$

Dolar

47,9246

Euro

55,5233

£

Sterlin

64,8837

Frank

59,0204

Gram Altın

6.773,3800

Bitcoin

3.071.097

$

Dolar

47,9246

Euro

55,5233

£

Sterlin

64,8837

Frank

59,0204

Gram Altın

6.773,3800

Bitcoin

3.071.097

Analiz

Ankara İmran Han'a kapılarını açmalı

Türkiye, Pakistan eski Başbakanı İmran Han’ın Pakistan aleyhinde bir “sürgün lider” olarak kullanılması, daha kötüsü Pakistan halkının siyasi iradesinin sakatlanması ihtimaline karşı milli menfaatleri gereği teyakkuz halinde olmalıdır.

18.08.2026 - 11:36
Cumali Dalkılıç
Ankara İmran Han'a kapılarını açmalı
Fotoğraf: Arşiv
Linke Tıkla, Timeturk'ü Favorilerine Ekle

TİMETURK  I  ANALİZ

Pakistan’da bugün hapiste olan yalnızca İmran Han değildir.

Asıl mahpus, siyasetin kendisidir.

Bu cümle ağır gelebilir. O hâlde soruyu başka türlü soralım:

Bir ülkede eski başbakan yaklaşık üç yıldır cezaevindeyse, lideri olduğu siyasi hareket ağır baskı altında seçimlere girmişse, adayları kendi parti sembolleriyle yarışamamışsa, buna rağmen o harekete bağlı adaylar sandıktan ülkenin en güçlü siyasi bloklarından biri olarak çıkmışsa ve bütün bunların üzerinde ordunun gölgesi her geçen yıl biraz daha büyüyorsa…

Orada tartışılması gereken mesele hâlâ sadece İmran Han’ın hangi davadan kaç yıl ceza aldığı mıdır?

Hayır.

Pakistan’ın önündeki asıl soru artık şudur:

Bu ülkede iktidarı sandık mı tayin edecek, yoksa sandığın hangi sonuçlarının kabul edilebilir olduğuna başka güç odakları mı karar verecek?

Ve bu soru sadece Pakistanlıların değil, Pakistan’ı “kardeş ülke” sayan Ankara’nın da önündedir.

Bizim kanaatimiz açık:

Eğer İmran Han’ın özgürlüğüne kavuşması ve can güvenliğinin sağlanmasının yolu bir süre Pakistan dışında bulunmasından geçecekse, Ankara kapısını kapatmamalıdır.

Hatta gerektiğinde açmalıdır.

Türkiye, İmran Han’ın Pakistan aleyhinde bir “sürgün lider” olarak kullanılması, daha kötüsü Pakistan halkının siyasi iradesinin sakatlanması ihtimaline karşı milli menfaatleri gereği teyakkuz halinde olmalıdır.

Çünkü Ankara’nın İmran Han meselesinde savunması gereken kişi değil, bir ilkedir.

ÜÇ YILDIR HAPİSTE FAKAT SİYASETEN HÂLÂ DIŞARIDA

İmran Han 5 Ağustos 2023’ten beri cezaevinde.

Bugün, Ağustos 2026’da, tutukluluğunun üçüncü yılı geride kaldı. Partisi PTI taraftarlarının ülke çapında yeniden sokaklara çıkması ve protestolar sırasında çok sayıda kişinin gözaltına alınması, bize son derece basit bir gerçeği gösteriyor:

Üç yıl, İmran Han’ı Pakistan siyasetinden silemedi.

Çünkü bir siyasetçiyi cezaevine koyabilirsiniz.

Fakat ona oy veren milyonları aynı hücreye koyamazsınız.

Üstelik Pakistan’ın son birkaç yıllık siyasi siciline bakıldığında mesele tek bir mahkûmiyetten ibaret değildir.

2024 seçimleri öncesinde PTI üzerinde uygulanan baskılar, partinin seçim sembolünü kullanamaması, çok sayıda mensubunun gözaltına alınması ve ifade ile örgütlenme özgürlüğü üzerindeki sınırlamalar uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarına girdi. İnsan Hakları Gözlemcileri, seçimlerin eşit rekabet şartlarını zedeleyen ciddi müdahaleler altında gerçekleştiğini açıkça kayda geçirdi. Buna rağmen İmran Han destekli adaylar seçimlerde en fazla sandalye kazanan siyasi güç hâline geldiler. (Human Rights Watch)

İşte üzerinde durmamız gereken nokta budur.

Bir siyasi lideri sevmek zorunda değilsiniz.

İmran Han’ın geçmişte yaptığı hataları görmezden gelmek zorunda da değilsiniz.

Fakat milyonların oy verdiği bir siyasi hareketi idari, hukuki ve güvenlik mekanizmalarıyla siyaset sahnesinin dışına itmeye çalışıyorsanız, artık tartışılan yalnızca o lider değildir.

Rejimin demokratik niteliği tartışılmaya başlanır.

DÜN SİSTEMİN ADAMIYDI, BUGÜN SİSTEMİN DÜŞMANI

İmran Han konusunda yapılan en büyük hatalardan biri onu kusursuz bir demokrasi kahramanına dönüştürmektir.

Buna ihtiyaç yok.

Hatta bu, meseleyi zayıflatır.

Pakistan siyasetini biraz takip eden herkes bilir ki, İmran Han’ın iktidara yükselişi ile birlikte ülkedeki askerî yapı arasındaki ilişki yıllardır tartışılmaktadır.

Dün kendisine alan açtığı ileri sürülen sistemle bugün ölümüne kavga ediyor olması tarihin ironisidir.

Fakat belki de Pakistan’ın trajedisi tam olarak budur:

Sivil siyasetçiler askerî vesayetin kendilerine yaradığı dönemlerde ona itiraz etmiyor, sıra kendilerine geldiğinde demokrasiyi hatırlıyorlar.

Bu, Pakistan benzeri birçok ülkede siyasetin kurtulamadığı hastalıklardan biridir.

Darbeler…

Askerî yönetimler…

Sivil hükümetler üzerinde kurulan baskılar…

Seçilmiş liderlerle generaller arasındaki bitmeyen iktidar mücadeleleri…

Bugünkü kavga gökten inmedi.

Fakat mesele artık İmran Han ile bir general kadroları arasındaki şahsi hesaplaşmayı çoktan aşmış durumda.

Carnegie Endowment’ın Mayıs 2026’da yayımladığı Pakistan değerlendirmesi son derece dikkat çekici. Analizde mevcut yönetim anlayışı “vesayet rejimi” şeklinde tarif ediliyor; iç güvenliğin ve siyasi yönetimin giderek askerîleştirildiği, muhalefet alanının daraltıldığı ve askerî otoritenin anayasal düzen içindeki konumunun daha da tahkim edildiği belirtiliyor. İmran Han ve PTI üzerindeki baskılar da bu tablonun bir parçası olarak ele alınıyor.

Dolayısıyla soru artık:

“İmran Han’ı seviyor musunuz?”

değildir.

Soru şudur:

“Pakistan’ı kim yönetecek?”

Pakistan halkı mı?

Pakistan parlamentosu mu?

Yoksa seçilmiş iktidarların üzerinde sürekli görünmez bir veto yetkisi taşıyan askerî bürokrasi mi?

MEVDUDİ’NİN ÜLKESİNDE SANDIK MESELESİ

Pakistan sıradan bir Müslüman ülke değildir.

Muhammed İkbal’in fikrî mirasının, Muhammed Ali Cinnah’ın siyasi mücadelesinin ve Ebu’l A’lâ Mevdudi’nin İslam siyaset düşüncesinin derin izler bıraktığı bir ülkeden söz ediyoruz.

Bu nedenle Pakistan’da yaşananları sadece Batılı demokrasi terminolojisi üzerinden okumak da eksiktir.

Mevdudi’nin kurduğu Cemaat-i İslami ile İmran Han’ın PTI’si aynı siyasi hareket değildir.

