DİĞER İÇERİKLER

SOSYAL HESAPLAR

2015-08-25 10:33:33

Öncelikle ‘Ermeni Sorunu', ‘Kürt Sorunu', ‘Arap Sorunu' ve ‘Makedon Sorunu' gibi milliyet eksenli tanımlamaların birer emperyalist ve sömürgeci okuma olduğunu hatırlatalım. Bunda amaç, örneğin, Ermenilerin, Kürtlerin, Arapların veya Makedonların sorunlarını çözmekten çok onların bizzat kendilerini sorun haline getirmektir. Burada çok ince hesaplanmış bir tuzak vardır. Dikkat edilirse, nerede bu milliyet adıyla tanımlanmış sorun varsa, orada o millet bir sorun haline getirilmiş veya o millet bir sorun olarak görülmüştür. Elbette ki herkes bu deyimi aynı amaçla kullanmamaktadır. Fakat her halükarda bu tür tanımlamaların birer tuzak olduğunu unutmamaktır.

Cumhuriyet ile yaşıt olan Kürt Sorunu da özünde Kürtlerin kendilerini sorun olarak göre eylemidir. Kürt kimliğinin inkârının ve buna bağlı olarak Kürt dilinin yasaklanmasının ve Kürtçe olan yer isimlerinin değiştirilmesinin nedeni de budur. Bu, aslında insanın fıtratına bir müdahaledir. Nerede fıtrata bir müdahale varsa, orada bir insanlık sorunu vardır. Bütün bunlarla birlikte Kürt Sorununun ne olduğunu sorduğumuzda, karşımıza onlarca değişik tanım ve cevap çıkabilir. Buna bağlı olarak bu sonunun nasıl çözüleceği sorusuna verilen cevaplar da bir o kadar fazladır.

Kürtleri inkâr, imha ve asimile etme yolunu seçen dünkü Türkiye'nin kendisi sorunun kaynağı olduğu için bu sorunun çözümünü de yine inkâr, imha ve asimile etmede buluyordu. Bu insanlık dışı uygulamaya sadece Kürtlerin değil, Türklerin de karşı olmaları gerekir ve beklenirdi. Ancak rejim bu tuzağı o kadar ustaca kurdu ki, Kürtlerin bile çoğunluğu rejimin Kürt Sorunu eksenli tuzağını bozma yönünde bir mücadeleye girişmedi. Bu arada rejimin inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına karşı koyan kimi hareketler olduysa dahi, istedikleri sonucu elde edemediler.

Halkın nerede %99'u Müslüman olmasına rağmen rejimin bu insanlık suçunu işlemede yakın zamana kadar başarılı olmasında bizzat Müslümanlara karşı uyguladığı baskı ve zulümlerin payı büyüktür. Bu, çok yönlü bir zulüm idi; âlimlerin kimisi idam edildi, kimisi susturuldu ve kimisi rejime kazandırıldı. Kamusal alan “Müslümanlara yasak bölge” haline getirildi. Ve bu zulümler kesintisiz bir şekilde devam ettirilmek suretiyle Müslümanların yükümlülüklerini yerine getirmelerine engel olundu. Burada şöyle bir soru da çıkıyor karşımıza: Peki rejimin bu kesintisiz zulümlerine rağmen Müslümanlar daha aktif olamaz mıydı? Bize göre olabilirlerdi. Bize göre bu konudaki (Kürt Sorunu) sorumluluklarını ve yükümlülüklerini yerine getirmeyişlerinin –getiremeyişlerinin en önemli nedeni, yakalandıkları milliyetçilik hastalığıdır. Milliyetçilik hastalığına yakalanan insanların milliyet konusunda adil olmaları asla mümkün değil. Sadece kendi milliyetlerini ve milliyetlerine ait olan değerleri yüceltmekle ve başkalarına karşı bir baskı aracı olarak kullanmakla kalmazlar, aynı zamanda diğer milliyetlere çeşitli zulümlerde bulunmaktan da geri durmazlar. Rejimin Kürtlere uyguladığı malum baskılara Müslümanların genelde tepkisiz ve sessiz kalmalarının en önemli nedeni yakalandıkları milliyetçilik hastalığıdır. Diğer bir neden ise, rejimin Müslümanlar üzerinde giriştiği alpı operasyonunda elde ettiği başarıdır. Kamuoyunu, “Kürtlerin potansiyel bölücü oldukları ve temel insani haklarını talep etme eylemlerinin ülkeyi bölmeye yönelik olduğu” gibi iddialara inandırabilmiştir.

