$

Dolar

45,4098

Euro

53,5661

£

Sterlin

61,9567

Frank

58,5102

Gram Altın

6.875,6200

Bitcoin

3.669.918

$

Dolar

45,4098

Euro

53,5661

£

Sterlin

61,9567

Frank

58,5102

Gram Altın

6.875,6200

Bitcoin

3.669.918

Kültür-Sanat

Hangi yazar Türkçeyi güzel kullanıyor?

Türkçeyi güzel kullanmak birikim işidir. Bu birikim istidat ile de birleşirse ortaya harikalar çıkar. Sanırım bazı insanlar, birikimlerinin yanı sıra dili kullanma konusunda özel bir yeteneğe sahiptir.

23.04.2012 - 12:10
sevinc
Hangi yazar Türkçeyi güzel kullanıyor?
Fotoğraf: Arşiv

Tahsilini Osmanlı devrinde görüp de eserlerini cumhuriyet döneminde veren nesil bir başka İlk gençlik çağlarında gazete ve dergilerdeki yazılarını ve kitaplarını okuma imkânı bulmuş nesil, Türkçeyi güzel kullanma hususunda Refik Halit’in üstüne kimseyi tanımaz.

Refik Halit’in gerçekten zengin bir kelime kadrosu vardır. Bazen çok az kullanılan birçok kelimeyi bir cümlede cem eder ve şaşırırsınız bu kelimeleri, birbirleriyle anlam bütünlüğü sağlayacak şekilde nasıl kullandı ve bir potada âdeta eritti diye… Refik Halit, tahsilini Osmanlı devrinde görmüş ve ürünlerinin bir kısmını Cumhuriyet döneminde vermiş nesildendir. Bu neslin kelime kadrosu oldukça zengindir ve umumiyetle çok kıvraktır. Belki Halide Edip ve Halit Ziya’nın Türkçesi hariç diyebiliriz. Halit Ziya’nın Türkçesi zorlar okuyucuyu. Halide Edip’in ise İngilizcesi Türkçesinden çok daha iyidir ve Türkçesi, dâhil olduğu nesle kıyasla özensiz gözükür.

Tanpınar bildiği gibi yazmaya devam ettiği için ayrıcalıklı bir yerde;

Biraz daha sonraki nesilden Ahmet Hamdi Tanpınar ise, Reşat Nuri vb. çağdaşı romancılar ilk üslûplarını bizzat kendileri ‘sadeleştirmek’ zorunda kalırken, bildiği gibi yazmaya devam eden ve kendisinden sonra da üslûbuna dokunulamayan bir yazar olarak ayrıcalıklı bir yerdedir.

Yani ‘metîn’ bir Türkçesi vardır Tanpınar’ın; duvarları biraz zorlamayla aşılabilecek bir kaleye benzer üslûbu. Gençlerin bu sebeple işte bir Yakup Kadri'yi, bir Reşat Nuri'yi Tanpınar'dan daha çok okuduklarını düşünüyorum. Oysa bir gencin Tanpınar’ı okumaya çalışması sonraki yıllarda üslûbuna çok şey katabilir.

Necip Fazıl’ın düzyazılarında kendine mahsus bir Türkçesi vardır ki alışkanlık yapar;

İlk gençlik yıllarımda Necip Fazıl’ın Türkçesinin uzun süre tesirinde kaldım. Şiirlerini kastetmiyorum; düzyazı eserlerinde o derece kendine mahsus bir Türkçesi vardır ki alışkanlık yapar. Hatta ‘70’li yıllarda neredeyse aynen Necip Fazıl gibi yazan bir grup yazar vardı. Gerçi İlhami Merter, Aylık Dergi’deki “Üç Ölümlü Sanatçı” yazısında Necip Fazıl’ın kişiliğine, düşüncesine, şiirlerine ‘saldırdığı’ kadar diline de yüklenir ve üslûbunun ‘tıkanık’ bir üslûp olduğunu ileri sürer. Bana kalırsa zorlama bir düşüncedir bu. Şu söylediğimi abartma sanmayın lütfen: İlk gençlik çağlarımda Necip Fazıl’dan bir kitap okuyup peşinden başka bir yazara geçtiğimde, o yazarın üslûbu fena hâlde tatsız gelir ve o kitabı bırakır, tekrar bir Necip Fazıl kitabı okumaya başlardım.

Telif olmayan, tercüme bir kitaptaki bu Türkçe gösterisi…

Bir müddet böyle devam etti. Sonra lise kütüphanesinde Cemil Meriç’in -o zamanlar minicik bir kitap olan- Bu Ülke’sini buldum ve okudukça son derece kendine özgü bir Türkçe kullanımıyla karşılaşarak şaşırdım. Bilmiyorum bu durum Necip Fazıl’ın diliyle ilgili takıntımı aşmada bana yardımcı oldu mu? Sanırım olmuştur. Bu arada yine okul kütüphanesinde bu kez Balzac’ın Meriç tarafından tercüme edilen İhtişam ve Sefalet adlı romanını ‘keşfettim’. Telif olmayan, tercüme bir kitaptaki bu Türkçe gösterisi, Bu Ülke’dekinden bile çarpıcıydı! Bilmiyorum Balzac bu romanı Fransızcada bu kadar güzel telif edebilmiş midir?

Mehmet Akif’in espritüel üslubu es geçilmemeli

Mehmet Âkif’in Türkçesini ise, Safahat’ından çok, yıllarca sonra yayına hazırlama bahtına eriştiğim mektupları vasıtasıyla ‘sevdim’. Safahat beni öncelikle sağladığı atmosfer ile etkiler ve sevgiden önce büyük bir saygı uyandırırmış üzerimde meğer. Bu durumun farkına Âkif’in mektuplarıyla varabildim. Mektuplardaki öncelikle kendini iğneleyen espritüel üslûp kesinlikle es geçilecek gibi değildir.

Romanlarındaki bazı sahneleri rüyama giren tek yazar;

Peyami Safa’nın telkin gücü yüksek Türkçesini anmazsak ayıp etmiş oluruz elbette. Yine ilk gençlik çağlarımda okuduğum romanlarından Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ile Sözde Kızlar’daki bazı sahnelerin beni ne kadar etkilediğini, bunları birebir rüyada görünceye kadar hissedememiştim. Okuduğum romanlarındaki bazı sahneleri rüyama giren tek yazar Peyami Safa’dır. Onun Cingöz Recai serisinde de son derece zekice bir Türkçe vardır; bu kitaplar basit sayılabilecek kurgularından çok diliyle etkiler aslında okuyucuyu; bahsettiğim zekâ gösterisi dilde ortaya çıkar bu romancıklarda.

Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’ta sergilediği dil çabası örnek bir çaba

Âşina olduğumuz suların dışındaki sularda seyreden yazarlardan Hulki Aktunç’un Türkçesini de hep çarpıcı bulmuşumdur. Bir Yer Göstericinin Hayatı adlı öykü kitabını okuduğumda farklı bir Türkçe damarı keşfettiğimden emin olmuştum. Hâliyle başka kitaplarını da okudum ve Aforistika’da tavan yapan dil ustalığı ile Hulki Aktunç Türkçesi hakkındaki kanaatlerim daha da bir pekişmişti.

Şıngırtılı, çok farklı bir dünyadan tınılar taşıyan Türkçesiyle Salâh Birsel de kendine özgü bir ada sayılmalıdır. O kelime kadrosu, Türkçede başka hangi yazarda var bilmiyorum.

Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’ta sergilediği dil çabası da örnek bir çabadır: Şairin düzyazılarında sıradan bir dilin nasıl aşılabileceğine dair bir çaba görünür durumdadır. Zarifoğlu’nun Türkçesi -adının birlikte anıldığı emsali yazarlara göre- medeniyetimizin köklü kelimelerine çok daha fazla yaslıdır ve fakat onların hepsinden daha ‘modern’ görünür. Doğrusu bu büyük bir başarıdır. Onu Türkçenin en ‘İslâmca’ yazarlarından biri sayabiliriz diye düşünüyorum.

Üslubunun arka planında gülümseyen bir Nasreddin Hoca var sanki

Tercüme demiştim de, şair Cahit Koytak’ın Muhammed Esed’den çevirdiği Mekke’ye Giden Yol’daki ve Nazife Şişman’ın Martin Lings [Ebûbekir Siraceddin]’ten çevirdiği Hz. Muhammed’in Hayatı’ndaki Türkçe de ustalıklıdır ve emek sarf edilmiş bir tercüme üslûbuna sahiptir.

Genç nesilden Mehmet Aycı’nın düzyazılarındaki üslûbu da oldukça çekicidir. O, eski sohbet ortamlarını yazılaştırıyor; geleneksel sözlü anlatımı yazıya çeviriyor sanki. Bu üslûbun arka planında gülümseyen bir Nasreddin Hoca var gibi gelmiştir bana hep.

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

Etiketler:

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın