Tarih sayfaları bazen sadece hükümdarların zaferlerini değil, bir inancın, bir davanın omuzlarda nasıl taşındığını yazar. Osmanlı Devleti, üç kıtada at koştururken, yedi denizde gemi yüzdürürken arkasında devasa bir ideal barındırıyordu: İ’la-yi Kelimetullah, yani ALLAH’ın (cc) kelamını yüceltmek ve dünyaya hâkim kılmak. Osmanlı tarihçisi Oruç Bey’in tarif ettiği gibi onlar; “‘’Gazilerdir ve galiplerdir, fi sebilillah hak yoluna durmuşlardır. Gaz malını cem edip Hakka harcedicilerdir. Ve Hak’tan yana gidicilerdir. Din yoluna gayretlidirler. Dünyaya mağrur değillerdir. Şeriat yolunu göz edicilerdir. Şirk ehlinden intimak alıcılardır’’
Bu kutlu yürüyüş Söğüt’te Osman Gazi ile başladı. Kayı Alpleri, Bizans sınırında gaza ve cihat anlayışıyla akınlar düzenledi. Orhan Gazi Bursa’yı fethettikten sonra bayrak Rumeli’ye taşındı; 1354’te Gazi Süleyman Paşa ve leventleri sallarla karşı kıyıya geçerek Avrupa’nın kapılarını Türkler’e açtı.
Fatih Sultan Mehmet Han, Konstantiniyye surlarında İslam sancağını dalgalandırmak için yüz bin askerle yürüdü.
Yavuz Sultan Selim Han, kimsenin geçmeye cesaret edemediği Sina Çölü’nü on üç günde kayıpsız aşarak hilafeti Osmanlı’ya taşıdı.
Kanuni Sultan Süleyman ise ordusu ile 1526 Mohaç Meydan Muharebesi’nde Avrupa’nın en büyük Haçlı ordusunu 2.5 saat içerisinde imha etti. Mohaç zaferinin ardından nefsine pay vermemek için geceyi açtırdığı bir çukurda geçirecek kadar da muttaki bir derviş gönüllüydü.
Kırk altı yıllık saltanatında şarktan garba fetihlerden fetihlere koşan Kanuni, ömrünün sonbaharında dahi bu davadan vazgeçmedi. Takvimler 1566 yılını gösterdiğinde, Avusturyalıların vergileri kesip Osmanlı topraklarına saldırması üzerine "yaşlı ve hasta, sefere çıkamaz" denilen Sultan Süleyman Han ordusunun başında Sigetvar önlerine kadar geldi.
Sigetvar kuşatması sürerken hak vaki oldu. Cihana nam salan, ömrünü İ’la-yi Kelimetullah uğruna harcayan Kanuni Sultan Süleyman Han, çadırında ahirete irtihal etti. Seferin selameti ve ordunun moralinin bozulmaması için vefatı gizlendi, naaşı tahnit edilerek iç organları o coğrafyaya defnedildi. Bedeni ise daha sonra İstanbul’da kendi adını taşıyan Süleymaniye Camii haziresine getirildi.
Vefatının 460. yılında; tahtın ihtişamına değil, taşıdığı mesuliyetin ağırlığına secde eden o büyük cihan hükümdarını rahmetle ve minnetle yâd ediyorum. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Ramazan Akbaş/TİMETÜRK