İmran Han’ı Mevdudi’nin doğrudan siyasi devamı olarak gösterilmesi -bazı kavramsal kesişmeler bulunsa da- tarihî, siyasi ve kültürel bakımdan hatalıdır.

İmran Han yıllarca “Riyaset-i Medine” dedi. Medine Devleti’ni; hukukun üstünlüğü, sosyal adalet, yoksulun korunması, liyakat ve refah devleti fikri üzerinden anlattı. Başbakanlığı döneminde kendi hükümetinin hedefini de açıkça bu kavramlarla tarif etti. (Associated Press of Pakistan)

O hâlde Pakistan için acı soru şudur:

Medine Devleti’nden söz eden bir ülkede devlet mi hukukun emrinde olacak, hukuk mu devlet gücünün emrine verilecek?

İslami siyaset düşüncesi açısından mesele tam burada başlar.

Çünkü adalet, yalnızca bizim sevdiğimiz insanlara uygulandığında adalet değildir.

Bir siyasi liderden nefret ediyor olabilirsiniz.

Fakat onun hukukunu da savunabiliyorsanız adalet iddianız vardır.

İmran Han için bugün istenmesi gereken de imtiyaz değildir.

Hukuktur.

TÜRKİYE NEDEN SESSİZ KALAMAZ?

Buradan Ankara’ya gelelim.

Türkiye-Pakistan ilişkileri bugün belki de tarihinin en stratejik dönemlerinden birine girmiş durumda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Şahbaz Şerif arasındaki temaslarda savunma, enerji ve ticaret alanlarındaki iş birliği zaten sürekli vurgulanıyordu.

Fakat artık bundan daha ilerideyiz.

Ağustos 2026’da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ilişkilerin ulaştığı seviyeyi bambaşka bir noktaya taşıdı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan anlaşmanın ortak savunma mantığını NATO’nun 5. maddesine benzetti.

İşte İmran Han meselesini zorlaştıran da budur.

Türkiye’nin bir tarafta Pakistan devletiyle son derece derin bir stratejik ve askerî ilişki kurarken, diğer tarafta İslamabad yönetiminin en büyük siyasi rakibine kapı açması kolay bir karar değildir.

Bedelsiz hiç değildir.

İslamabad bundan rahatsız olacaktır.

Pakistan ordusu bunu kendi iç siyasetine müdahale olarak değerlendirebilir.

Yeni savunma mimarisinin içerisinde anlaşmazlık oluşabilir.

Bunların tamamı birden beklenebilir.

Ancak devlet olmak yalnızca risksiz kararlar almak değildir.

Devlet olmak, hangi riskin hangi ilke uğruna alınabileceğini bilmektir.

Türkiye, İmran Han uğruna Pakistan’la ilişkilerini bozmaz.

Fakat Pakistan’la ilişkileri zarar görmesin diye Pakistan halkının demokratik iradesi konusunda sessiz kalmak zorunda da değildir.

Diplomasi tam olarak bu iki uç arasındaki yolu bulma sanatıdır.

İMRAN HAN PAKİSTAN’I TÜRKİYE’DEN Mİ YÖNETSİN?

Burada son derece önemli bir çizgi çekiyoruz.

Türkiye hiçbir devletin muhalefet karargâhı değildir.

Olmamalıdır.

Türkiye topraklarından Pakistan’a karşı örgütlenmesine izin verilemez.

Silahlı mücadeleye izin verilemez.

Devlet kurumlarına yönelik operasyon çağrılarına izin verilemez.

Pakistan’ın parçalanmasına veya iç savaşa sürüklenmesine hizmet edecek hiçbir faaliyete müsamaha gösterilemez.

Türkiye’nin Pakistan devletiyle kardeşliği, bir siyasi liderden daha eskidir ve daha değerlidir.

Fakat bunun karşı tarafında başka bir gerçek vardır:

Pakistan devleti başka, Pakistan’daki mevcut iktidar başka, Pakistan halkı ise bambaşka bir şeydir.

Devletlerle dostluk, hükümetlerin bütün uygulamalarını kayıtsız şartsız onaylamak anlamına gelmez.

İmran Han bir gün hukuken serbest kalır ve güvenliği nedeniyle ülkesinden ayrılmak zorunda kalırsa Türkiye ona güvenli ikamet imkânı sağlayabilir.

Konuşabilir.

Sesini duyurabilir.

Siyasi fikirlerini savunabilir.

Uluslararası kamuoyuna seslenebilir.

Ama Türkiye topraklarından Pakistan’a karşı şiddet veya gayrimeşru müdahale örgütleyemez.

Bu sınır son derece açıktır.

Böyle bir model Pakistan’a düşmanlık değildir.

Tam tersine Pakistan’ın siyasi krizlerden ve çatışmalı ortamlardan çıkarıp siyasete geri döndürmenin araçlarından biri olabilir.

ASIL MESELE SIĞINMA DEĞİL, GARANTÖRLÜKTÜR

Biz Ankara’nın rolünü bundan daha ileride görüyoruz.

Türkiye yalnızca İmran Han’ın gelebileceği ülke olmamalı.

İmran Han ile Pakistan devleti arasında konuşabilecek ülke olmalıdır.

Ankara’nın Asya’daki gerçek diplomatik ağırlığı burada ortaya çıkar.

İslamabad ile konuşabilen…

Rawalpindi ve PTI ile konuşabilen…

Körfez ülkeleriyle ve Batı başkentleriyle temas kurabilen…

Ve bütün taraflara Pakistan’ın parçalanmasının hiç kimsenin çıkarına olmadığını söyleyebilen bir Türkiye.

İşte diplomatik güç budur.

İmran Han’ın Türkiye’ye getirilmesi kendi başına başarı değildir.

Hatta yanlış yönetilirse Türkiye’nin sırtına yük hâline gelebilir.

Başarı şudur:

İmran Han’ın fiziki güvenliğini sağlamak.

Pakistan yönetiminin güvenlik kaygılarını dikkate almak.

PTI’nin meşru siyasi faaliyetine alan açılmasını istemek.

Şiddeti reddetmek.

Serbest siyasi rekabeti savunmak.

Ve sonunda Pakistan halkının önüne gerçek bir sandık koymak.

Hakem sandık olsun.

Ne Ankara.

Ne Washington.

Ne Londra.

Ne generaller.

Pakistan halkı.

ANKARA’NIN KIRMIZI ÇİZGİSİ ŞAHIS DEĞİL SANDIK OLMALI

Türkiye burada çok tehlikeli bir hataya da düşmemelidir.

İmran Han romantizmi yapmamalıdır.

Çünkü Türkiye’nin savunması gereken İmran Han’ın bütün politikaları değildir.

Onun iktidarı dönemindeki hataları da tartışılmalıdır.

Muhalefete yaklaşımı da…

Medya politikaları da…

Askerî yapı ile geçmişte kurduğu ilişki de…

İslamî söylemi siyasal popülizme dönüştürüp dönüştürmediği de…

Hepsi tartışılabilir.

İmran Han bir aziz değildir.

Pakistan’ın kurtarıcısı olup olmadığını da biz bilemeyiz.

Buna karar verecek olan Türk köşe yazarları hiç değildir.

Pakistan halkıdır.

İşte Ankara’nın savunması gereken tam olarak budur.

İmran Han’ın iktidara gelme hakkı değil;

Pakistan halkının isterse İmran Han’ı iktidara getirebilme hakkı.

İkisi aynı şey değildir.

Demokrasi, sevdiğimiz adayın kazanması değildir.

Halkın sevmediğimiz adayı da seçebilme hakkını savunmaktır.

PEKİ TÜRKİYE NE YAPMALI?

Ankara önce derin diplomasiyi çalıştırmalıdır.

Pakistan yönetimine şu mesaj verilmelidir:

Türkiye Pakistan’ın istikrarını önemsiyor.

