Ehlibeyt Hbaer Sitlesi ABNA'da Hakan Albayrak'la ilgili yazılan "Hakan Albayrak’ın yanı…" başlıklı o yazı:
Bahse konu yazar, eskilerde de şimdiki gibi epey heyecanlı yazılar yazar, yazılarındaki fikirsel verimsizliği bununla örtmeğe çalışırdı. 10.11.2012 tarihli Star’daki yazısının hemen başında örnek olarak verdiği “Esad’ın askerlerinin testere ile adam doğradığı ve İran’ın işte bu rejimi desteklediği” türden artık bayatlamış örnekte İran yönetimine ve Hizbullah’a yaklaşımındaki savruluşu “Suriye ile hedef İran” tezini kuvvetli kılan bir örneklik. Muhtemeldir ki, Ortadoğu’nun İslami uyanışını mezhep üzerinden çalmaya çalışan batılı güçlerin Türkiye ayağı, son iki yılda ülkemizde gelinen noktaya bakıp zil takıp oynuyorlardır. Bir ara, Osmanlı’nın Şiilerden nasıl uzak durduğunu anlatmak için onun, erkeklerin Şii kadınlarla evlenmesini yasakladığını “bilgi” olarak 2012 Türkiye’sine aktaran yazıları okuyunca artık bu ülkenin Alevi/Şiileri olarak “öteki” sınıfında yerimizi aldığımızı ayan beyan anlamıştım.
Albayrak’a gelince… Yazarın allayıp pulladığı, batılı ve Arap krallarının silahlandırdığı teröristlerin yüzlerce videosu da bu videoya karşılık ortaya konulabilir.
Onun derdi kesilenler değil, aklınca İran ve Hizbullah’ı AKP hizasına çekmek…
Daha geçenlerde Suriye’ye sokulan teröristlere ait “+18” ön spotuyla kaç baş kesme fotoğrafı düştü Youtube, yazar bilmiyor mu? Kendisi bunların yanında mı ki, “İran yönetimi testere ile baş kesenlerin yanında” diyor? Bunu derken ne hale düştüğünü görmüyor mu?
Suriye’de yaratılan anarşi ortamının sonucunda daha ne bekliyordu? Daha ilk başından “burası bölgeyi yakacak, dışarıdan silahlandırıp içeri soktuğunuz teröristlerle bir halkı esir alamazsınız” denmiyor muydu? Suriye şimdi eli pala dolu, yüreği birbirine nefret dolu insanların mezbahanesi artık. İsteyen, iki taraftan da kendisini haklı kılacak yüzlerce malzeme bulabilir. Suriye’ye sokulan her silah bir ananın yüreğine düşen Kor’dur artık.
Esad, tam altı saat süren son görüşmede Davutoğlu’na “burası bölgenin fay hattıdır” derken, yazar da dahil, bizimkiler duymuyordu bile. Zannediyorlardı ki Usta “One minute!” diyecek, bölge diz çökecek.
Sezai Karakoç’un feveranı da yetişmedi kulaklarına. Hüseyin Hatemi, hakaretler karşısında sahneden çekilirken de fark etmediler, oyunun kurucuları artık Harici mantığı sürmüş sahneye. Onlar kendilerinden başka kimseyi görmüyorlar.
Yazar, Suriye halkının, değil iki yıl, yirmi yıl geçse de, gerici krallık ve batılı emperyalist düşüncenin taşeronlarının sevincini kursağında bırakacağını bilmiyorsa da öğrenecektir inşallah.
Kendisinin, Televizyon kanallarında dolaşıp Suriye’de kan deryasının çoğalmasını sağlayacak “teröristler için silah veya para talepleri” bir tek insanın bile ölümünü getirecekse bunu nasıl izah edecek?
Anlamadığım, yıllarca İran üzerine yazı döktüren yazar gibiler hiç mi “Devrim kültürü” öğrenmediler bu ülkeden. İranlılar evlerinin çatılarında ezan okuyarak, askere gül vererek, başlarındaki İmam’ın sözünü emir kabul ederek yapmışlardı İnkılabı... Şimdi Suriye’de yaşananlar için Devrim, İntifada vs.. adları kullanırken aslında kavramları da iğdiş ediyorlar.
Yazısında güya İran ve Hizbullah’ı “yönetim ve halk” diye ayırıyor ve cephe bölmeğe çalışıyor. Bunu yaparken de Türkiye halkının Suriye meselesinde AKP ile ne denli farklı düşündüğünden tek kelime bahsetmiyor/edemiyor. Kamuoyu yoklamalarını ısrarla gizliyor. Yavuz hırsız, ev sahibi meselesi…
Hizbullah’ın ilk genel sekreteri Tufeyli üzerinden, Muhammed Hatemi’nin Müsteşarı Şeriati üzerinden “bakın Şiiler Suriye teröristlerine (ona göre mücahidler) destek veriyor” algısını oluşturmaya çalışıyor.
Hakan Albayrak’a oynadığı oyunla cevap vermeğe kalkarsak sadece Ali Bulaç adı, yeter de artar bile.
Kendisi de dahil, Suriye meselesinde bir tek Ali Bulaç’la bile bilek güreştiremeyenler, nasıl da arkadan dolanıyor.
