Nâzım Hikmet, Cemil Meriç ve Cahit Zarifoğlu? Haziran ayı içinde kaybettiğimiz üç değerli edebiyat ve düşünce adamı. Üçünün de kendilerine özgü fikirleri, Türkiye?nin kaderiyle örtüşen çarpıcı birer hayat hikâyeleri var. En önemlisi geride bıraktıkları kitapları ve bütün bir hayat hikâyeleriyle Türkiye?nin bir dönemine damga vurmuş olmaları. Aramızda olmamalarına karşın Türkiye ve meseleleri hakkında yorum yapan herkesin bir şekilde dikkate almak zorunda olduğu bu önemli isimlerin daha iyi anlaşılması gereği ise dün olduğu gibi bugün de yakıcılığını koruyan bir mesele. Bu açıdan böylesi önemli figürlerle ilgili yapılan kitap düzeyinde çalışmaların dikkate alınması gerekiyor.
Türkiye?nin yetiştirdiği ama yeterince sahip çıkamadığı değerli fikir adamı Cemil Meriç?i vefatının 21. sene-i devriyesinde saygıyla anıyor ve Meriç üzerine son dönemde yapılmış ilgi çekici kitap çalışmalarından birisi olan ?Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç? (Artus Kitap) kitabının yazarı RTÜK Uzman Denetçisi Göksal Çetin ile yaptığımız söyleşiyi ilginize sunuyoruz.
Söyleşi: Ertuğrul Murat Baykın / TIMETURK
Cemil Meriç?in ölümünün üzerinden 20 yılı aşkın süre geçmiş olduğu halde halen ilgiyle okunan ve düşüncelerinden ilham alınan bir düşünür olmasını neye bağlıyorsunuz?
Bence Cemil Meriç?i ikame edilecek bir düşünce adamından ziyade; Türk düşüncesinin Batı ile temasından günümüze kadar olan macerasını, neredeyse hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın tarayan; ürettikleriyle adeta devasa bir fotoğraf arşivi oluşturan bir yazı adamı olarak görmek daha doğru olur. Yani onu bulunduğu yer ve aldığı pozisyon itibariyle doğru konumlandırmak lazım. Yoksa ne bir politik önderden ne de bir ideologdan söz ediyoruz.
Bu manada onun hala ilgiyle okunan bir düşünür olduğu gerçeğine gelince. Bana göre Türkiye?de son 50 yıldır, düşünce alanında bir ortodoksluk yerleşmekte ve bu eğilim zihinlerin derinliklerinde giderek kökleşmektedir. Düşüncedeki ortodoksi doğal olarak ve öncelikle nesillerde bir tür ?algı kilitlenmesi?yle kendisini açığa vuruyor? Bu algı kilitlenmesini, dizginlenemez bir merak duygusuna sahip olan Cemil Meriç?in fark etmemesi imkânsızdı. Meriç, işte bu sebeple ömrü boyunca beynine kıymık batmış insan rahatsızlığıyla ?tabii ki toplumu sarsmak için- bir ?çığlık? atıp durmuştur. İşte bu çığlık, onun nasıl olup da hâlâ büyük ölçüde dikkat çektiğini ve özellikle genç insanlar tarafından döne döne okunduğunu açıklıyor bana kalırsa. Meriç?in sağlığında yeterince işitilmeyen bu çığlığının yankısı günümüzde karşılık buluyor ve pek muhtemeldir ki gelecekte de bulacaktır.
Meriç?in fikirlerini herkesin kendinden bir şeyler bulmasına yetecek kadar özel kılan ne?
Meriç?in sanırım en büyük özelliği ya da derdi, insanlarının bir ?kesin inançlılık? girdabına kapılmasından duyduğu büyük endişeydi. En başta kendisini bu tür bir saplantıdan uzak tutmak için özel bir çaba sarf ettiğini ya da kendisini şartlandırdığını düşünüyorum. Bıkmadan usanmadan bir fikir arkeologu gibi çalışmasının altında bu yatıyor. Bunu yaparken de aslında insanları düşünmeye davet ediyordu. Bir yerde ?Şüpheden dahi şüphe etmek? gerektiğini söyleyerek, insanların uyuyan tecessüslerini harekete geçirmeye çalışıyordu.
