DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

DOLAR

15,8861 ₺

EURO

16,7578 ₺

ALTIN

935,95 ₺

BİST

2.380,59 ₺

Ulusalcılığın şeriat korkusu vülger starlar yarattı

Nevzuhur Ulusalcılık üzerine çalışan Dr. Doğan Gürpınar, 28 Şubat sonrası yükselen ve 2005-2006 arasında rüzgar gibi esen ulusalcılığın ne olduğunu anlattı: Kızıl Elma koalisyonu sağın ve solun siyasi saflığını bozdu, en çok orta sınıfı etkiledi.

14.11.2011 07:56:09


Milyonlarca insanı koşar adım bir coşkuyla meydanlara döken, bayrak üreticilerini ve birkaç işbilir ulusalcı yazarı hiç ummadıkları kadar zengin eden, göğüsleri şişirip hınç dolu bir kararlılıkla söylenen marşların, sevgiliden alınacak intikamı güdüleyen popüler şarkılara galebe çaldığı, Türkiye’nin her an Malezya mı yoksa İran mı veyahut Cezayir mi olacağını kestiremediğimiz, her Allah’ın günü ekranlardan salonlarımıza tükürük sıçratan höt höt konuşmacıların, had bildiren söylevcilerin, , histeri krizine tutulmuş Cumhuriyetçi teyzelerin taştığı, Tehlikenin farkında mısınız, diye soran komik-korkuluklarla falan muhatap kılındığımız o tuhaf siyasi iklimin tüm suniliğine rağmen bu kadar çabuk sönüvermesi size de garip geliyor mu?

2005-2008 yılları arasında aniden yükseliveren o ulusalcı dalganın şiddet ve hiddetine hala şaşıp, “yahu o neydi sahi” diyenlerden misiniz?

Bu sorunun cevabını, ulusalcılığın ne olduğunu, nereden türeyip nereye kaybolduğunu Dr. Doğan Gürpınar ile konuştuk. Gürpınar, “Ulusalcılık / İdeolojik Önderlik ve Takipçileri” adlı başarılı kitabın yazarı.

Sabancı Üniversitesi tarih bölümünde doktorasını II. Abdülhamid döneminde Hariciye Nezareti üzerine yazdığı tezle 2010'da tamamlayan ve Harvard Üniversitesi'nde araştırmacı olarak bulunan Gürpınar cumhuriyet ve son dönem Osmanlı İmparatorluğu entelektüel tarihi konularında çalışmalarını sürdürüyor.

Ulusalcılık 2000’lerin ikinci yarısında aniden karşımıza çıkıverdi. Ama evveli var mıdır? İlk ne zaman, nerede, kimde görülmüştür?

Ulusalcılık tabirinin kendisi ve içeriği ilk olarak 1990’ların ikinci yarısında “bağımsız sol entelektüeller” olarak nitelendirebileceğimiz isimlerin bu dönemde “halkı aydınlatma” şiarıyla “kamusal aydınlar” olarak temayüz eden Attila İlhan, Mümtaz Soysal, Erol Manisalı gibi belli kamusal isimlerinin metinlerinde ve konuşmalarında görülüyor.

Dönemsel anlamı, karşılığı neydi bu çıkışın?

Tam da o dönemin hararetli tartışması olan Gümrük Birliği tartışmalarında, artık sosyalizmin muteber, geçerli ve kapsamlı bir ideoloji olmaktan çıktığı bir dönemde, “serbest piyasacılığa” karşı ekonomik olarak gerekçelendirilmiş bir ulusal egemenlik savunusu olarak bir nevi ulusal egemenlik kavramı ve içerdiği imalar ve anlam-yoğunluğuyla ayrı düşünülemeyecek bir kavram olarak kullanılır oldu.

Aslında ölmüş sosyalizmi ulus-devletler dünyası kapitalizmde devletçilik ve Kemalim üzerinden yeniden inşa çabalarıydı belki. İlginçtir bu isimler ulusalcılığı bir nevi milliyetçiliğin anti-tezi olarak kullanıma soktular. Onlara göre sağla özdeşleşmiş, şoven ve hamasi buldukları milliyetçiliğin irrasyonelliğini ve zenofobikliğine (yabancı düşmanlığı) karşın kendilerinin solcu dünyagörüşleri, çağdaş ve evrenselci değerleriyle çatışmayan ve ulusal menfaatleri savunan hassasiyetlerini tanımlayan bu ifade zaman içinde dönüşecektir. Kendilerine göre rasyonel Avrupa Birliği karşıtlığı AB’yi haçlı seferi olarak görecek derecede duygular üzerinden dünyayı okuyan bir karşıtlığa dönüşecektir.

YEKPARE DEĞİL EKLEKTİK

“Ulusalcılık” bir ideoloji midir, nedir tam olarak? İdeolojik bütünlükten yoksun, eklektik ve reaksiyoner sanki.

