‘Şairlerimiz ölüyor…’
Aslında her büyük şairin ardından aynı cümleyi kuruyoruz ama eksilen yalnızca bir insan olmuyor. Bir ses eksiliyor. Bir vicdan susuyor. Bir dönemin tanıklığı sessizleşiyor.
Önceki gün Türk şiirinin en güçlü seslerinden Ahmet Telli'yi uğurladık. Ardında onlarca kitap, yüzlerce şiir ve milyonlarca okurun yüreğinde yer etmiş dizeler bırakarak...
Edebiyatımızda bazı isimler vardır; onları yalnızca "şair" diye tanımlamak eksik kalır. Ahmet Telli de bunlardan biriydi. O, şiiri yalnızca estetik bir uğraş olarak görmedi. Şiiri, hayatın tam ortasında duran bir vicdan, bir direniş ve insan kalabilmenin en güçlü dili olarak kurdu.
1960 sonrası toplumcu gerçekçi şiirin ikinci kuşağının en özgün temsilcileri arasında yer alan Ahmet Telli, şiirinde ideolojiyi sloganlaştırmadan, insanı merkeze koymayı başardı. Sözcük seçimindeki titizlik, şiirindeki güçlü ses ve ritim, onu çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri oldu. Bu yönüyle zaman zaman İsmet Özel'in şiirindeki yoğun söyleyişten izler taşısa da romantik damarı ve başkaldıran sesiyle Attilâ İlhan'a yaklaşan kendine özgü bir şiir evreni kurdu.
Fakat Ahmet Telli'yi yalnızca "toplumcu gerçekçi" diye sınıflandırmak da haksızlık olur.
Çünkü o aynı zamanda büyük bir aşk şairiydi.
Onun şiirlerinde aşk hiçbir zaman yalnızca iki insan arasındaki duygu değildi. Aşk; memleketti, sürgündü, yalnızlıktı, bekleyişti, umuttu. Sevgiliye söylenen söz, çoğu zaman hayata söylenmiş oluyordu.
Belki de bu yüzden dizeleri yıllar geçse de eskimedi.
"Gitmeler güzeldi belki ama
kalmalar daha çok yaraladı bizi."
Bu duygu, Ahmet Telli şiirinin en belirgin tarafıdır. Okur, onun dizelerinde kendisini bulur. Çünkü şiirleri yüksek sesle konuşmaz; insanın içine yerleşir.
Bir başka şiirinde ise umudu ve direnci aynı potada eritir:
"Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır."
Bu dize, yalnızca şiirin değil, bir hayat anlayışının da özeti gibidir. Ahmet Telli'nin kuşağı darbeleri, yasakları, sürgünleri, cezaevlerini ve kırılmış hayalleri yaşadı. O ise bütün bunları öfkeye teslim etmeden şiire dönüştürdü. Acıyı estetize etmedi; insanın direncini büyüttü.
Onun şiirinde yalnızlık da sıradan değildir.
Yalnızlık, kalabalıklar içinde insanın kendini aramasıdır. Sürgün, yalnızca coğrafi değildir; insanın kendi zamanına yabancılaşmasıdır. Umut ise hiçbir zaman kolay kazanılmış bir duygu değildir. Bedeli vardır.
Belki de bu yüzden Ahmet Telli'nin şiiri yıllardır genç kuşakların elinden düşmedi. Her dönemin insanı onun dizelerinde kendi hikâyesinden bir parça buldu. Aşkı arayan da adalet isteyen de yalnız kalan da direnmeye çalışan da...
Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki Ahmet Telli yalnızca şiir yazmadı; bir dil kurdu. O dilde sevda da vardı, memleket de... Hüzün de vardı, isyan da... Ama en çok da insan vardı.
Şairler ölür.
Fakat gerçek şairler, takvim yapraklarından silinmez.
Onlar bir kitabın arasında unutulmuş bir sayfada, bir üniversite öğrencisinin çantasında, eski bir mektubun kenarında, yağmurlu bir akşamda yeniden okunur. Çünkü şiir, yazıldığı günden daha uzun yaşar.
Ahmet Telli de bundan sonra dizeleriyle yaşamaya devam edecek.
Her kuşak onu yeniden keşfedecek.
Ve biz yine bir gün, bir dizesine rastladığımızda fark edeceğiz ki bazı şairler aslında hiç gitmez.
Onlar yalnızca kelimelerin içine çekilir.
Tarık Zafer Kırımlı/TİMETÜRK