Çok okunması tabii, sadece söylediklerinin içeriği ile sınırlı kalmıyor, kullandığı dil de çok önemli. Kısa, vurucu cümlelerle sarsan, adeta ölü kelimeleri dirilten, deyim yerindeyse onlara yeniden ruh üfleyen kendine özgü bir üsluba sahip olduğunu görüyoruz. Zaten, ?kamûs?a uzanan el nâmusa uzanmıştır? diyerek bu konudaki titizliğini ortaya koymuyor mu? Özetle, belki de çoktandır unuttuğumuz ruhumuzun sesini, şuurumuzu iğneleyip uyandırarak bize duyuran adam olduğu için, Meriç birkaç nesildir okunuyor ve anlaşılan okunmaya da devam edecek.
Üslup ve bakış açısı dikkate alındığında Meriç?in sağ-sol kutuplaşmasına ilişkin temel yaklaşımı nedir?
Temel yaklaşımı çok yalın: Bu coğrafyanın insanlarının bir zaafı var. Çoğu zaman aklıyla değil de kalbiyle inanıyor inandıklarına. Yani kalbini çalarsanız bizim insanımızın, aynı zamanda beynini de ele geçirmiş oluyorsunuz. Bir başka deyişle kalbiyle iman ediyor bu toprakların insanı. Herhangi bir düşünce ?bizim insanımızı- en sevdiklerinin sesiyle çağırınca, ona koşuyor, ona râm oluyor, peşinden gidiyor. Kısacası rasyonel değil, duygusal bir toplumun insanlarıyız genel olarak. Doğal olarak birçok kimse peşinden gittiği, hayatını adadığı düşünceleri tam anlamıyla tetkik edip sorgulamaya tâbi tutmuyor.
Cemil Meriç sanki asırlar öncesinin insanıyla asırlar sonrasının insanı karşısındaymışçasına şöyle sesleniyor, ?Mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu, fikir hayatımız. Tanımıyoruz onları, nereden geliyorlar bilen yok. Fir?avunlara benziyorlar, kalabalığa çehrelerini göstermeyen fir?avunlara. Ve aydınlarımız, o meçhul heyulalar için ehramlara taş taşıyan birer köle.? (Bu Ülke, s.77) Ona göre her meçhule, her nev-zuhura aşığız; mahzurlarını bilmediğimiz şeylerin kemallerine inanıyoruz, gerçek dünyanın dışındayız. Hakikati batıla, aşikârı hayale, hidayeti dalale, vakii gayrı vakıa, mümkünü muhale katarak, en ufak akla uzak tertip ve tasavvurlardan mutluluk duyarız. Ve herkesin dudaklarında aynı iddia: Benim tuttuğum yol, tarihin akışına en uygun olan tek yol...
Daha ne desin? Açıktır ki Türkiye?de Tanzimat?tan beri fikirler değil tarz-ı hayatlar çarpışıyor. Bu anlamda kutuplaşma özünde fikirlerden değil yaşam tarzlarına yönelik tahammülsüzlükten ya da hazımsızlıktan kaynaklanıyor. Meriç tam da bu probleme vurgu yapmıştır. Tabii zihinlerindeki şematik sınıflandırmanın sağladığı fikri konformizmden feragat edemeyecekler için böylesi yerinde bir tespit son derece rahatsız edici gelebilir. Nitekim rahmetli Ahmet Kabaklı?nın deyimiyle Cemil Meriç?i ?Araf?taki adam? kılan da ne İsa?ya ne Musa?ya yaranamayan bu tavrı olmuştur.
Meriç?in kişiliği ve fikirleri hakkında yapılan çalışmalarda, onun önemi abartılan bir yazar mı yoksa yeterince dikkate alınmayan bir entelektüel mi olduğu tartışması sıkça dile getiriliyor. Kitabınızda sizin de dikkat çektiğiniz gibi bunun altında onun sağ ya da sol dünya görüşlerinden birisinde kesin biçimde kategorize edilemeyişi yatıyor. Peki, siz eserlerini ve kişiliğini göz önünde bulundurduğunuzda Meriç?i nereye oturtuyorsunuz? Ya da sizce Meriç gibi bir düşünür söz konusu olduğunda böyle bir konumlandırmaya gerçekten ihtiyaç var mı?
Cemil Meriç?in eserlerini az çok okuyan bir okur, onun öyle kolaylıkla tanımlanabilecek sıradan bir pozisyonu olmadığını anlamakta gecikmez. O kendisini bir yere konumlandırmamışken başkalarının Meriç?i şematize etmeye çalışmasını anlamsız buluyorum. Buna gerek olduğunu da sanmıyorum. O, zaten bir kampın adamı, bir ?izm?in neferi olmamak gerektiğini; olunduğu takdirde katlanılması gereken sonuçları kendi yaşam hikâyesiyle de kanıtlamıştır?
Diğer yandan Meriç, sosyolog Kadir Cangızbay?ın tanımıyla, ?gibi? olmayan biridir. O ?gibi?si olmayan bir düşünür olarak hür tefekkürün bayraklaşan bir ismi olmuştur. Üstelik bu ülkede Cemil Meriç dikkate alınmıyorsa, kimse dikkate alınmıyor demektir. Dolayısıyla ona yönelen ilgiyi hangi yönden olursa olsun yadırgamanın manası yok. Nitekim Meriç, çok geniş ve ilk anda aynı zeminde buluşması mümkün değilmiş gibi görünen pek çok kimse tarafından dikkate alınan bir düşünür. Hem de bana kalırsa çok yaman bir şekilde dikkate alınıyor. Kişisel bir gözlememi paylaşmak isterim; okuyan dünyayı anlamaya çalışan, algısı açık, bu ülkenin derdini kendine dert edinen her kimle tanışmışsam, özellikle Meriç üzerine çalıştığımı söylediğim vakit; karşımdaki insanların gözlerinin bir anda parladığını fark ediyorum. Sanki çok uzun zaman sonra eski ve özel bir dostla karşılaşmışçasına, neredeyse hasretle Meriç ismini kucaklıyor; o anda gündem ne olursa olsun bir kenara bırakıp Meriç hakkında konuşmak istiyorlar. Sanki bir an için bile olsa kişiliklerinden sıyrılıp başka bir âleme geçiyorlar.
Meriç hakkında yayımlanmış onu aşkın kitap düzeyinde çalışmanın yanı sıra birçok derginin sayfalarında yer bulmuş sayısız makale ve söyleşi var. Son yıllarda Meriç üzerine internet ortamında da yoğunlaşan bir ilgi olduğu gözlemleniyor. Bu yayınlara genel olarak baktığınızda onun hak ettiği ilgiyi gören bir düşünce adamı olduğunu düşünüyor musunuz?