Oysa bunlara gerek yok ki! Çünkü fotoğraf artık çok nettir. Batılıların ve gerici Arap krallarının oyunuyla Osmanlı rüyası gören iktidar, Suriye’de batağa saplanmıştır. Hedef şaşırtma dönemi de geçmiştir. İşin içinden çıkamayanlar, İran ve Hizbullah’ın eteğine dolanmayı deniyorlar. Oysa bu iki güç, dün de aynı yerde durmuşlardı bu gün de…
Albayrak’ın bahse konu yazısında ardına sığındığı isimler şu anda ne kurumsal ne de toplumsal manada genel halkı içine alan sözcülük yapmamaktadır. Yok, eskiden ifa ettiği görevler üzerinden bir anlam devşirmeğe çalışıyorsa eğer, bu ne İran toplumu ne de Hizbullah ailesi adına bir geçer akçe değildir.
Peki, yazar ve avenesinin son zamanlarda ısrarla yapmağa çalıştığı ne?
Şöyle… Ta ki, AKP bu ülkede iktidar oldu. Ülkemizde İslamcı cenahta da bir değişim ve dönüşüm başlamış oldu. Tayyip Erdoğan’ın gömlek değişimi, sembolik manada aslında birçok kişide yaşanan değişim/dönüşümün de ifadesi oldu. Birçoğu, iktidar nimetiyle güç devşirdi makam devşirdi.
Haftalık gazetelerde tercüme yapanlar birden bire “Ortadoğu danışmanı” oldular. Gazete ve televizyon haberleriyle fikir beyan edenler, birden bire bu ülkede “uzman” olarak topluma enforme edildiler.
Anadolu Ajansı da bir anlamda bir tasalluttan kurtulsun diye diğer tasallutun emrine itildi. Özellikle Ortadoğu ve hususen Suriye- Şii- Hizbullah mahreçli haberlerde görev selefi düşünceye hâkim tiplere emanet edilmiş görünüyor. Hakan Albayrak, Yeni Şafakta yazmakta iken işte bu Anadolu Ajansı’na çekilerek Yeni Şafak’taki yerini boşaltanlardandı. Oraya “Danışman” edilmişti. Ne olup bittiğini bilmediğimiz gerekçelerle tekrar geriye, aynı düşüncenin bir başka gazetesi olan Star gazetesine döndü. Yazarın Star’daki yazısında adı geçen isimlerde Anadolu Ajansı içerisindeki selefi çizgi tarafından ülkemize enforme edilen isimler.
Anadolu Ajansının bu haberlerine hevesli bir takım selefi eğilimli İnternet siteleri ise ajansın geçtiği bu haberleri affetmemekte; İran, Hizbullah ve Şiilere sövmek için hazine niteliğinde addetmektedirler. Onlarca yorum, bu haberlerin altına dizilerek ülkenin geneline bir gerilim atmosferi sunulmaktadır. Paslaşmalar çok güzel fakat bir türlü gol atamıyorlar. Halkı kendi çizgilerine getiremiyorlar. Sokağa çıktıklarında 100- 200 kişi kalıyorlar.
Suriye olayları gerek İslam dünyasında gerekse de ülkemizde maddi anlamda yaşanan yıkımların ölümlerin doğurduğu yürek acısının yanında gerçekten birçok kişinin de tanınması ve duruşu anlamında oldukça öğretici oldu. Artık geçmişte bölge halklarının el ele tutuşması için mesai harcayanlar, şimdi Suriye, Irak, Lübnan, İran örneğinde olduğu gibi batılı toplum mühendislerinin dilini kullanıyorlar.
Hakan Albayrak adlı kardeşimiz bir ara İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrullah’a hitaben Suriye’yle alakalı açık bir mektup yazmıştı. İnanmayacaksınız ama mektubun son cümlesi şöyleydi:
“Sizi yanımızda görmek istiyoruz. Yanımızda olmayışınıza makul bir izah getirmediğinizi ve getiremediğinizi düşünüyoruz. Vesselam.”
Hakan bey, bu uzunca mektubunda Suriye’yi tanıttıktan sonra İran ve Hizbullah’ı yanına davet ediyor. Ömrü, cephelerde geçmiş, baskının, zulmün, yaşamadığı çeşidi kalmamış bir toplumun öncülerine nasihat ediyordu. Suriye’yi, halkını, Hamas’ı anlatıyordu.
Clinton’a “çaaaak” diyen Davutoğlu ve ABD Kongresi’ndeki Yahudilerden madalyalı Erdoğan ile uslu uslu mesai serdeden Albayrak’ın, Ahmedinejad ve Nasrullah’a hitaben “sizi yanımızda görmek istiyoruz” son cümleli açık mektubu…
Güler misin, ağlar mısın?
Mektubun, ilgili kurumların çöp sepetinde olup olmadığını bilmiyorum ama gönlüm öyle olmasından yana. Çünkü bunlarınki olayı anlayıp anlamama meselesi değil. Direniş ekseninde nice sabır dolu sürecin kanla, canla, emekle yazıldığını bunlar bilmeyecekse kim bilecek? Bunlar, neyin ne olduğunun çok iyi farkında olan insanlar.
Osmanlı rüyası içerisinde toplumu dizayn etmekle iştahlı şahıslar. Davutoğlu, her birini dersine iyi çalıştırmış. ABD ile stratejik müttefik olan iktidarın, batılı başkentlerden vize alarak Arap Petro- dolarlarının sayesinde bölgesel liderlik kuracağına inandırılmış tipler.
Ancak, unuttukları ve nice isimsiz şehidlerin onlara hatırlatacağı bir gerçekten habersizler:
Direniş, bu günlere Katakullilerle gelmedi ki; onunla da gitsin. Bu gün yaşananlar Nasrullah’ın deyişiyle “Var olan, savaş türünün değişikliğidir; mevzilerde en ufak değişiklik yoktur.”.
Safını değiştirenler mi? İstedikleri yere gidebilirler.