Hürmüz Boğazı’nda artan askerî hareketlilik, İran ile ABD arasındaki gerilimin en görünür yüzüdür. Ancak asıl çatışma hattı ne denizde ne de hava sahasında şekillenmektedir. Modern savaşın en kritik cephesi artık bireyin ekranıdır; daha doğru bir ifadeyle, bireyin içine hapsedildiği dijital yankı odalarıdır. Çünkü 2026 dünyasında bir toplumun savaş kapasitesi, sahip olduğu tank sayısıyla değil, ne kadar hızlı ve ne kadar derin biçimde “ikna edilebildiğiyle” ölçülmektedir.
Uluslararası ilişkiler literatürü uzun süre boyunca güç projeksiyonunu devletler arası askerî kapasite üzerinden okudu. Ne var ki İran-ABD gerilimi bize bambaşka bir tabloyu dayatıyor: artık devletler birbirine yalnızca füze yöneltmiyor; aynı anda milyonlarca bireyin algı evrenini yeniden programlamaya çalışıyor. Bu süreçte birey, klasik anlamda bir vatandaş değil; algoritmalar tarafından sürekli yeniden konumlandırılan bir “dijital piyade”ye dönüşüyor.
Bu dönüşümde rıza, artık doğrudan üretilen bir süreç olmaktan çıkmış, otomatikleştirilmiş sistemler tarafından imal edilen bir yapıya dönüşmüştür. Sosyal medya platformlarının görünmeyen mimarisi, hangi içeriğin görünür olacağını, hangi duygunun tetikleneceğini ve hangi siyasi refleksin öne çıkacağını belirlerken, birey bu sürecin öznesi olmaktan çok nesnesi hâline gelmektedir. Bir başka ifadeyle, rıza artık tartışılarak değil; dağıtılarak üretilmektedir.
İran-ABD gerilimi bu yeni düzenin en çıplak laboratuvarıdır. Bir tarafta Washington’ın küresel dijital platformlar üzerindeki yapısal etkisi, diğer tarafta Tahran’ın kapalı ağlar ve kontrollü bilgi akışı üzerinden kurmaya çalıştığı alternatif gerçeklik alanı… Ancak bu iki yapı arasındaki mücadelede belirleyici olan artık devlet açıklamaları değil; algoritmaların hangi anlatıyı öne çıkardığıdır. Çünkü modern çatışmalarda gerçeklik, sahada değil; akışta inşa edilmektedir.
Tam da bu noktada yeni bir olgu belirir: Otonom rıza üretim sistemleri. Bu sistemler, yalnızca içerik üretmez; aynı zamanda kimin neyi göreceğini, hangi bilginin “duygusal ağırlık” kazanacağını ve hangi olayın kolektif bilinçte büyütüleceğini belirler. Böylece propaganda, insan eliyle yürütülen bir faaliyet olmaktan çıkarak 7/24 çalışan algoritmik bir süreç hâline gelir. Artık ikna edilmesi gereken kitleler değil, yönlendirilmesi gereken veri akışları vardır.
İran-ABD krizinde sosyal medya platformlarında dolaşıma giren içeriklerin doğası bu kırılmayı açık biçimde göstermektedir. Bir gün içinde gerçekliği teyit edilemeyen savaş görüntülerinin milyonlara ulaşması, sahada gerçekleşen olaylardan bağımsız yeni bir “algısal savaş alanı” üretmektedir. Bu alanın en tehlikeli yanı ise doğruluk değil, hız tarafından yönetilmesidir. Çünkü algoritmalar için önemli olan hakikat değil, etkileşimdir.
Dolayısıyla birey artık bilgiye maruz kalan edilgen bir alıcı değil; sürekli yeniden yönlendirilen küresel bir sinir ağının parçasıdır. Görüntüler, çarpıcı başlıklar ve mikro videolar üzerinden kurulan bu yeni düzen, klasik propaganda mekanizmalarını çoktan aşmıştır. Artık mesele bir mesajın doğru olup olmaması değil; o mesajın hedef kitlede ürettiği zihinsel refleksin hızıdır.
Modern savaş alanında karşımıza çıkan bu algoritmik mimari, aniden ve tesadüfen inşa edilmedi; evrimsel bir doktrinin mantıksal sonucu olarak karşımıza çıktı. Nitekim 2014 yılında Kırım’ın ilhakı sürecinde Rusya’nın sahaya sürdüğü hibrit savaş stratejisi, konvansiyonel askerî hareketlilik ile dijital bilgi akışının ilk büyük, senkronize provasıydı. Geleneksel doktrinler o dönemde dijital enformasyonu sahayı destekleyen tali bir unsur olarak görürken, Kırım’da enformasyonun kendisi bizzat sahayı şekillendiren bir sis bombasına dönüştü.
Fakat o günün hedefi, sahada taktiksel bir “belirsizlik” üretmek ve karar alıcıları felç etmekle sınırlıydı. Bugün İran-ABD ekseninde tanıklık ettiğimiz kırılma ise belirsizliğin bir taktik olmaktan çıkıp, doğrudan yapısal bir sisteme dönüşmesidir. Artık insan eliyle manipüle edilen geçici bir enformasyon krizinden değil; algoritmalar tarafından kendi kendini çoğaltan, otonom ve kalıcı bir belirsizlik rejiminden bahsediyoruz. Başka bir ifadeyle; eski dünyada propaganda insan aklıyla planlanırdı, yeni dünyada ise makinenin doğası gereği kendiliğinden üretilir.
İşte bu yüzden “dijital piyade” kavramı kritik bir kırılmayı temsil etmektedir. Birey artık yalnızca bilgi tüketen bir varlık değildir; aynı zamanda o bilginin yayılma zincirinin bilinçsiz bir taşıyıcısıdır. Beğeniler, paylaşımlar, izleme süreleri ve tepkiler, bireyin farkında olmadan katıldığı bir algısal savaş lojistiğine dönüşmüştür. Her kullanıcı, farkında olmadan bu savaşın bir operasyonel parçasıdır.
İran-ABD gerilimi bu açıdan yalnızca jeopolitik bir kriz değil; aynı zamanda insan davranışının algoritmik olarak yeniden tasarlandığı bir deney alanıdır. Bu deneyin en kritik sonucu ise şudur: rıza artık merkezi değildir. Ne devletler ne medya ne de diplomatik kurumlar tek başına rıza üretebilmektedir. Bunun yerine, dağıtık ve otonom algoritmik sistemler sürekli bir “mikro ikna akışı” üretmektedir. Bu akış içinde birey, büyük anlatıların parçası olduğunu düşünürken aslında parçalanmış mikro gerçekliklerin içinde hareket etmektedir.
Bu durum uluslararası sistem açısından yalnızca bir teknoloji meselesi değildir. Bu, devlet aklının doğasını değiştiren bir dönüşümdür. Çünkü artık devletler yalnızca diğer devletlerle değil, kendi toplumlarının algoritmik yönlendirilmiş refleksleriyle de mücadele etmek zorundadır. Bir devletin dış politikası kadar, o devletin vatandaşlarının dijital platformlarda nasıl yönlendirildiği de stratejik bir değişken hâline gelmiştir.
İran-ABD hattında yaşanan her kriz, yalnızca diplomatik bir gerilim değil; aynı zamanda küresel ölçekte bir “algoritmik mobilizasyon testi”dir. Hangi anlatının daha hızlı yayıldığı, hangi görüntünün daha çok tekrar edildiği ve hangi duygunun kolektif refleks ürettiği artık savaşın kendisi kadar önemlidir. 2026 dünyası bize şunu göstermektedir: Savaş artık yalnızca devletler arasında değil; bireylerin içine yerleştirilmiş algoritmik sistemler aracılığıyla yürütülmektedir. Ve bu yeni düzende asıl çatışma hattı, sınırların ötesine taşarak zihnin derin katmanlarına doğru yer değiştirmektedir.
Dr. Burcu Demirdöven/TİMETÜRK