Meriç bu sorunun cevabını Jurnal?de, meşhur ?denize atılan şişe? başlıklı yazısında veriyor. Onun okuyucusuyla olan ilişkisini analiz etmek isteyenler, bütün eserlerinin yanında özel olarak adı geçen yazıya başvurmalılar. Hakikaten Meriç?in okuyucuyla ilişkisinin sırrı, denize atılan şişe metaforunda gizli. Mektup meçhul bir dosta yazılmıştır ve suya bırakılmıştır ki bir gün ilgilenecek ya da muhatap olmaya gönüllü olacak insanlardan birinin eline geçsin diye? Istırabı olan, düşünen hasılı kelam bu topraklar için kaygılanan her insanın yolu Cemil Meriç?le bir gün kesişecektir. Çünkü o diyor ki;
?Bunları senin için yazıyorum, Meçhul Dost. Bu bir davet, sevgi daveti. İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın; isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda. Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi, kırlangıçlar gibi uçsun sana... Güller, menekşeler, krizantemler bir mevsimlik, kelimeler Paros mermerinden daha ebedi... Ama ben ne onlarla bir türbe kurmak istiyorum, ne bir heykel yapmak. Şöhretin en azametlisi bir dakika yaşamaya değer mi diyeceksiniz. Doğru. Yalnız kelimeler o dakikayı ebedileştirdiği ölçüde manâlıdırlar.? (Jurnal 1, sf.37)
Bu satırlarda anahtar, ?dost? ifadesidir. Bu hitap tarzıyla Meriç, okuyucusunu, serdettiği fikirleri, yazdığı yazıları kültürel bir tüketim nesnesi olarak satın alan değil; bir fikri, derdi, ıstırabı, duyguyu, düşünceyi, sevinci ya da hüznü paylaşan bir yürek, bir yoldaş olarak kabul ettiğini gösteriyor bize.
Hak ettiği ilgiye gelince; Cemil Meriç bir tarikatın sözcüsü, şu ya da bu kampın adamı olmadığı için, çeşitli mahfiller tarafından sürekli gündeme getirilen, adına ödül törenleri düzenlenen biri de olmamıştır. Fakat böyle aman efendim yok sayılıyor, yeterince tanınmıyor diye de üzülmemek gerektiği kanaatindeyim. Çünkü Meriç?le temas edenler; fikir namusuna sahip olup onun fikirlerine ve düşünce dünyasındaki kılavuzluğuna gerçekten de ihtiyaç duyan, hamiyetli insanlardır. Bu anlamda ona yönelen ilgi sıradan bir düşünüre duyulan ilginin ötesinde özel bir değer ifade eder.
Sizce Meriç üzerine bundan sonra yapılabilecek çalışmalar onun fikirlerinin hangi yönleri üzerinde yoğunlaşmalıdır?
Bir kere Meriç, hakikaten üzerinde çalışılmayı giderek daha fazla hak eden bir düşünür, bu çok açık. Ama burada üzerinde çalışılması gerekir derken kastettiğim onun kişiliğinden ziyade eserleridir. Meriç?in kişiliği, hayat hikâyesi ve fikirleri arasında hakkaniyetli bir ayrım yapamazsak ortaya psiko-biyografik magazinden başka bir şey çıkmaz. Dolayısıyla bundan sonra Meriç?in eserleri üzerine çalışma yapacak insanlara öneriden ziyade fikir vermek bakımından şunları söyleyebilirim:
Bugün Türkiye?de giderek genişleyen bir ?değer ayrışması? yaşanıyor. İnsanların her zamankinden daha yoğun biçimde, kültürel bağlamda birbirine yabancılaşması söz konusu diyebiliriz. Toplumu ayakta tutan kültürel ?değer?lerin yırtılarak ayrışması; ?vasat?ın çökme tehlikesini bünyesinde barındırıyor. Tam da bu noktada Meriç?i okuyanlar göreceklerdir ki, onun eserlerinde ortaya koyduğu bir ?biz? kavramı var. Doğrusuyla yanlışıyla, hatasıyla günahıyla, iyiliğiyle kötülüğüyle, ?biz?i ?biz olarak? inşa edebilmemizin temel dayanağı olan kültürel değerlerimiz, medeniyet tasavvurumuz, eşyayı adlandırma yeteneğimiz ortada dururken; yıkılmışlığımız, kendimize yönelik güvenin kayboluşu, savrulmalarımız ve dışımızdaki dünya tarafından ötekileştirilmemize müsaade edişimiz... Meriç üzerine çalışmayı düşünenler buradan yola çıkabilirler. Özetle kendi muhayyilemizde oluşan tabuların yıkılması gerekiyor. Eh bunun için de ?bizi? bize anlatan adama kulak verilmesi doğru olmaz mı?
Sağ ve Sol Karşısında Cemil Meriç, Göksal Çetin, Artus Kitap, İstanbul