Ancak bütün zulümlere rağmen Müslümanlar arasında kalın bir damar varlığını korudu. Müslümanlar ilk olarak Merhum Turgut Özal ve Merhum Necmettin Erbakan ile birlikte Kürt Sorununda taşları yerinden oynatabildiler. Ama her ikisine de bunun bedeli ağır ödetildi, hem de kısa bir zamanda.

Ve üçüncü hamleyi Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Cumhuriyet tarihi boyunca ilk olarak Erdoğan Kürt Sorununu devletçi kaygıların da üstünde insani değerler temelinde çözmek kararlığını ortaya koydu ve inkârdan ikrara bir devrim gerçekleştirdi. Kamusal alanda yapılagelen ayrımcılığa son vermiş olması da yaptığı diğer bir devrimdir.

Daha önce Özal ve Erbakan'ın girişimlerini akamete uğratan güçlerin bu kez de Erdoğan'a karşı harekete geçtiklerini görüyoruz. Gezi Olayları, 17-25 Aralık darbe girişimleri ve iki buçuk yıllık bir çatışmasızlık döneminin sona erdirilmesi, bu şer odaklarının eylemlerinden birkaçıdır. Eğer güçleri yeterse, Kürt Sorununda filmi tekrar başa saracaklardır, hem de bizim kanımızla. Biz de Erdoğan'ın gerçekleştirdiği devrimlere karşı yapılan hamleleri daha adil bir dünya, daha fazla barış, daha fazla huzur, daha fazla refah ve daha insani bir toplum demek olan Yeni Türkiye'ye yönelik topyekûn bir saldırı olarak görüyor ve buna karşı mevziimizi alıyoruz.

Emperyalist ve inkârcı bir okuma olan Kürt Sorunu insan fıtratına karşı kurulan bir tuzaktır. Bu tuzağı kuranların başına çalmanın yolu da adil olmaktan ve hakkı gözetmekten geçmektedir.

Dört ülke arasında bölüştürülen ve belki nüfusunun yarısı bugün Kürdistan diye tanımlanan sınırların dışında yaşayan biz Kürtlerin sorunlarının çözümü kimisine göre devlet olmakla ve kimilerine göre başka yöntemlerle mümkündür. Bize göre, yeryüzünde çizilen sınırların hiçbiri değiştirilemeyecek sağlamlıkta olmadığı gibi bir kutsallığı da yoktur. Gücü olan, haklı veya haksız olsun sınırları da değiştirebiliyor. Bu bağlamda Kürtlerin devlet talebi meşru bir taleptir. Ancak sorun bunun nasıl gerçekleştirilebileceğindedir. Bu hakkı teslim etmekle birlikte, biz Kürtlerin önceliğinin devlet değil, adalet olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla Kürtlerin imkânlarını ve güçlerini devlet kurmak yerine bulundukları ülkelerde adaletin tesisi ve evrensel insani değerleri hâkim kılmak için seferber etmeleri gerekir. Çünkü asıl olan her ne pahasına olursa olsun, illa da bir devlet kurmak değil, olan devletin veya arzulanan devletin adil olması ve evrensel insani değerleri esas almasıdır.

Türkiye her ne kadar inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına son verdiyse dahi, Kürtler olarak hala sorunlarımızın olduğu bir gerçektir.  Diğer bir gerçek ise, bu sorunlarımızın çözümünün şiddet ve terör eylemlerinden geçmediğidir. Bugünün Türkiye'sinde “Kürtlerin haklarını almak” adına gerçekleştirilen cinayet, saldırı, yol kesme, adam kaçırma, öz yönetim, öz savunma gücü oluşturma, haraç alma ve baskı gibi her türlü şiddet eylemini terör olarak görüyor ve telin ediyoruz. Bu eylemlerle hedeflenen şey çözüm süreci ve dolayısıyla özelde Kürtlerin ve genelde Türkiye'nin kazanımlarıdır. Türkiye Devleti evrensel insani değerler ve haklar çerçevesinde hareket ettiği ve sorunlarımızı bu hassasiyetle çözmeye çalıştığı sürece bizim de mevziimiz Türkiye'dir.

Görüş Bildir Bizimle Paylaş