Zaten ulusalcılık deyince herkes başka bir şey kastediyor ve anlıyor. İki kişi kendi aralarında konuşurken bile birinin kastettiği öbürünün anladığı olmuyor. Ya övünme, ya da aşağılama ifadesi olarak kullanılıyor. Ulusalcılık diye yekpare bir ideolojiden değil bir ortak zeminden bahsedebiliriz. Ulusalcılık belli ve genelde sol-kökenli entelektüeller için kapsamlı, adeta Marksizm kadar bütünlüklü bir ideolojiyken, bazıları için ise Atatürk sevgisinden ibarettir. Ulusalcılık denebilir ki çok farklı algıları ve siyasal eğilimleri bir aynılık ilüzyonuyla zamkladı ve birbirlerinin doğal uzantısı, mücavir alanı olarak sundu. Ulusalcılık derken bir taraftan bir nevi Türk milliyetçiliğinin Marksizan bir şekilde bilimselleştiren bir ideolojiden, bir taraftan da herhangi bir tutarlılık, hatta iç-tutarlılık arzetmeyen duygu yoğunluğundan/patlamasından bahsediyoruz.

SAĞIN DA SOLUN DA SAFLIĞI BOZULDU

Sağ-sol birlikteliği kendi içinde nasıl bir ilişki? Eşit bileşenler olmaktan çok, solun hiyerarşik olarak üstün olduğu bir birliktelik gibi bu.

Kesinlikle. Ulusalcılık bildik Adalet Partisi sağcılığını geçersiz bıraktı. Sağ sol bir jargon üzerinden konuşmaya başladı. Sol teorizasyon ve düşünce kalıpları Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından sol fobisinin anlamsızlaşmasının ardından sağca satın alındı ve nevzuhur bir sağ-sol bileşimi ortaya çıktı. Gerçi son bir iki yılda AKP cenahında yarı-müslüman, yarı-milliyetçi 1970’lerdeki soyut bir millet ve milletin değerlerine karşı ihanet içinde olanlar ikiliği üzerinden kendi haklılığına inanan yeni bir sağcılık yeşermekte ve beni ürkütmekte. Ulusalcılık sağın bir kısmını dönüştürdü, bir kısmını eğitti derken tam da öyle olmamış demek ki.

Bu birliktelik hayli ‘tuhaf’ değil mi? Türk-İslam ülküsünü de içinde barındıran Türk milliyetçiliği ile kültürel olarak bile dine tahammülü olmayan Kemalistleri, Türk Solu’nu bir araya getiren neydi ve ne yaşandı?

Ulusalcılık bir nevi sol zihinsel kalıpların milliyetçiliğe tatbiki oldu. Tabii sol bunu Kemalist anlatının solla uyumlu kavramları ve algıları üzerinden kurabildi. Denebilir ki sol ilk kez Türkiye’de geniş toplumsal meşruiyet kazanabildi. Sağ bu süreçte dönüştü. Sağ duygu dünyası sabit kalmakla beraber düşünsel çerçevesini sol düşüncenin büyülü bilimselliğinden beslendi ve bu bilimsellik karşısında ezildi. Saf halde sağ ve saf halde sol bulmak imkânsızlaştı. Bu hercümerçte psikolojik üstünlük solda tecelli etti. Sol derken de açıklığa kavuşturmak gerek ki tutarlı bir sosyalist ideolojiden değil belli modernist-kalkınmacı-aydınlanmacı düşünsel kalıpların benimsenmesini kastediyorum ki zaten Türkiye’de sol dediğimiz de büyük ölçüde budur.

BİR TÜR BÜYÜSELLİK YÜKLENDİ

Ulusalcılığa en yakın ideoloji Kemalizm sanki, bu ikisi arasındaki ilişki akrabalık ilişkisi midir?

Ulusalcılık 1990’larda ve 2000’lerde yaşanan küresel ve ulusal belli dinamikler ve süreçlere tepki olarak yeşerdi. Şimdi bu belli bir tarihsel konjonktürde doğmuş bir gerçekliği, 1930’larla okumak kendi başına tanımsız, anlamsız olur. Ancak bahsedebileceğimiz başarıyla yaratılan bir devamlılık ilüzyonudur ki ulusalcılığın tılsımı da bence budur. 2000’lerdeki bir ruh hali 1930’larla bağdaştırılınca bir büyüsellik, hatta kutsallık kazandı. Ama kuşkusuz ulusalcılık Kemalizm’in epistemolojisine ve etiğine dayandı. Kemalist kavramlarının ve külliyatın içinden doğdu. Dünya, toplum ve birey tasavvurların Kemalist duygu ve düşünce dünyası üzerinden, Kemalizm merceğinden bakarak oluşturdu ve bu Kemalist mercekten gördü. Yani bir nevi Kemalizm ulusalcılığın yapısal sınırlarını oluşturdu denebilir.

