlerce insan bu siyaset uğruna öldürüldü.

9.Kanın durmamasında hükümetin de sorumluluğu var. Silahlarını dağda bırakıp evlerine dönen bir grup PKK’lının Habur sınır kapısından zafer işareti yaparak girmeleri ve onları karşılayan kalabalığın da zafer işareti yaparak zılgıt çekmesi bazı nefislere ağır geldi diye o süreç durduruldu, anlamsız bir ‘milli asabiyet’ uğruna kan akışının devam etmesi göze alındı. “Varsın zafer işareti yapsınlar, neticede kutlanan şey barış” denilip geçilemedi.

10.Şu günlerde barış için yeni bir fırsat yakalamış bulunuyoruz. BDP’li vekillerle görüşen Öcalan’ın “Barış için kaybedecek bir günümüz dahî yok” demesi ve devletle Öcalan arasında “anayasadaki vatandaş tanımının etnik bir kimliğe dayandırılmaması”nın da dahil olduğu bir anlaşmaya varıldığı iddiası ümit verici.

11.Mevcut tabloda hükümetin barış için radikal adımlar atmaya hazır olduğu görülüyor. Top artık PKK’da. PKK, üzerinde yükseldiği şartların artık değiştiğini, sivil mücadele yöntemlerinin önünün ardına kadar açıldığını yahut açılmakta olduğunu, silahlı mücadeleyi anlamlı ve gerekli kılan bir vasatın kalmadığını idrak edip –AK Parti’ye duyduğu kini de aşıp- silah bırakma yoluna girmeyi kabul etmeli. Örgütün tabanını yahut sempatizan kitlesini oluşturan Kürtler PKK’ya bu yönde baskı yapmalı.

12.PKK/BDP çevresinin en çok üzerinde durduğu hususlar arasında yer alan anadilde eğitim de dahil olmak üzere radikal reformlara ve PKK’nın silah bırakmayı kabul etmesi halinde genel bir siyasi affa ihtiyaç olduğu muhakkak. Buna “Ya şehit analarının duyguları ne olacak?” diye karşı çıkanlar “Mevcut şehit anaları yetmez, daha çok şehit anası istiyoruz” demiş olurlar. Çare yok, herkes bağrına taş basacak. Karşılıklı restler ille de jestlere dönüşecek!

13.Şunu da unutmayacağız ama: Ulus devlet anlayışından vazgeçilip Millet-i İslam anlayışına dönülmediği ve mevcut devlet sınırları muhafaza edildiği müddetçe müsbet sonuçlar sınırlı kalmaya mahkûmdur, o sonuçların menfiye dönme ihtimali de daima var olacaktır. Dicle-Fırat havzasının bölünmez bütünlüğü ilkesini çiğneyen emperyalistlerin çizdiği sınırlar ortadan kaldırılmadıkça “Nihai çözüm”e ulaşmak mümkün olmayacaktır.

14.İngilizler ve Fransızlar bu bölgeyi suni sınırlarla parçalarken “Burası Türk ulus devleti olacak, şurası ve şurası Arap ulus devletleri olacak, orası da Fars ulus devleti olacak” dediler. İsteselerdi "Kürtlerin çoğunlukta olduğu topraklarda da Kürdistan Cumhuriyeti kurulsun" diyebilirlerdi.

Musul konusunda İngilizlerle çatışmayı göze alamayan Türkiye buna mani olmaya kalkışacak güçte değildi. Fransız mandası olan Suriye ve İngiliz sömürgesi olan Irak zaten sesini bile çıkaramazdı. Emperyalizmin ağında inim inim inleyen İran da devre dışıydı. O dönemin şartlarında emperyalistler bölgede istedikleri düzenlemeyi hiçbir mukavemetle karşılaşmadan yapabilecek durumdaydılar. Bağımsız bir Kürdistan da kurdurabilirlerdi, Kürtlerin yaşadığı toprakları bir bütün olarak Türkiye'ye veya Suriye'ye, Irak'a veya İran'a da verebilirlerdi. Bu iki seçenekten birini tercih etmediler. Üçüncü bir seçenekte karar kıldılar. Kadîm Kürdistan topraklarını dört ülke arasında paylaştırdılar. Sözkonusu ülkelerde kurulan/ kurulmakta olan/kurulacak olan ulus devletlerin ister istemez Türk, Arap ve Fars milliyetçiliği yapacaklarını, dolayısıyla etnik sorunların doğacağını bilerek yaptılar bunu. Ve, sınırların 'kritik' yapısı yüzünden birbirine karşı mütemadiyen müteyakkız olması gereken bölge devletlerinin, birbirlerini Kürtler üzerinden sabote etmeye çalışacaklarını bilerek yaptılar. Her ulus devlet kendi Kürtleriyle dalaşsın ve komşu ulus devletlere karşı o devletlerin dalaşma halinde olduğu Kürtleri kullansın diye yaptılar. “Bu Müslümanlar birbirini yiyip dursunlar ki sömürü çarkımız ilelebet dönmeye devam etsin” düşüncesiyle yaptılar.

15.Meselenin kaynağında bu suni sınırların çizilmesi olduğuna göre, meselenin nihai çözümü için bu sınırların kaldırılması şart. Büyük İslam birliğinin bir cüzü olarak Dicle-Fırat havzası birliğini kurmak için gayret etmeli ve bu birliğin bir üyesi olarak Kürdistan fikrine kendimizi alıştırmalıyız.

NOT: İttihad-ı İslam ve onun bir parçası olarak Kürdistan konusunu ileride ayrıntılı olarak ele alacağız (bu fikrin ne kadar rasyonel bir temele dayandığını da ortaya koyacağız) inşaallah.(Sancaktar Dergisi)

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın