$

Dolar

45,6050

Euro

52,9293

£

Sterlin

61,1281

Frank

57,7059

Gram Altın

6.566,3800

Bitcoin

3.524.392

$

Dolar

45,6050

Euro

52,9293

£

Sterlin

61,1281

Frank

57,7059

Gram Altın

6.566,3800

Bitcoin

3.524.392

Kültür-Sanat

Liberalizm eleştirisi bağlamında Nişanyan'a bakış

Sevan Nişanyan'ın geçtiğimiz günlerdeki açıklamaları, birkaç yıl önce yazdığı bazı şeyleri aklıma getirdi. Nişanyan, Taraf'ta yazarken, köşesinde kelimelerin etimolojik kökenlerini inceliyordu. Yazılarından birisinde "sansür" kelimesini incelerken, bu kelimenin etrafında yazdıkları ile son...

10.10.2012 - 14:43
nevzat
Liberalizm eleştirisi bağlamında Nişanyan'a bakış
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

TİMETURK / Enver Gülşen 

Günümüzde liberalizm ile demokrasi kavramları genellikle birbiriyle geçişli kullanılıyor. Liberal olanın otomatik olarak demokrat olduğu ve demokrat olanların, doğal olarak liberal olmaları gerektiği anlayışı hâkim durumda. Bana kalırsa bu iki kavram, birbirlerini çeken ve birbirleriyle geçişlilik oluşturan kavramlar olmanın çok uzağında, birbirlerini şiddetle iten kavramlardır.

Sevan Nişanyan’ın geçtiğimiz günlerdeki açıklamaları, birkaç yıl önce yazdığı bazı şeyleri aklıma getirdi. Nişanyan, Taraf’ta yazarken, köşesinde kelimelerin etimolojik kökenlerini inceliyordu. Yazılarından birisinde “sansür” kelimesini incelerken, bu kelimenin etrafında yazdıkları ile son zamanlarda yazdıkları arasındaki ilişkiye tekrar bakmak gerekiyor. Nişanyan’ın, Taraf’taki o yazısının en önem verilmesi ve üzerinde durulması gereken tarafı, tipik liberal bakışı olabildiğince net bir şekilde ortaya koymasıydı.

Nişanyan, sansür maddesinin etimolojik kökenini açıklamaya giriştiği yazısında, meseleyi Türkiye’deki sansüre getirir ve üzerinde durmanın hayati bir önem arz ettiği bazı cümleler kullanır. Nişanyan yazının sonunda şöyle diyordu:

“…Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!

Doğanın boşluk kabul etmemesi gibi, bu toprakların havası mıdır, suyu mudur, özgürlük kabul etmiyor herhalde. “

Bu cümleler bir liberalin özgürlük anlayışını ortaya koyması açısından önemli bir çıkış noktası oluşturuyorlar. Son günlerdeki tartışmada, Nişanyan bu cümlelerini çok daha alaycı bir noktaya taşıdı. Peki, bu cümleleri kullanan birisinin liberalizmin özgürlük anlayışı ile ilişkisi nerededir?

Bu aşamada liberalizme ve liberalizmin haklar ve özgürlükler öğretisine bir bakış atmak faydalı olacaktır. Liberalizme yapılan en önemli ve “haklı” eleştirilerden birisi liberalizmin soyut bir birey kavramı üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Birey, kendi çıkarları, istekleri, ihtiyaç ve amaçlarıyla, kendisini çevreleyen toplum ve devlete ancak bu isteklerinin gerçekleşeceği düzenlemeler anlamında ihtiyaç duyar. Yani liberal birey, başka bireylerle iletişim kurması zorunlu olmayan bir bireydir ve toplum içinde milyonlarca adacık gibidirler. Bu anlamda bireyler toplumsal bağlamından kopuk ve bağımsız olarak ele alınırlar. Bireyin “soyut” olarak kavranması Hobbes’tan Kant’a kadar bütün doğal hukuk kuramcılarının “grup yetkesinin nihaî ve tek kaynağı bireyin daha önceki egemenliğidir ve topluluk tekil kişilerin istenç ve güçlerinin – ister sıkı ister gevşek olsun – birliğidir; yalnızca bir toplamıdır. (Lukes)” tezlerinde anlam kazanmaktadır. Bu düşünürlere göre toplumsal yaşamın amacı tek tek bireylerin hedeflerine ulaşabileceği bir ortam sağlamaktan ibarettir.

Soyut birey kavramı büyük oranda Hobbes’un “Leviathan”ında kaynağını bulur. Hobbes’a göre, toplum “sanki mantar gibi aniden topraktan çıkıyormuşçasına birbirleriyle hiç sürtüşmeksizin tamamen olgunlaşan insanların gereksinimlerini (hayatta kalmak ve güvenlik başta ) karşılamak üzere yapılmış yapay bir aygıttır. (Hobbes)”

Bu soyut birey kavrayışı kendisini siyasal alanda bir anlayış olarak dayattığında liberalizmin birey anlayışının temel çerçevesi ortaya çıkar. Buna göre yurttaşlar “bağımsız bilinç merkezleri” gibidirler. Kendi ihtiyaçlarının, isteklerinin ve amaçlarının en iyi karar vericisi olan bu bireyler, bağımsız ussal varlıklardır. İhtiyaçların, istek ve amaçların belirlenmesinde topluma ve diğer bireylere ihtiyaç duymazlar. Bu tür bir bireyciliğin siyasal alana aktarılması ise yurttaşların “rıza”sına dayanan ve yetkisini bu rızadan alan bir siyasi mekanizma olarak karşılık görür. “Rıza”ya dayanan toplumsal sözleşme Hobbes, Locke ve Rousseau’da kaynak bulur ve Aydınlanma düşüncesinde en açık ifadesine kavuşur. Nişanyan’ın kendisine kurduğu adacıktan ötekini belirlemesi ve bu belirlemedeki şiddet bununla ilgilidir. Toplumun öteki fertleriyle, dahası zaten ne oldukları “belirlenmiş” olan “ilkel” fertleriyle temas kurmasına hiç gerek yoktur Nişanyan’ın. Nasılsa her şeyi biliyor, her şeyi en doğru ve net şekilde tespit edebiliyordur. Nişanyan’ın, İslam ve Kemalizm’i birbirisi içinde değerlendiren tutumu, bu “kendini bilme konusundaki cehaletten” dolayıdır. Zira “ötekini” bilmeyen, bilmek için çaba sarf etmeyen, çaba sarf etmeye gerek bile duymayan liberal bir bireyin doğal konumudur bu. Nişanyan, İslam’ı Kemalizm’in bir öncülü olarak tanımlarken, aslında kendi düşünce ve tutumunun Kemalizm ile ortaklığının farkında görünmez. Aydınlanma ve modernitenin tüm kavram ve özgürlükler manzumesini aynen devralan Nişanyan, Kemalist öğretilerle, dine bakışında çok benzer Aydınlanmacı refleks gösterir.

Liberalizm tartışmamıza tekrar dönelim: Son yüzyılın liberallerinin toplumsal sözleşmeyi serbest seçimlerde oy vermekten ibaret bir mekanizma olarak düşündüklerini söylemeliyiz. Siyasi bireyciliğin bu liberal anlamı kendisini faydacılıkta işlevselleştirmiştir. “Görünmez el” ekonomik alanda olduğu gibi siyasi alanda da en verimli mekanizmadır onlara göre. Siyasi sistem de bu yüzden en az yöneten sistem olmalıdır (Jefferson). Locke’ci liberalizm, siyasete, yurttaşların yaşamının, özgürlük ve mülklerinin – en çok da mülklerinin - koruyucusu olarak bir görev biçerken; yararcılar siyasete, bireylerin rekabeti içinde her birey kendi çıkarının peşinde koşarken bu rekabetçi alanın bir hakemi ya da “gece bekçisi” işlevi biçerler.

Soyut bireyciliğin ekonomik sahadaki yansıması ise iktisadi bireyciliktir. Adam Smith kendi döneminde, devletin ekonomik etkinliğe getirdiği hükümet kısıtlamalarına karşı olsa da ilke olarak devletin ekonomik alana müdahalesine karşı değildi. Klasik dönem liberalleri devletin müdahalesine pratik olarak karşı olsalar da iktisadi bireyciliğin tam ve eksiksiz bir savunusunu yapmıyorlardı. Günümüzde ise iktisadi bireyciliğin en sistemli savunuları kendi aralarında da belirgin farkları olmakla birlikte Mises, Friedman ve Hayek’te bulunabilir (O’Neill). Onlara göre piyasaya (yani iktisadi sistemin kendiliğinden oluşan hâline ) müdahale edilmemeliydi. Argümanları ise hiçbir planlamanın piyasanın mekanizmasını tümüyle anlayabilecek bir bilgi ile donatılmış olmadığıydı. Müdahale edilmeyen piyasa ise bireylerin ihtiyaç, hak ve özgürlüklerinin en iyi karşılık bulabileceği optimum noktayı ima ediyordur. Her ne kadar 20.yy refah liberalizmi savunucularının yanında azınlıkta kalsa da bu neo-klasik anlayışın yükselmekte olduğunu söyleyebiliriz. “Laisses-faire” anlayışının bir yansıması olarak ifade edilebilecek olan iktisadi bireyciliğin savunucularından Avusturya Okulu’nun önemli ekonomi düşünürlerinden olan Hayek, ekonomik planlamanın iptal edilmesinin, sendikaların güçlerinin önünün alınmasının, artan vergilendirmenin durdurulmasının, mülk edinmenin, devletin eğitime desteğinin kesilmesinin, yüksek öğretime giriş için zenginlik ölçütünün yeniden düzenlenmesinin avukatlığını yapar. (Bowles)

Bu bireycilik anlayışının sonuçlarından olan bencil, atomize birey ve laisses-faire anlayışı liberal düşüncenin en önemli savunularından olan özgürlük ve haklar anlayışını soyut düzlemde kalmaya mahkûm etmekte, bu özgürlüklerin somut düzlemde hayat bulmasına engel olmaktadır. Bu tartışma, karşılığını liberal anlayışın kendi içinde de kırılmalar yaşadığı iki ayrı özgürlük anlayışında buldu. “Negatif özgürlük” anlayışı, devletin müdahale etmesine karşı olan özgürlük anlayışıdır. Buna göre insanların verili hakları ve özgürlükleri vardır; devletin bunlara müdahale etmesinin yasaklanması ve anayasal bir hukuk devleti kavrayışı bu hakların ve özgürlüklerin gerçekleşmesi için yeterlidir. Hâlbuki pozitif özgürlük anlayışı, bu özgürlüklerin sadece dillendirilmesinin ve bu konudaki devlet engellerinin kaldırılmasının yeterli olmadığını, çünkü gerçek hayatta bu özgürlüklerin gerçekleşmesinin önünde devlet harici birçok başka engeller olduğunu öne sürer. Bu açıdan devletin, bireylerin kendi potansiyellerini gerçekleştirmek ve özgürlüklerini korumak anlamında aktif bir rol alacağı pozitif özgürlük anlayışı hayat buldu. Green, Hobhouse, Hobson,Rawls gibi siyasi düşünürler bu anlayışın en önde gelen savunucularıydılar. (Örs) Nişanyan, muhtemelen kendisinde gördüğü “ifade özgürlüğünü” aynen liberal birey anlayışında olduğu gibi, toplumsal mekanizmaların ve diyalog süreçlerinin tümünden bağımsız kılar. Onda “doğuştan” alay ve hakaret etme hakkı vardır! İşin ilginç noktası, Nişanyan, kendi alay ve hakaret özgürlüğünü savunurken, toplumun dayatmacı “özgürlük karşıtı” salınımlarından şikâyet eder. Toplum, hele ki Müslümanlardan oluşmuş bir cemaat, daima “özgürlüklerin” karşısında bir tutum alır ona göre. Nişanyan’ın kendisin konumladığı yer “Ben diyalog falan istemiyorum. Benim verili haklarım var ve o haklarımı diyalog süreçlerini öldürme pahasına kullanmak istiyorum” tavrı oluyor. Bu liberal soyut bireyin bir başka soyutluğundan başka bir anlam ifade etmeyen bir anlayıştır. Zira birisinin kutsalına hakaret ettiğinizde, karşıdakinin de ister birey olarak isterse de cemaat olarak size aynı şekilde karşılık verebileceğini her an düşünmeniz gereken bir ilişkiler ağıdır toplum. Atomların atomlara değmediği bir ilişki isterken, öteki atomu dürttüğünüzde o da sizi dürtebilir. Liberalizmin özgürlük anlayışının tek yanlı akışının en önemli sorunu budur. Dürtmek için önü alınmaz bir şehvet duyar, ama oturduğu rahat koltuğunda kimse onu dürtmesin ister!

Klasik liberal anlayışın bireycilik anlayışına eleştiri getiren Macpherson, liberalizmin kökeninin “sahiplenici bireycilikte” olduğunu, sahiplenici bireycilik ile demokrasinin bir arada olamayacağını iddia eder. Ona göre liberal demokrasi, liberal bileşeninin demokrasi bileşenini sürekli ittiği bir kavram olduğu için tutarsızdır. Hobbes’un, Hume’nin ve Smith’in birey anlayışları Macpherson’a göre sahiplenici bireyciliktir ve bu birey anlayışı, “kendisinin ve kapasitelerinin asıl sahibi olan ve bu anlamda topluma veya başkalarına hiçbir şey borçlu olmayan” daha önce anlattığımız “açgözlü” soyut bir siyasi, iktisadi bireye denk gelir. Nişanyan meselesinde üzerinde ısrarla durmamız gereken nokta burasıdır. Başka kimseye “borçlu” olmayan ve tüm değerlerini ve insanlarla ilişki kurma mekanizmalarını sadece kendine bakarak belirleyen Nişanyan gibilerinin öteki ile girdikleri ilişkide hoyratlık düzeyi fikri ya da maddi çıkarların oluşup oluşmamasından başka bir itici güç tanımaz. Fikrini beğenmediklerine karşı alaycılık ve hoyratlık bu anlayışın doğal çıktısıdır.

Liberalizmin siyasi alanla ilgili anlayışında diyalojik yansızlık ilkesi önemli bir ilkedir. (Benhabib, O’Neill) Bu ilkeye göre, devlet, farklı “iyi” yaşam anlayışları arasında seçim yapmaz ve tarafsızdır. Bu anlayış modern hukuk sistemlerinde karşılığını bulur. Ancak bu yansızlık ilkesi gerçek politik süreçlerdeki iktidar mücadelelerinin dinamiğine uygulanamayacak denli kısıtlayıcıdır. Bu diyalojik yansızlık ilkesinden hareket eden bir hayat, yalnızca politik yaşamın tartışmacı boyutundan mahrum olmakla kalmaz, hatta baskı altında ezilen grupların aleyhine yürüyecek bir sürece de öncülük edecektir. (Benhabib) Bu anlayışın, toplumsal bir ahlâkın oluşmasında bir katkısının olmayacağını da düşünebiliriz. Ahlâk meselesi, bu anlamıyla liberalizmin en yumuşak karnıdır. Liberal hak ve özgürlükler öğretisi, neyin fikir özgürlüğü olup olmadığını belirlemek için diyalojik yansızlık ilkesini baz alır görünür. Buna göre çocuk pornosu ile sıradan bir olaydaki fikir özgürlüğü arasında ayrım yapabilecek bir “ahlâk”a sahip görünmez. Bunu yapamadığı için de, bireyin kişisel ahlâkıyla sınırlı alanı toplumsal olanın tümüne yansıtır, genişletir. Lâiklik dindarın toplum hayatına yansıtabileceği haklarını kısarken, bireysel alanın ekonomik alanla sonsuzca ilişkiye girdiği şehvet alanları olabildiğince açılır. Liberal bir dünyada fuhşun hetero ya da homoseksüel hiçbir mekanizmasına, çocuk pornosuna veya uyuşturucu ve seks gibi türlü şehvet mekanizmalarına itiraz edebilecek argümanlarınız “liberal ahlâkçılık” denen mekanizmanın kurallarına indirgenmediği sürece dikkate alınmaz. Bu yüzden, Nişanyan’da, ya da karikatür ve film krizlerinde görüldüğü türden hakaret, alay ve aşağılamaları, sırf dini alana yönelik ontolojik alerjisi yüzünden “özgürlük” kapsamında değerlendirebilirken, son derece temel özgürlükleri kısıtlamakta sakınca görmez liberalizm. Çünkü soyut tarafsızlık, somut hayatta çok ciddi sorunların üzerini örtmeye gebedir. Liberalizm aslında tam da bu duvarları inşa eden bir işlev görür.

Liberalizmin haklar eksenindeki tutumu, görünürde doğru bir tavır gibi görünse de kendi tutarlılığını zedeleyen bir durumu ima eder. Çünkü liberalizm politik eşitliği bir biçimde kapsasa bile, bir yandan güç ve iktidar sahiplerinin, öte yandan servet sahiplerinin muazzam boyutlara varan gücünü eleştirilerden korumaktadır. Çünkü liberal bireycilik ve özel alan - kamusal alan ayrımı ekonomiyi ve ekonomik kurumları demokratik eleştiriden muaf tutarak devasa eşitsizliklerin üstünü örter. Bu açıdan liberal bir piyasa anlayışının ve buna bağlı bir ekonomik anlayışın politik eleştirisi yapılamazsa liberalizmin yarattığı sorunların farkına varma imkânımız da kalmaz.

Liberal düşünce, ekonomiye ve bu ekonominin serbest bir şekilde yürüyeceği piyasaya çok büyük önem vermektedir. Piyasa, sadece ekonomik aktörlerin mübadele mekanizması olarak değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin de yürüdüğü bir sözleşme alanı olarak işlev görür. Ancak bu alan diyalogdan ziyade, diyalogsuzluk üzerine; bilgi paylaşım mekanizmalarından ziyade bilginin saklandığı ve iktidar nesnesi meta hâline getirildiği bir durumu ima eder. Devleti bu piyasa anlayışına müdahale etmemesi gereken, sadece güvenlik gibi belirli görevleri yerine getiren minimal bir siyasi mekanizma olarak algılayan liberalizm, hem ekonomiyi tarif ettiği bireysel alanın içinde tutarak onu demokratik eleştirilerden muaf hale getirir, hem de toplumdaki iktidar kurgusunu sadece devlet iktidarına indirgeyerek modern iktidar örüntülerini algılamaktan aciz bir yapı arz eder.

Hâlbuki modern toplumlarda iktidar, Foucault’un çok önemli analizlerinde dile getirdiği gibi çok yönlü bir yapı arz eder. Devlet iktidarı modern toplumlarda çok önemli değildir. Hâlbuki toplumsal ilişkilerin türlü biçimlerinde gerçekleşen iktidar alanları çok yönlü mahiyettedir. Okullar, üniversiteler, ekonomik kurumlar, şirketler, ataerkil aile gibi birçok birim, bir bireyin hayatında devletin olduğunda çok daha yoğun güç uygulayan merkezi belli olmayan bir iktidar alanını tarif ederler. Liberalizm ise bu alanların hepsini görmezlikten gelerek, hatta toplumsal alanı tarif ettiği biçimiyle bu iktidar alanlarının üstünü örterek onların iktidarlarına sonsuz bir alan açmaktadır. Devletin iktidarından kurtulan bireyin iktidardan kurtulup özgürleşeceğini düşünmesi liberalizmin toplum analizinde en fazla yanıldığı alanlardan birisini oluşturur. Nişanyan’ın da dâhil olduğu basın, bu iktidar alanlarından en büyüğü olarak dikkat çeker. Basın özgürlüğü liberalizmin yeni putlarındandır bu anlamıyla. Basın, kendisi bir hegemonya aracı olarak herkesin ve toplumun tümünün üzerinde bir demokles kılıcı gibi tahakküm kurabilir; ancak basına yönelik en ufak bir eleştiri dahi, karşısında liberal fikir özgürlüğü polislerini bulur.

Toplumsal yapıyı ikiye bölen, kamusal alan ve özel alan olarak iki ayrı alan yaratan liberal düşünce; bu yarattığı alanların içerisine de duvarlar örer. Bireysel alan olarak addettiği özel alana ekonomiyi de dâhil ederek ekonominin politik bir demokratik eleştirisini engeller. “Demokrasi ve Kapitalizm” kitabının yazarı Samuel Bowles liberalizmin özel ve kamusal alan ayrımının çelişkili yapısını şu şekilde ifade eder: “ Liberalizm, temel politik ilkeleri kendi söylemsel kuralları çerçevesinde birleştirir; bunu yalnızca suskunluğuyla değil, aynı zamanda ikinci bir yolla, yani özgürlük, eşitlik ve demokrasiyle ilgili temel terimlerinin uygulama alanını keyfî biçimde sınırlayarak da yapar. Toplumsal yaşamın belirli bir kuramsal temsilinden önce, toplumsal uzam liberallerce bu biçimlerde bölünmüştür. (Bowles)” Yani liberalizm Michael Walzer’in söylediği gibi bir duvarlar dünyasıdır ve her duvar yeni bir özgürlük alanı yaratır. (Walzer) Özgürlük eşitlik ve demokrasi ile ilgili alanların keyfi bölünmesi, bugün Batı’da çok net gördüğümüz bir durum yaratmıştır. Dindarların hak ve özgürlükleri “birey hakları” bahane edilerek engellenmekte, dindarı – özellikle İslam gibi ‘yaşayan’ ve liberalizme tehdit oluşturan bir dine inanıyorsa – dindarlar, haklarını ancak soyut birey haklarına indirgedikleri sürece kullanabilmektedir. Toplumsal ilişki ve ikna mekanizmaları değil son sözü söylemiş bir anlayışın, yukarıdan aşağıya tanzim ettiği özgürlükler anlayışıdır sözkonusu olan. Nişanyan, tanzim edilen o özgürlükler hiyerarşisinin en tepesinden “en alttakilere” vurmaktadır bu anlamıyla. Bu bakımdan, yaptığı, kendisinin takdim etmek için çok uğraştığı şekliyle bir “cesaret” ya da “kahramanlık” değil; tam anlamıyla bir tetikçiliktir!

Liberal düşünce çok büyük çeşitlilik arz etse de öne çıkan taraflarından bir tanesinin, sömürü ve cemaat sorunlarında suskun kalması olduğunu tespit etmek konumuz açısından da hayati önem arz etmektedir. Örneğin bugün tüm dünyada sömürünün en büyük faktörlerinden olan modern şirket, neo-klasik ekonomide bir birey gibi görünüp bireyin hakları ile donanmakta, bu yüzden de politik söylemde “özel” alana dâhil edilmektedir. Dolayısıyla modern şirketin toplumsal iktidar yapılarındaki devasa gücü görmezden gelinip, demokratik denetimden muaf tutulmaktadır. Geleneksel cemaat yapılarının bir şekilde birleştirici etki gördüğü ya da otoriteye imkân verdiği bir dünyadan, bu yapıların tümünün yıkıldığı bir dünyaya geçildiğinde liberal düşünce bu yapıların yerine yenilerini ikame etmek gereğini duydu. Çünkü kendi çıkarları peşinde koşan atomize bireylerin olduğu bir ortamda liberal mülkiyet haklarının yaratması muhtemel çatışmaların engellenmesi için bir birleştirici unsura ve liberal değerleri koruyan devlete ihtiyaç vardı.

Toplumsal alanı iki ayrı alana; özel ve kamusal alana bölen liberalizm, kamusal alanın devlete, özel alanı ise birey, aile ve ekonomik alana tahsis eder. Bireyler de böylece ikiye bölünür: Liberal düşüncenin bireyine uygun ussal liberal birey ve yeteneksizlik, çeşitli türde özürler ve ayrıcalıklar ya da vatandaşlık dışı olarak tanımlanan diğer bireyler. İkinci tip bireyin liberal anlayışın bireysel haklarına sahip olma konusunda pek imkânları da yoktur bu anlamda. Avrupa’da ve ABD’de lâik bir yaşam biçimine sahip olmayanların (özellikle Müslümanlar) uğradıkları ayrımcılık ve gettolaştırma bu anlamda şaşırtıcı değil liberal demokrasinin doğal sonucu olarak görülmelidir. Gettolaştırılan birey veya cemaat yapıları “öğrenmesi gereken” ve bu anlamda ussal davranmayan “geri” cemaatler olarak dışlanırlar ve liberal birey haklarından yeterli pay alamazlar.

Nişanyan’ın yazdığı yazıların hemen tümünde benzer bir “fikri gettolaştırma” olması bu açıdan şaşırtıcı olmamalıdır. Nişanyan da, aynen mirasını aldığı liberal özgürlük anlayışında olduğu gibi, muhatap almaktan bile imtina ettiği liberalizmin “ikinci sınıf bekleme kompartımanındaki” birey ve topluluklara “ilkel” muamelesi yapar. Zira bu insanlar, yazının en başındaki Nişanyan alıntısında da görülebildiği gibi “Allah diye birine inanan, pırpır kanatlı ulakların bilgi götürdüğü zatlara” inanan henüz aklı baliğ olmamış ilkel yaratıklardır! Onlarla konuşmak değil, alay etmek, onları dinlemek değil hakaret etmek gerekir! Bowles’in yukarıda sözü edilen kitabında söylediği gibi; liberalizmin ördüğü duvarlar, özgürlükleri yaratmaktan öte bir şey yaparlar; tahakküm kalelerini gözlerden saklamaya ve korumaya yararlar. Özgürlük terimi kullanım biçimlerine göre rasyonel failler (seçenler) için kullanılır, ancak diğerleri (öğrenenler) için kullanılmaz. Müslümanlar, bu anlamıyla “öğrenen” bile değillerdir! Rasyonel faillere verilen haklara ve özgürlüklere sahip olmaları “lâikleştirilmeyi” gönüllü olarak kabul etmedikleri sürece mümkün değildir! Demokrasinin normları da sadece kamusal alanda seçenlerin eylemleri için geçerlilik taşır. Demokrasi, algılanan ihtiyaçların karşılanmasını kolaylaştırır ve ekonomik gücün kullanılmasına karışması görece mümkün olmayan bir alanla(devlet) halkın iktidarının sağlamlaştırılması açısından yetersiz kalan biçimiyle (temsili hükümet) sınırlıdır (Bowles). Bu açıdan liberaller çoğunlukla katılımcı bir demokrasinin liberal haklar açısından tehlikeli oluşturabileceği yönünde fikirler sarf ederler (Friedman, Hayek vs.) Liberal özgürlük anlayışının tersyüz ettiği durumdur bu. Hakaret eden “bireye” verilen sonsuz özgürlüğe karşı, özellikle dinî cemaatler içinde yer alanlara, kendilerine yapılan hakaret ve aşağılamalara karşı konuşma ve aynı tonlamada cevap verme özgürlüğü bile tanınmaz. Zira dine bakışın, liberalizmi ontolojik olarak getirdiği konumla, diyalojik yansızlık ve bireycilik birbirine eklenince gelinen yerin, Nişanyan şehvetine sahip çıkan liberal ve solcularla, fert olarak Nişanyan’a kızan, ama aslında bunun altyapısının ne olduğunu hiç düşünmemiş Müslümanların kavgası olması kaçınılmaz olur.

Liberal düşüncenin sorunlarından bir başkası da, insanların hayatının, haklarının ve özgürlüklerin her seferinde yeniden belirlenmesi yönünde etkili bir ilişkide olduğu “eylem” ile tercihlerin oluşması arasındaki ilişkiyi çözümleyememesidir. İktidarın yapısını çözümleyemeyen liberalizm, eylemin insan tercihleri ile çift taraflı ilişkisini de anlayabilmiş görünmemektedir. Yani tercihler belirli bir toplumsallık içinde her an yeniden şekillenen sonsuz bir çeşitlilik ve değişim arz ederler. Liberal düşünce ise bunu her daim verili bir şey olarak algıladığı için toplumdaki yeni iktidar yapılarını ve o yapıların belirlediği eylem biçimlerini anlayamaz. Nişanyan’da kendisi için konumladığı “verili” düzeyi, ötekine atış yapmak için kullanır. Eylemleri ve ilişkinin derinleşmesi sonucu oluşabilecek yeni diyalog ve ikna mekanizmalarını asla önemsemez.

Yukarıda detaylıca açıklamaya çalıştığımız gibi, liberal bir birey, kendisinde, tarihin bütün birikimini ve ilan edilen “son”un zaferini gördüğü için olsa gerek, öteki ile ilişkisini kendi baktığı yere göre konumlamayı tercih ediyor. Kendi anlayışı zaten tarihin en “olgun” anlayışı olduğu için, ötekine saygı gösterdiği zamanlarda bile, bunu, “şimdilik mazur görmekte sakınca görmediği” o şeye karşı tepeden bakan bir “hoşgörü” ile yaapbilir ancak. “Hemhâl olmak” liberalizmin kitabında yazmaz çünkü!

Bir liberal kişisel özgürlükleri maksimize etmeye çalışırken, çoğunlukla bunu toplumsal ilişkileri ve bu ilişkilerde olması gereken ahlakîliği göz ardı ederek yapar. Bu özgürlük isteği, Nişanyan’ın yazdıklarında net olarak görülebildiği gibi “sevilmeyen”, “beğenilmeyen” ve “aşağı görülen” insanlara ve onların inandıklarına hakaret etmenin sonsuz şehvetine sahip olma isteği olarak yansır. Nişanyan’ın, özellikle Allah’a, dinlere ve kendi yaşadığı topraklardaki hâkim din olan İslam’a yönelik söyledikleri, liberal şehvetin en keskin dışavurumu olarak dikkat çeker. Zira kendisini “son ve kâmil özgürlükler manzumesi” olarak gören bu anlayış, her konuda “son” sözü söylediği için, mesela Müslümanlarla ilişkiye, anlamak, anlaşılmak veya derdini anlatmak amacıyla girmez. Alay, bu anlayışın çıktısıdır. Tartışmak ve tartıştığı şeylerden kendisi ve hayatı için bir şeyler çıkarmak isteyen birisinin anlayışıyla, Nişanyan’ın şehveti arasındaki en derin fark buradadır.

Nişanyan’ın söylediklerine ister hakaret diyelim, ister alay, sonuç değişmez. Zira ortada “diyalog” isteyen değil, aşağılamayı amaçlayan; insanca bir ilişki kurmak isteyen değil, alaycı bir şehvetle mütemadiyen tahrik etmek isteyen vandal bir liberal şehvet söz konusudur. Karikatür krizi sırasında da benzer bir anlayışı görebilmiştik Avrupa’da. Avrupalı aydınlar bunun bir özgürlük ve demokrasi sorunu olduğunu söylemekte direttiler. Liberal özgürlük şehveti, kendisine bakarak ve kendi geldiği yerin mutlaklığına inanarak “öteki”ne girişilmiş bir savaş demektir aslında. Bunu, eleştirilemez olan ekonomik kurumları ve aygıtlarında; eleştirilemez olan lâikliğinde, özellikle nefret suçu kapsamına alarak her türlü eleştirisini dondurduğu “korumaya layık gördüğü özgürlüklerde” net olarak görebiliriz. Ancak, eleştirilemez, hatta yaklaşılamaz olanın bu kadar çok olduğu liberal sistemler, bazı şeyleri eleştirmenin sınırları konusunda oldukça esnektirler. Mesela Avrupa’da, bir utancı halı altından yukarıya çıkarma tehlikesi barındırdığı için “Yahudilik” hariç, başta halkın çoğunluğunun inandığı Hıristiyanlık olmak üzere her türlü dine karşı aşağılayıcı tutumlar sergileyebilirsiniz. Bu hakaretler sizin başınıza serbest piyasayı eleştirdiğinizde olduğu kadar bela açmaz asla! Zira liberal sistem, boşalttığı dinsel alana hızla başka kutsallar sızdırır. Şehvet endüstrisinin dokunulmaz kıldığı her şey gibi… Karikatür krizi sırasında “kendisine bakarak Müslümanları tanımlayan” liberal birey ve aydın da bu karikatürler üzerindeki tartışmaları bu yüzden anlayamamıştı zaten.

Liberalizmin bu hoyratlığı ve oluşturduğu “ahlâkçılığa” karşıt olarak, otomatik oluşan engin “ahlâksızlığı”, onunla demokrasinin arasını aşılmaz şekilde açan önemli sebeplerden birisidir bana kalırsa. Peki, bulunduğu toplumda yaşayan insanlarla diyalog kurmak ve dahası anlamak ve anlaşılmak amacı güden birisinin tavrı nasıl olmalıdır?

İnsanlarla ilişki kurma biçimimiz, liberallerde olduğu gibi, kendimize bakarak ötekinin mutlak olarak ne düşündüğünün bilinebildiği ve bu yüzden de yolunu tamamlamış olmanın şehvetine sahip olunan bir şey olmamalıdır. Liberalizmin bireyinin tersine, “insan” olmak için uğraşmak gerekir. Liberal bir birey için özgürlük adeta başkalarına hakaret edebilme özgürlüğüdür. Bu tür davranış veya sözlere karşı getirilen eleştiri ve engellemelerin hepsi fikre yapılan sansürler olarak değerlendirilir. Hâlbuki yukarıda kısaca bahsettiğimiz gibi, liberalizm kutsalların alanını boşaltırken yerine doldurduğu yeni kutsallarına dokundurmama konusunda oldukça serttir. Nefret suçu olarak yaftalanan hiçbir konuda fikir özgürlüğünüz yoktur. Eşcinsel şehvet endüstrisine mi laf ettiniz; karşınızda “şehvet ekonomisini koruma polislerini” bulursunuz! Toplumsal utançlarından bir cüz olan “Nazi katliamından” dolayı, Yahudi ( hatta İsrail) eleştirisi de tamamen engellenmiştir. Zira toplumsal kompleksler, global liberalizm yolunda en az hatırlanması gereken şeylerdir. Antisemitizm kafanızın tepesinde demokles kılıcı gibi durur her zaman.

Nişanyan’ın, bugün alaycı bir şehvetle kullandığı cümleleri, Avrupa’da Yahudiler ya da eşcinseller için asla kullanamayacağını, kullanırsa da ona hemen “fikir özgürlüğünün” ölçüsünü bildireceklerini bildiğini sanıyorum. Bu yüzden liberal özgürlük şehveti, global dünya ölçüleri içinde düşünüldüğünde “güçlü”, “kural koyucu” olana değil de, “güçsüz” ve “mazlum” olana yönelir. Aşağılamanın bütün türleri, Nişanyan örneğinde net olarak görülebildiği gibi “güçlü” olanın “mazlum” olanı ezmesi için bir araç olarak kullanılır. Hem mütemadiyen vurur, hem de ağlamanıza müsaade etmez! Zira böylesi en kolayıdır. Dolayısıyla Nişanyan’ın alayları, fikir özgürlüğü olarak tanımlansın ya da tanımlanmasın, açık bir liberal zorbalık olarak görülmelidir.

Kendisine bakarak ötekini anladığını ve bu açıdan da yaptığının mutlak doğru olduğunu iddia eden liberal birey tavrına karşılık, ötekiyle ilişkisi, diyalog, öğrenme ve ikna süreçleri ile devamlılığı olan bir insan tavrı gerekir. Zira “ben”, öteki olmadan asla tamamlanamaz! Nişanyan’da olmayan şey tam da budur. Zira o kadar emindir ki kendinden, ötekinin ne hissettiği, düşündüğü zerre umurunda değildir onun. Nasılsa “ötekinin” ne olduğunu “kesin” olarak belirlemiş ve bunu da ifade etmiştir. Artık diğerlerine Nişanyan’ın otoritesine biat etmek kalıyor!

Liberallerin kahir ekseriyetinin yaptığına karşıt, kafası ve vicdanı çalışan bir demokrat, özgürlüğü, insanlara ve onların kutsallarına hakaret etmenin bir ehliyeti olarak görmez. Özgürlük, insanın kendisini “oldurması” için bir araç olarak önem kazanmalıdır. Eleştiri, eleştirilen insan veya toplumla hemhâl olmaya özen gösterilerek yapılırsa, anlama ve anlaşılma süreçleri daha sağlıklı işler. Ancak bu şekilde o insan veya toplumları anlayabilir, tanıyabiliriz çünkü. Yine eleştiri mutlak bir “son bilgiye” sahip olan ve “yukarıda” olan bir insanın “aşağıda olan ötekine” eleştirisi değil, yolda olduğunu ve o yoldaki durumunun mutlak doğru olmayabileceğini bilen bir insanın eleştirisi olarak önem kazandığında, eleştirilerde her zaman bir edep çizgisi korunur. Nişanyan’ın kendinde gördüğü kibirli “son bilgisine” karşılık, yolda olan insanın tevazuu… Nişanyan’ın edep yoksulluğuna karşılık edep…

Nişanyan’ın nezdinde eleştirdiğimiz liberal özgürlük anlayışı, Wallerstein’in dediği gibi sol ideolojiler dâhil hemen hemen tüm ideolojileri döllediği için, Nişanyan’ın, eleştirilere “ben liberal değilim” diyerek karşılık vermesinin bir önemi yoktur. Zira Batılı özgürlük anlayışlarının hiçbirisi, ana belirleyici olan liberalizmin kıta sahanlığından çok dışarı çıkamaz. Liberalizme, radikal demokrasi yanlılarından getirilen sert eleştiriler olsa dahi, radikal demokrasinin, sözkonusu olan yaşayan dinler olunca liberalizm ile benzer hatalara düştüğünü görmemiz bile bir fikir verebilir.

Bu yüzden, burada genelleme pahasına bir kategorizasyon yapmak zorundayız. Lâik ve liberal özgürlük ve haklar öğretisinin döllediği tüm anlayışlarda, özellikle dindarlarla ilişkilerde benzer sorunlar görülebilmektedir. Nişanyan’da en vandallarından birisini gördüğümüz alaycılığın, bu genel tavırdan çok farklı olmadığını özellikle tespit etmeliyiz. Yoksa Nişanyan’ı, dikkat çekmek isteyen, saygısız bir birey olarak görüp, sorunu tam da orada bitirirsek, bugün dünyada olan biteni anlamakta oldukça zorlanırız. Nişanyan, tam da dâhil olduğu zihin yapısının gereğini yerine getirmektedir ve bu anlamıyla “iddialarının” tam tersi bir noktada olan oldukça “sıradan” birisidir. Önemli olan, onun, Batılı özgürlük anlayışlarına biat etme noktasında son derece sıradan birisi olduğu ve “kişisel olarak” ciddiye almanın gereksiz olduğu bir “temsilci” olduğunun tespit edilmesidir.

Kaynaklar:

Bireycilik – Steven Lukes

Demokrasi ve Kapitalizm – Samuel Bowles, Herbert Gintis

Piyasa – John O’Neill

Modernizm, Evrensellik ve Birey – Şeyla Benhabib

Liberalizmden Sonra – Immanuel Wallerstein

Leviathan – Hobbes

19.Yüzyıldan 20.Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler – Derleyen: Birsen Örs

Doğu Batı Dergisi – İdeolojiler Özel Sayıları 4 Cilt

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın