Bir tek istisnayı 1919'da Malta'da sürgünde iken yazdığı "Üç Medeniyet'te, Ahmet Ağaoğlu'nun satırlarında bulabilirsiniz. Ağaoğlu da suçu doğrudan İslâmiyet'e değil, Hıristiyan Batı medeniyetinin hakim olduğu çağda Müslüman kalmakta ısrar etmemize bağlar. Açıkça din değiştirmeyi teklif eder. Ne var ki o da Osmanlı değildir; bir Rusya aydınıdır.
Sorun tarihte olanlar değil, Ali Bulaç ve Abdurrahman Aslan gibi İslâmcıların geçmişi bu kadar kolay karartabilmeleri başlı başına bir sorun olarak ele alınmalı. Bu nankörlük bilinçli ve kasıtlı değil; sadece İslamcıların tarih dışılığının bir kanıtı. İslâmcıların metinlerinde, tarihin önemli İslâmcı simaları sadece isimleriyle anılırlar. Ali Bulaç gibi seçici şekilde sadece tezlerine delil olsun diye bu metinlere müracaat edenler ise, tamamıyla indî genellemelere ulaşırlar. Ama ne hikmetse bir geleneğe, tarihî devamlılığa işaret eden en küçük bir referansa rastlayamazsınız. Çok sık tekrarlanan Said Halim Paşa, Filibeli Ahmet Hilmi gibi isimlerin ne düşündüğünü, ne yazdığını İslâmcılardan öğrenen birine rastladınız mı?
Türkiye İslâmcılığı Seyyid Kutup'un açtığı yolu takip ederek bu tarih dışı körlüğe mahkûm oldu. Seyyid Kutup, Türkiye İslâmcıları tarafından sadece bir şablon olarak kullanıldı. Bu şablonun işe yaradığına ve gerçeklerle yüksek idealler arasındaki açığı kapatmak için kullanıldığına şüphe yok. Ama Türkiye'de galip gelen ve hatta Türkiye'yi bugünlere getiren Bediüzzaman'ın açtığı yoldur. Sadece Nur cemaatini kastetmiyorum. Said Nursi, İslamcıların tarih dışı savrulmalarını engelleyen ve onların ayaklarını yere bastıran bir katalizör olarak hep yanıbaşlarında durmuştur.