OTANTİZMDEN REAKSİYONERLİĞE

Nerede farklılaşıyorlar birbirlerinden?

Kemalizm’le söylemsel devamlılıkları aşikar ama aynı söylemlerin farklı tarihsel konjonktürdeki maddi karşılıkları çok farklılaşır. Ulus-devlet kurma süreci “otantik Kemalizm” zamanında mevcut yerleşik statükolara karşı kısmen “ileriye dönük” nitelik taşırken, ulus-devletlerin çözülme döneminde bu sefer anakronik “reaksiyoner” bir niteliğe bürünmüştür. Bu sebeple de, ulusalcılaşmasıyla beraber Kemalizm çok daha kültürel muhafazakar bir söyleme dönüşmüştür. Özetle, Kemalizm muhteva değiştirirken söylemsel/entelektüel olarak da bir çatlama yaşamıştır. Kemalizm ulusalcılaşmasıyla beraber, artık entelektüel iktidardan entelektüel parya durumuna düşmüştür. Basın dünyasında bu ayrışma giderek bir kalite ve sınıf farkına işaret eder olmuştur.

KEMALİZM VÜLGERLERE KALDI

Nasıl? Bunu açalım lütfen.

1990’larda “zındık” bir kısım “aydın”ın kendilerini ayrıştırmaya başlaması ve 28 Şubat’ta aykırı ses çıkarmalarıyla başlayan bu kırılma, özellikle 2000’lerin ilk beş yılında AB sürecindeki saflaşmayla belirginleşmiş, Kemalizm “aydınlar” ile bağını tamamen yitirmiş; sadakatini ve desteğini kaybettiği “aydınlar” yerine kendi quasi-aydın çevresini/havzasını yaratmış; bu “sözde aydınlar” üzerinden Kemalizm’in bir entelektüel/seçkinci ideoloji olduğu aksiyomunu yaşatmaya çalışmıştır. Özellikle 2005-2008 arası gerek popüler, gerek ideolojik kanallarda “televizyon show”u yaparcasına türeyen konuklu-sunuculu vülger aydınlar Kemalizm’in taşıyıcısı haline geldiler. Burada yeni yetme, bilgi kırıntılarıyla büyük teoriler kurup analizler yapanlar türediği gibi, Kemalizm’e sadakat adına kısırlaşanlar, entelektüel ricat içine düşenler oldu.

SOLGUN MEMURDAN BEYAZ YAKALI PROFESYONELE

Peki, ulusalcılık niye özellikle orta sınıfta buldu karşılığını?

Kemalizm orta sınıflar üzerinde, bu kavramı sevmesem de, bir tür beyaz Türk milliyetçiliği adını verebileceğimiz milliyetçilik üzerinden hegemonya kurmaya çalışmış ve bunu büyük ölçüde başarmıştır. Kemalizm ulusalcılaşırken, aynı zamanda soluk Atatürk resimleriyle özdeş “memurlar”ın ideolojisinden “profesyonel beyaz yakalılılar”ın ideolojisi haline dönüşmüştür. Bu süreçte bir nevi “kültürel çıkarları”nı “sınıfsal çıkarlarına” tercih eden, kültürel çıkarlarına feda eden TÜSİAD’ın, 1990’lardaki “liberal dönemi”nin ardından, 28 Şubat’ın ardından muhafazakârlaşmış ve ekonomik çıkarları gereği liberal bir pozisyon alması beklenebilecekken, tam tersi devletçi ve içekapanmacı bir çizgiyi aktif olarak desteklemese bile onu kabullenir noktaya vardığı söylenebilir.

KORKUYU GÜDERKEN

Bir duygu olarak korkuyla nasıl bir ilişkisi var tüm bunların?

Kemalizm’in kendisi zaten büyük ölçüde korkuya, tam olarak nereden ve kimden geldiği belli olmayan bir korkuya dayanır. İstiklal Marşı “korkma” diye başlar, “bu ocak sönmeyecek” diye devam eder. İstiklal Harbi kazanıldı ama korku payidar kaldı. 2000’lerde bu korku sadece siyasal olarak tanımlanmış bir korku olmaktan çıktı. Bireysel bir korku haline geldi. Kendi yaşam tarzlarını kaybetmekten korkan orta sınıflar bir süre sonra sadece şeriattan değil, ülkenin bölüneceğinden de, patrikhanenin 1500 Rum’la beraber İstanbul’u Vatikanlaştıracağından da, misyonerlerin ülkeyi Hıristiyan yapmasından da korkar oldular. Ulusalcılık “korkma” diyen İstiklal Marşı’nı, Kemalizm’in özgüveninin ardından “on beş milyon genç yarattık”, “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diyen tarafının modern ulus-devlet paradigmasının gerilediği bir dönemde tasfiye olmasıyla çıktı denebilir.