Türkiye Pakistan ordusunun terörle mücadelesini ve ülkenin güvenlik kaygılarını görmezden gelmiyor.

Türkiye PTI’nin veya başka herhangi bir hareketin şiddet eylemlerini meşrulaştırmıyor.

Fakat aynı Türkiye, milyonlarca insanın temsil edildiği siyasi bir hareketin hukuk dışı yöntemlerle tasfiye edilmesini de kabul edilebilir görmüyor.

Ardından bir siyasi normalleşme zemini aranmalıdır.

İmran Han’ın hukuki durumunun şeffaflaştırılması…

Avukatları ve ailesiyle düzenli görüşebilmesi…

Sağlık ve güvenlik şartlarının uluslararası standartlara uygun olması…

PTI’nin şiddetten uzak siyasi faaliyetinin önündeki engellerin kaldırılması…

Ve Pakistan’ın siyasi geleceğinin güvenilir seçim süreçleriyle belirlenmesi…

Türkiye’nin savunabileceği çerçeve budur.

Eğer bütün bunlara rağmen İmran Han’ın güvenliği Pakistan içinde sağlanamıyorsa, işte o zaman Ankara çok açık biçimde şunu söyleyebilmelidir:

Kapımız açıktır.

“SÜRGÜN TEKLİFİ” MESELESİ

Son aylarda Pakistan kamuoyunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İmran Han’a Türkiye’de bulunma veya sürgün imkânı teklif ettiği yönünde iddialar dolaştı.

Bu iddialar çeşitli Pakistan medya mecralarında tartışıldı.

Fakat böylesine hassas bir konuda söylentiyle devlet politikası birbirine karıştırılmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti tarafından doğrulanmış resmî bir teklif ortaya konulmadıkça, “Erdoğan İmran Han’ı Türkiye’ye davet etti” cümlesi haber değil iddiadır.

Ve devletler iddialarla değil, teyit edilmiş bilgilerle konuşur.

Bize göre;

Türkiye böyle bir ihtimali değerlendirmelidir.

Gerekirse İslamabad’la mutabakat içinde.

Gerekirse üçüncü ülkelerin de dâhil olduğu bir garanti mekanizmasıyla.

Gerekirse belirli siyasi ve güvenlik şartları altında.

Ama bu seçenek masada bulunmalıdır.

Çünkü bazen bir siyasi liderin geçici olarak ülke dışına çıkması yenilgi değildir.

Eğer bunun karşılığında kan dökülmesi engelleniyor ve siyasetin önü açılıyorsa, diplomasi bunu konuşabilmelidir.

İMRAN HAN DA BİR KARAR VERMEK ZORUNDA

Meselenin bir tarafı da İmran Han’dır.

Eğer özgürlük talep ediyorsa, o da kendi geçmişiyle hesaplaşmalıdır.

Pakistan’da askerî vesayetin yalnızca kendisine yöneldiğinde yanlış olduğunu söylemek yetmez.

Askerî vesayet kime yönelirse yönelsin yanlıştır.

Rakibiniz hapse atıldığında susup kendiniz hapse atıldığınızda hukuk hatırlanıyorsa orada demokrasi değil, iktidar kavgası vardır.

Pakistan’ın İmran Han sonrasında yeniden aynı döngüye girmemesi için İmran Han’ın da açık bir taahhütte bulunması gerekir:

Ordunun siyasetten çekilmesi…

Bağımsız yargı…

Muhalefetin dokunulmaz siyasi hakkı…

Basın özgürlüğü…

Serbest seçim…

Ve iktidarın sandıkla değişmesinin tartışmasız kabulü.

İmran Han bunları yalnızca kendisi için değil, rakipleri için de savunabiliyorsa mesele şahıs olmaktan çıkar.

İşte o zaman bir demokrasi meselesine dönüşür.

PAKİSTAN’IN İHTİYACI YENİ BİR KAHRAMAN DEĞİL

İslam dünyasının en büyük sorunlarından biri, kurumların yerine kahramanlar üretmesidir.

Bir gün bir lider geliyor.

Milyonlar peşinden gidiyor.

Sonra askerle kavga ediyor.

Hapse giriyor.

Bir başka lider geliyor.

Aynı hikâye yeniden başlıyor.

Pakistan’ın ihtiyacı yeni bir kurtarıcı değildir.

Türkiye’nin de Pakistan’a bir kurtarıcı ihraç etmesine gerek yoktur.

Pakistan’ın ihtiyacı, hiçbir generalin bir başbakanı siyaseten tasfiye edemediği; hiçbir başbakanın da devlet kurumlarını rakiplerini tasfiye etmek için kullanamadığı bir düzendir.

Asıl “Riyaset-i Medine” iddiası varsa sınavı da burada verilmelidir.

Güçlünün hukuku değil;

hukukun gücü.

SON SÖZ: KAPIYI İMRAN HAN’A DEĞİL, SİYASETE AÇMAK

Türkiye bugün çok daha dikkatli olmak zorunda.

Çünkü Pakistan artık yalnızca tarihî dostumuz değildir.

Savunma sanayiinden bölgesel güvenliğe kadar giderek derinleşen stratejik ortağımızdır.

Üstelik Ağustos 2026 itibarıyla Ankara ile İslamabad arasındaki güvenlik ilişkisi yeni bir ortak savunma mimarisine taşınmış durumdadır.

Tam da bu yüzden Türkiye’nin söyleyeceği söz değerlidir.

Dostluk susmak değildir.

Bazen gerçek dostluk, dostunu uyarmaktır.

Pakistan’ın güçlü ordusuna ihtiyacı vardır.

Terörle mücadele eden bir devlete ihtiyacı vardır.

Halkının istikrara ihtiyacı vardır.

Ama Pakistan’ın generaller tarafından belirlenen bir siyasete ihtiyacı yoktur.

Çünkü 240 milyonu aşkın insanın yaşadığı, nükleer silaha sahip bir ülkenin siyasi istikrarı birkaç generalin, birkaç hâkimin veya birkaç siyasetçinin iradesine bırakılamayacak kadar önemlidir.

Pakistan’ın geleceğine Pakistan halkı karar vermelidir.

İmran Han suç işlemişse bağımsız mahkemeler karar versin.

Beraat edecekse bağımsız mahkeme beraat ettirsin.

Seçime girecekse sandık karar versin.

Kaybederse evine gitsin.

Kazanırsa iktidarı kendisine teslim edilsin.

Mesele aslında bu kadar basittir.

Ve bütün bunların mümkün olmadığı bir noktada İmran Han’ın hayatı veya özgürlüğü ciddi biçimde tehlikeye girerse Türkiye kapısını kapatmamalıdır.

Fakat Ankara o kapıyı açarken kapının üzerine İmran Han’ın fotoğrafını asmamalıdır.

Oraya tek bir kelime yazmalıdır:

SİYASET.

Çünkü mesele İmran Han değildir.

Bugün İmran Han olur.

Yarın Şahbaz Şerif.

Öbür gün başka biri.

İsimler değişir.

İlkeler değişmez.

Türkiye’nin Pakistan’a söylemesi gereken cümle de bu yüzden çok kısa olmalıdır:

Ordular sınırları korur.

Mahkemeler hukuku korur.

Siyasetçiler siyaset yapar.

İktidarı ise halk belirler.

Ve eğer Pakistan’ın seçilmiş bir eski başbakanının can güvenliğini korumak, siyasi bir hesaplaşmayı kanlı bir hesaplaşmaya dönüşmekten çıkarmak ve yeniden sandığın önünü açmak için Ankara’nın kapısını açması gerekiyorsa…

O kapı açılmalıdır.

İmran Han için değil.

Pakistan’da bir daha hiçbir siyasetçinin kaderini sandıktan başka bir gücün belirleyememesi için.

Haberi Hazırlayan

Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?

İlgili Haberler

YORUMLAR

0 Yorum

Yorum Yazın