MHP’YE KEMALİZE ETME ÇABASI FİYASKOYLA BİTTİ

Ulusalcılığa siyasi partiler üzerinden bakarsak ne söylenebilir? Özellikle CHP ve MHP açısından elbette.

Şu da söylenmeli ki Kemalizm hegemonik gücünü daha alt sınıflara yaymayı başarmakta ve muhafazakar milliyetçilik ile orta sınıf milliyetçiliğinin şaşırtıcı derecede başarılı bir bulamacını yapmayı başarmaktadır. 22 Temmuz öncesi zımni “tuhaf” MHP-CHP ittifakı bir bakımdan Kemalizm’in de başarılı denebilecek yeni “atılım” projesi olarak bu tür bir hizmet görmüştür. MHP’yi Kemalize etme çabası her ne kadar sonradan büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmış bile olsa, her iki cenahın da sempati duyabileceği yeni bir dil yaratılabilmiştir. Bu süreç, aynı zamanda bir mutasyonun da resmileşmesi olmuştur. Ancak seçimden sonra görülmüştür ki; Kemalizm MHP’yi araç olarak kullandığını sanırken, aslında MHP Kemalizm’i bir araç olarak kullanmış ve bu süreçten çok faydalanmıştır. “Ulusalcılık” ilginçtir oy olarak CHP’ye değil MHP’ye çalıştı, çünkü milliyetçilik yüklemesi, hele laikliğin milliyetçiliğin içine meczedilmesiyle MHP’yi daha önce PKK’yla mücadelenin en had safhada olmadığı kadar bir cazibe merkezi ve odak yaptı. Yaratılan milliyetçi dalga zaten başka türlü bir sonuç getiremezdi. Bu yeni dil ise bir nevi ulusalcılık üzerinden Kemalizm’in tükenişi ve intiharıdır. Şimdi Kılıçdaroğlu CHP’si tam ortada kaldı. Redd-i miras da yapamıyor, ulusalcılığı da sürdüremiyor. Ortaya da en son Şam’ı ziyaret edip burada her şey iyi, halk mutlu diyen CHP heyeti gibi trajikomiklikler çıkıyor.

FAŞİZMLE ÖRTÜŞÜYOR

Ulusalcılığın ne olduğunu daha iyi anlamak için birkaç soru daha sormak istiyorum, tam olarak nerede durduğunu ve neye tekabül ettiğini anlamak için. Faşizmle de bir ruh benzerliği seziliyor sanki ulusalcılığın. Faşizm ve milliyetçilikle nerede benzeşip nerede farklılaşıyor?

Ulusalcılık ile faşizm arasında etkileyici örtüşmeler var. Faşizm üzerine Avrupa’da devasa bir literatür var. Faşizm diye kapsayıcı bir tabirle 1930’ların İtalya’sını, Almanya’sını, Franco İspanya’sını kapsanıp kapsanamayacağı bir tartışma konusudur. Ama tüm farklı siyasi karakterlerine rağmen tüm faşist ideolojilerin paylaştıkları bir duygular havuzu vardır. Bireysellik-düşmanlığı, liberalizm nefreti, devleti kutsama. Bunların hepsi bir “bütünlülük, düzenlilik ve belirlilik” arayışına dayanır. Bu bir taraftan çok insani bir haslettir. Ailede de çocukların ahlakı, mahallede mahalleli genç kızların ahlakı bu sebeple korunur, gözetilir. Kadın cinselliği bu düzenlilik algısına cepheden bir tehdittir ve kontrol edilmesi gerekir. Bir nevi bu düzenlilik ve belirlilik kaygısının siyasallaşmış hali otoriteryenizm destekçiliğidir ki ulusalcılık da bireysel korkuların siyasi ifadesi oldu denebilir orta sınıflar açısından. Faşistler ve faşist partilerin apolitik tabanı modern dünyanın ve liberalizm ve sosyalizm gibi ideolojilerin onların manevi kozmolojilerine karşı tehdit oluşturmaları nedeniyle bir “modern muhafazakâr” arayış peşinden bu girdaba sürüklendiler ki benzer bir “modern muhafazakârlığı” ulusalcılık için de söyleyebiliriz. Bu sebeple giderek liberalizm korkusu başat hale geldi.

İSLAM’I SORUNUN MERKEZİ OLARAK GÖRDÜLER

Ulusalcılık, içinde dinin yer almadığı devletçilik ve milliyetçiliktir denebilir mi peki?

İlginçtir ki 28 Şubat da gerisinde çelişik bir miras bırakmıştır. Bir taraftan sadece İslami duyarlılıkları karşısına almakla yetinmeyip, 1940'lardan beri ilk defa görülen bir şekilde doğrudan din-karşıtlığı yapılmasını, yapılabilmesini ve yapılmasını teşviki getirmiştir. Kamusal alanda “gerçek İslam şunu emrediyor”, “kutsal dinimiz İslam'a değil İslam'ı sömürenlere karşıyız” ve benzeri söylemler kullanılırken, arkada galiz bir dinkarşıtı ortamın yaratılmasını mümkün kılmıştır. 28 Şubatla beraber “yozlaştırılmış İslam”ın değil ilk kez İslam'ın kendisi sorunun adresi olarak görülmeye başlanmış ve madem din yok edilemeyecektir o halde söylemi evirmek gerekecektir denilmiştir. Ancak İslam’a yönelik bu sert ve tavizsiz tutumun“günümüz Kemalizm”inin sadece bir damarı olduğu söylenmelidir. Geniş Kemalize olmuş orta sınıflar için “gerçek İslam” ile “sömürülen İslam” birbirinden tamamen ayrıdır ve hatta ilkine samimi olarak inanıldığı için ikincisi savaşılması gereken bir olgudur. Yani yine “ulusalcılığın dine bakışı” dediğimizde bir taraftan alenen ateize olmuş ve daha çok sol-kökenli ideolojik önderliğin din algısıyla, İslam’ı iyi insan olmak, Allah’a şükretmek olarak görerek İslam’ın emirlerini şekli ve göstermelik bulan, bir nevi Atatürkçü içtihat da denebilecek bir İslam yorumuna sahip orta sınıf kitle de mensuptur.

DİNDIŞILAŞMIŞ BİR KUŞAK GELİYOR

Bunu açalım. Bu ayrışmanın sonuçları nasıl tebarüz etti, ediyor?

Bakın, din derken Türkiye’de -dünyada da olduğu gibi, din giderek feminize olmuştur. Bugün ortasınıflar arasında, İslami cenah bunu ihmal etse ve nahoş bir biçimde küçümsese de, kadınlar büyük oranda inançlı ve müslümandırlar. Halbuki elbette bunları genellemeler olarak söylüyorum, erkekler, yani kocaları, dine karşı kayıtsızdırlar ve Müslümanlık hakkında hiç hoş fikirleri yoktur. Bunun yanı sıra, yine bir kuşaksal dönüşüme de dikkat etmek gerekir. Bugün ortayaşlarını yaşayan orta sınıflar İslam’la rabıtası ve manevi bağı olan İslam dairesinin içinde yer alan son kuşaktır. Oysa ki genç kuşaklar, yani yukarıda bahsettiğim kadınların çocukları iki duayı bilemeyen, herhangi bir İslami referansa sahip olmayan yeni bir kuşaktır. -Tamamen dindışılaşmış, ya da dine kayıtsızlaşmış kuşak yeni yeni ortaya çıkıyor ve bu öncesiz. Türkiye’de 30 yıl önce herkes az ya da çok dindarken, yeni kuşak da bu makas açılıyor ve açılacak. Bu çok yeni bir süreç. AKP’den rahatsızlığın “kardeşim ben de senin kadar müslümanım” diyerek dile getirildiği sürece sağlıklı bir laikliğin zemini yaratılamaz.

AKTİF ANTİ-AMERİKANCILIK

Ulusalcılığın anti Amerikancılık ve anti AB’cilik olarak görünür olduğu biliyoruz. Bunu nasıl açıklamalı?

Kemalizm, İstanbul’un İngilizlerce işgal edildiği bir dönemde anti-emperyalist bir ideolojiydi. Her ne kadar o dönemde emperyalizm bu kavramın 1960’larla beraber sollaşarak kazandığı anlamdan kayda değer derecede farklı bir içeriği vardıysa da, İstiklal Harbi o döneme kadar Osmanlıların boğazına sarılmış Batılı emperyalist ülkelere, dönemin tabiriyle Düvel-i Muazzama’ya karşı verilmişti ve Kemalizm bu başarısının ödülü, dönemin uluslar arası konjonktürünün de imkan tanımasıyla izolasyonizmle aldı. “Yurtta sulh, cihada sulh” bana dokunma, ben de kimseye dokunmayacağım demektir. Ancak burada 1960’lardaki üçüncü dünyacı hareketler gibi aktif değil pasif bir anti-emperyalizm söz konusudur.

Yani?

Yani emperyalizm bana bulaşmasın, beni karıştırmasın kaygısı başattır. Ancak II Dünya Savaşı yaklaşırken, kutuplaşan bir Avrupa’da artık izolasyonizm mümkün olmadığından İngiltere ile yakınlaşıldı. İkinci Dünya Savaşı ile bu sefer Alman değil Sovyet tehdidine karşı ABD ve Batı ittifakıyla bütünleşilince, o döneme kadar Kemalizmin mütemmim cüzü gibi olan izolasyonizmi bırakılmak durumunda kaldı. Bu Soğuk Savaş ittifakı aciliyetini yitirince Kemalizmin zaten tüm Soğuk Savaş boyunca zaten eğitim sisteminde aşılanmış yabancı-güvensizliğine dayalı bir algıyı benimsettiğinden azılı ve beklenmedik bir anti-Amerikancılık zuhur etti. Ulusalcılık ise 1930’ların pasif anti-emperyalizminin aksine aktif bir anti-emperyalizm çığırtkanlığına yöneldi.

ULUSALCI KAVRAMLAR SLOGANLAR

Ulusalcılığın hayatta olduğu dönemde, dönemsel olarak bazı kavramlar da yükselişe geçti, her yerde karşımıza çıkar oldu. Bu nasıl oldu, o kavramlar, söylemler, sloganlar bize ne dedi?

Ulusalcılık kendi kavramlarını, değerlerini ve düşünsel çerçevesini imal etti. Bunu sıfırdan yaratmadı. Dediğim gibi Kemalist kavramlar zaten hazırdı ama bunlar içi keyfice yeniden dolduruldu, bazıları daha ön plana alındı, yeniden tanımlandı. “İstanbul basını”, “mütareke basını”, “mandacılar”, bu kavramlar zaten hepimizin belletildiği kavramlar olduklarından ekstra olarak açıklanmasına ihtiyaç duyulmayan ve geniş bir meşruluk alanı açan büyülü kelimeler olarak işlevselleştirildi. Etkileyici eşitlemeler kuruldu. Tarihsel referanslar ve eşitlikler adeta bir tartışmada son noktayı koyan öldürücü darbeler olarak ulusalcılıkta kurucu ve kritik rol oynadılar. Sevr eşittir AB, Wilson Prensipleri Cemiyeti eşittir TESEV, Düyun-u Umumiye eşittir İMF ve Sorosçu aydınlar, Hoybun eşittir bugünkü Kürt-Ermeni tehditleri gibi. Kavramların gücü, duygusallıkları bilgi ve gerçeklik haline getirmesidir. Duygular bu şekilde kendilerini bilimsel ve soğuk gerçeklik olarak dayatırlar.

MİTİNGLERDEN DEVŞİRİLEN SİNERJİ

Sınıfsal bir karşılığı var mıydı ulusalcılığın?

Sınıfsal demesek bile belli bir kültürel-sınıfsal dayanakları vardı ve hala var. Yani kendi farklılığını sınıfsal çıkarları üzerinden değil ama sınıfsal çıkarlarını bile aşan bir kültürel-sınıfsal hasletler üzerinden kuran bir kitle bu dönemde bir tür “hayali cemaat”ini geliştirdi. Bu halet-i ruhiye bir nevi paylaşılan bir ortak kaygının ifadesi oldu, hatta özellikle Cumhuriyet mitingleri sırasında bu kaygı ortakları bir sinerji, özgüven ve umut yarattı. Ancak bu daha çok ulusalcı ideolojinin pasif takipçileri için geçerli diyebilirim. İdeolojik önderlik için bu sınıfsal ve sınıfsal-kültürel pozisyonlardan bağımsız olarak safi bir ideolojiydi.

ULUSALCILIK KENDİ STARLARINI YARATTI

Medyada en ateşli halleriyle görünen pek çok isim vardı ama siz söyleyin, ulusalcılığın önderleri kimlerdi?

Mümtaz Soysal, Erol Manisalı, Attila İlhan ulusalcılığın “üreticileri” oldu. Soner Yalçın gibi isimler ise adeta ulusalcılığı bir sektör yaptılar. Turgut Özakman’ın kitabı ulusalcılığın duygu dünyasına hitap etmesini bilen bir ulusalcı klasik oldu. Hulki Cevizoğlu, Banu Avar gibi isimler ise ulusalcılığın popülerleşmesinde önemli rol oynadılar. Sol bir ideoloji ile orta sınıfları ise aracılar, mediatorlar, tarafından taşındı. Irkçılık da keza. Irkçılığa elbette karşıyım diyenler aracılar aracılığıyla ırkçılığı normalleştirilmiş küründe satın aldılar. Emin Çölaşan mesela orta sınıflara ulaşabilme konusunda çok etkili ve kritik bir isim oldu. Ulusalcılık Yılmaz Özdil gibi kendi starlarını yarattı. Özdil adeta bir marka oldu.

ANTİ-ABD’Cİ GÖRÜNEN İŞBİRLİKÇİLER

Ya bu ulusalcı önderlerin takipçileri?

Meydanlar ise pasif alıcılardan ibaret oldu. Adına Kemalizm denince, her verileni aldı. Zira bu kesim bu döneme kadar apolitikti, şimdi politik kaygıları ortaya çıktı ama kendi kaygılarını bir politik dil üzerinden tanımlayacak ve ifade edecek bir donanımları yoktu. Düşünün cumhuriyet meydanlarında anti-emperyalist nutuklar atıldı, İMF’den, taşeronlaşmadan, çokuluslu şirketlerden bahsedildi. Kimse de bunda bir gariplik görmedi. Çokuluslu şirketlerde çalışıp, taşeron işçilerin ucuz emeğinden faydalananlar bu nutukları alkışladılar. Anti-emperyalist mailler forwardlayıp durdular. Bir takım liberal aydınlara emperyalizm işbirlikçisi dediler. Komiktir ki; işbirlikçi tabirini anti-emperyalist teorizasyona uygun olarak en saf halinde alırsak, çokuluslu şirketlerde ve küresel kapitalist sistemde işlev gören şirketlerde çalışanlar “işbirlikçi”dir. Ama dediğim gibi ulusalcılık takipçiler için bir duygu-dünyasıydı. İdeolojik önderlik için ise ideolojik olarak, fazlasıyla, korkutucu ölçüde, tutarlı bir ideoloji. Ama ara-isimler bu bütünlük ilüzyonunu bir nevi ördüler, aradaki geçişkenlikleri –elbette bilinçli olarak değil- kurdular.

ULUSALCILARIN BÜYÜK ŞEYTANI

Ulusalcılık için doğum-ölüm tarihleri 2005-2008 diyebiliriz sanırım. Çıkış sebebi AK Parti hükümetine karşı yükselen duygusal muhalefet imiş gibi görünüyor ama AK Parti 2002’de iktidar oldu, hala iktidar. Yani ulusalcılığın ne evveli, ne ahiri bunu açıklamaya yetmiyor?

AKP bir nevi ulusalcılığın “büyük şeytan”ı oldu. Her şey onun çerçevesinde örgütlenmiş yan unsurlar olarak tasavvur edildi. Kürt sorunu, AB, gayrımüslim açılımları, belli demokratik iyileştirmeler hepsi AKP büyük şeytanının sinsi kumpasları olarak görüldü. Bunların hepsine ulusalcılar zaten karşı oldukları halde AKP bir nevi ulusalcılığa en kabasından olsa da bir teorik çerçeve sundu. AKP bir nevi Marksizm için kapitalizm neyse o oldu. Tüm kötülüklerin atfedildiği bir şeytani dev. Ancak giderek ulusalcılığın anti-emperyalizm dozu arttıkça AKP de bir maşa konumuna indirgendi. ABD tarafından dizayn edilmiş, onun emirlerine amade bir parti olarak resmedilir oldu. 2006-2007 yılları bugün retrospektif olarak baktığımızda bir “korku yılı”ydı. Hrant Dink öldürüldü. Danıştay baskını oldu. Nefret söylemi alenileşti. Ardından ise belki ileride bu işin içinde olanların anılarında bahsederse öğreneceğimiz güç mücadeleleri, Ergenekon davası derken ulusalcılığın cephe gerisi tasfiye edildi.

SPONTAN DEĞİL TSK KÖKENLİ POMPALAMA

Askeri vesayet tarafından da beğeniliyor, destekleniyordu değil mi ulusalcılık?

Şu ana kadar ulusalcılıktan bir fikriyat olarak bahsettik. Yani sanki spontan, kendiliğinden ortaya çıkmış bir ideoloji/ruhhali olarak. Oysa ki elbette bir çok ideoloji gibi maddi güçlerin pompaladığı bir ideolojiydi ki başta ulusalcılığın ana yayılma alanı olan sanal ortamdaki sitelerin TSK kökenli olduğu ortaya çıktı. Aynı şekilde birçok forwardlanma rekoru kıran maillerin de benzer şekilde üretildiğini düşünmek mümkün olabilir. Ulusalcılığın yenilgisi ve çöküşü de siyasi ve ideolojik olmadı. Güçle oldu. AKP bir savaşı, bir güç mücadelesini kazandı ve ulusalcılığın lojistiğini kesti. Bugün Sözcü gazetesi 250 bin satıyor, bu yıl çıkmaya başlayan Aydınlık 50 bin satıyor ama bugün bir özgül ağırlık oluşturamıyorlar. Bugün nasıl Türkiye gazetesi 150 bin satıyor ama bu yüksek tirajına rağmen gündem oluşturmada –bir siyasi karşılığı olmadığından- bir etkinliği yoksa ulusalcı entelijansiya da benzer bir ricada girdi. Yılmaz Öztuna hala yazıyor ama ortada Adalet Partisi yok. Ulusalcılık için de benzer durum geçerli. Orta sınıfların ruh hali aynı kaldığı halde bu ruhhalinin siyasi karşılığı bugün ulusalcılık olmuyorsa bunun tek sebebi reelpolitik gerçekliktir.

Merkez medyanın ilgisi için ne denebilir? Habercilik sınırları içinde mi ilgilenmiştir ulusalcılıkla yoksa? Ulusalcılık merkez medyanın ilgisiyle birlikte o yılların merkezi ideolojisi oldu sanki?

Hürriyet başta olmak üzere her nedense adına “merkez medya” denen basının bu süreçte oynadığı rolü zaten Alper Görmüş enfes şekilde Nokta’da, Taraf’ta anlatmıştır. Bu yazıları, ya da bu yazılardan derlenen kitabını az biraz karıştırmak yeterdir. Maalasef bugün aynı utanç verici sözde gazeteciliği Tayyip Erdoğan’ın dizayn ettiği yeni medya düzeni de aynen yapmaktadır. Paradoksal ve acı olarak sözde sızdırılan haberlerle yapılan nahoş haberlerin yanında merkez medya denen medyanın zararsızlaştırılmasının olumlu sonuçları da oluyor. MİT-PKK görüşmesi ortaya çıkınca ben yer yerinden oynayacak, eyvah dedim ama medya tuhaf bir olgunlukla (görmemeye de çalıştığı) haberi verdi. Bu medyanın liberalleştiğinden değil yine durumdan vazife çıkarmasından tabii. Bugünkü medyanın sessizliği de çok sağlıksız bir yapı ve bence yapısal sebeplerden çok Tayyip Erdoğan’ın şahsi hoşgörüsüzlüğünden kaynaklanıyor. Birileri Tayyip Erdoğan’a Menderes döneminde Menderes’i dansöz olarak çizen karikatürleri gösterse iyi olur.

DEVAMLILIK NEO-ULUSALCILIKLA

Bugüne ulusalcılıktan geriye ne kaldı? Ya da bir neo-ulusalcılıktan bahsetmek mümkün mü?

2010-2011’den itibaren siyaseten gerilemiş ve hatta çökmüş ulusalcılığın yarattığı vakumun, neo-ulusalcılık olarak tanımlanabilecek amorf bir söylem tarafından doldurulmakta olduğu iddia edilebilir. Nasıl ki ulusalcılık elle tutulabilir, somut olarak tanımlanabilir bir ideolojiden çok bir ruh haline, zihinsel yapıya referans veriyorsa, neo-ulusalcılık da çok farklı söylemsel stratejilerden faydalanan bir “geniş kilise” olarak zuhur etmektedir. Burada ilginçtir, karşıtlıklar “içerik”ten bile daha belirleyici olmaktadır. AKP’nin Türkiye siyasetini domine ettiği bir ortamda kimlikler AKP’ye karşı alınan tutumlar üzerinden tanımlanır olmuştur.

CHP’nin yeni çizgisinin ana omurgasını oluşturduğu ve bu omurganın çeperinde örgütlenen bu ideolojik hatta neo-ulusalcı demek için makul gerekçeler vardır. Yine de bu “geniş kilise”nin neo-ulusalcı olarak tanımlanabilmesine ilişkin birçok şerh düşülmelidir. Mesela, ulusalcılığın keskinliğinin aksine, neo-ulusalcılık esnekliğiyle ve pragmatizmle maluldür. Aynı şekilde ulusalcılık bir nevi ideolojisizlik haliyken ve siyaseti dışlarken, neo-ulusalcılık alternatifleriyle siyaseten yarışan bir “siyasa”dır. Bununla beraber, bir “entelektüel iklim” olarak ve gerek dayandığı kültürel/sınıfsal kökenler, gerek klasik ulusalcılığın çökmesi sebebiyle bir dönüşümden çok bir mecburiyetten sürüklenilen bir pozisyon olması sebebiyle, belki çeperleri için sorunlu olsa bile ana omurgası için ulusalcılıktan neo-ulusalcılığa kırılmalı bir devamlılık çizgisi çizmek meşru olmalıdır.

Tüm bu birbirleriyle çelişik söylemsel stratejilerde bir nevi ulusalcılığın alamet-i farikası olarak paylaşılan bazı unsurlar bu söylemlerin ortak paydası olmaktadır. Demokratlaşmış ve “özgürlükçüleşmiş” söylemlerin klasik ulusalcılıkla paylaştığı ortak paydanın ve klasik ulusalcılıktan neo-ulusalcılığa evrilmeden aktarılmış ana unsurun “liberallere” yönelik korunmuş, hatta arttırılmış nefretin olduğu söylenebilir. Öyle ki “Kürt meselesinde” görece ilerici bir tutum alındığında bile bu tutum aynen korunmaktadır. Özetle “yeni durum”da anti-liberallik ve yeni ittifak ağlarının örgütlenmesini sağlayan güçlü bir anti-AKP’liliğin ve anti-liberalizmin sabit kaldığı, ama kendini muhalif bir ideoloji olarak yeniden kuran ve kurarken dönüşen ve daha çok parçalı ve yamalı bir zihniyet olarak, ismi bu şekilde adlandırılsın ya da adlandırılmasın, bir neo-ulusalcılıktan söz etmek mümkün olabilir.


Fadime Özkan/Star

Bu yazı Timeturk.com'dan alınmıştır.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş